Mevlevî Ma’ârifleri: Bahâeddin Veled ve Ma’ârifi (5)

Hazret, Vahş’ta içinden geçirdiği gibi Belh, Semerkant ve Bağdat’ta düşündüklerini yapamadı ancak Allah’ın lütfu ile daha iyisini Anadolu topraklarında gerçekleştirdi. Onun Karaman’da yakıp Konya’ya taşıdığı ateş, oğlu Mevlâna tarafından harlanarak devasa bir mânâ yangınına dönüşerek asırlar boyunca Türk ve İslâm ülkelerinde fitne ve fesat sahiplerini yakmış ve yakmaya devam etmektedir.

BAHÂEDDİN Veled, Eflakî’nin belirttiğine göre Erzincan Akşehir’indeki İsmetiyye Medresesinde, Behramşah ve İsmetî Hatun’un ölümlerine kadar dört yıl hocalık yapar. Ancak Behramşah’ın yerine geçen Davutşah’ın 1218 yılında beyliğin başında olduğuna bakılacak olursa Behramşah’ın medresenin yapımından bir yıl sonra, eşi İsmetî Hatun’un da muhtemelen ondan üç yıl sonra vefat ettiği sonucunu çıkarabiliriz.

Öyle anlaşılıyor ki, Davutşah, babasının ölümünden sonra bu medresenin giderlerini üç yıl boyunca annesiyle beraber karşılamış ve annesinin ölümünden sonra bu tahsisatı kısmış veya bir müddet sonra kesmiş olmalıdır. Zira İsmetî Hatun’un muhtemel ölüm tarihi olan 1221’den sonra Sultânü’l-ulemâ’nın kafilesi Erzincan Akşehir’ini terk ederek o zamanki adı Lârende olan Karaman’a doğru yola çıkmıştır. İşte tam bu noktada cevaplanmayı bekleyen bir soru vardır: Bahâeddin Veled, neden Anadolu Selçuklularının başkenti olan Konya’ya değil de onun yanı başı sayılacak bir mesafede yerleşik olan Karaman’a gitmiştir?

Karaman 1165 yılında İkinci Kılıçarslan döneminde Anadolu Selçuklu topraklarına katılır. 1190 yılında Üçüncü Haçlı Seferi esnasında Alman İmparatoru Frederik, Silifke’ye giderken burayı işgal eder. Şehir 1210 yılında Kilikya Ermeni Kralı İkinci Levon’un eline geçer, ancak Levon şehri elinde fazla tutamaz ve Karaman, 1216 yılında Sultan Birinci İzzeddin Keykâvus döneminde tekrar Selçukluların hâkimiyetine geçer. Sultan bu fetihten sonra Karaman’ı Müslümanlaştırmak için buraya Türkmen aşiretlerini ve Horasan’dan gelen göçmenleri yerleştirir.

Bahâeddin Veled Karaman’a bu ikinci fethin altıncı yılında geldiğinde, şehir Türkmenler, Horasan’dan gelen Türkmen ve Doğu Türkleri ile buraya daha önce yerleşmiş olan Hıristiyan Türkler, Rum ve Ermenilerden oluşan karma bir yapı teşkil ediyordu. Bu şehrin İslâmlaşması için bu dönemde geniş kitleleri tesiri altına alacak âlim ve âriflere şiddetle ihtiyaç duyulmuş olmalıdır. Devletin bu nitelikleri taşıyan güvenilir din adamlarına ihtiyacının olduğu açıktı. İşte böyle bir hengâmede 1222 yılı içinde Bahâeddin Veled ve kafilesi çıkagelir.

Peki, Sultânü’l-Ulemâ Karaman’a nasıl gelmiştir? Böylesine büyük bir kafilenin -Belh’i terk ettiklerinde 300 kişilerdi- bir davet veya talep olmadan, kendileriyle iletişime geçilip ikna edilmeden yola çıkmayacakları açıktır. Acaba olması muhtemel bu davet veya temas nasıl gerçekleşti?

Bahâeddin Veled Karaman’a geldiğinde, Selçuklu tahtında Birinci Alaeddin Keykubat bulunuyordu. Sultan tahta geçmeden önce, 1212 ilâ 1220 yılları arasında, Sivas Kalesi’nde zindanda tutuluyordu. 1217 yılından itibaren Sivas’a yakın bir mevkii olan Erzincan Akşehir’inde ikâmet eden Bahâeddin Veled veya ona bağlı olan birileri zindandaki şehzade ile bir şekilde temas kurmuş, onu ziyaret etmiş ve yakinen tanımış olabilirler miydi, bilmiyoruz. Bunlar elbette ihtimâl dâhilindedir. Bu ihtimâl üzerinden yürüyecek olursak, 1220 yılında tahta çıkan Sultan, yanı başındaki Karaman’ın düzensiz nüfus yapısını belli bir potada eritmek amacıyla bir şekilde Sivas zindanındayken tanıştığını varsaydığımız bu kafileyi buraya çağırmış olabilir miydi? Mümkündür.

Karaman’a geliş

Bahâeddin Veled’i Karaman’a getiren daha iyi bir varsayım ise İsmetî Hatun’un kızı Selçukî Hatun ile ilgili olanıdır. Selçukî Hatun, Sultan Alaeddin Keykubat’ın ağabeyi olan önceki hükümdar Sultan Birinci İzzettin Keykâvus ile evliydi. Selçukî Hatun muhakkak ki annesi İsmetî Hatun adına yapılan İsmetiyye Medresesinde hocalık yapan Bahâeddin Veled ve maiyetinden haberdardı. Anne ve babasının müridi olduğu bu şeyhe, belki kendisi de baba ocağını ziyarete geldiğinde intisap etmişti. Kocası 1220 yılında öldüğünde başhatun olma vasfını kaybeden Selçukî Hatun, annesinin ölümü üzerine Selçuklu sarayından baba ocağına geldiği esnada kardeşi Davut Şah ile Bahâeddin Veled ve kafilesinin âkıbeti üzerine konuşmuş olmalıdır. Belki de kardeşinin kendi bütçe imkânlarını bu kafileye tahsis etmekten kaçınma kararına şahit olmuştur.

Konya’ya döndüğünde sarayda kurulan bir meşveret meclisinde Karaman’ın Müslümanlaştırılması için etkin din âlimlerine ihtiyaç duyulduğunun kararlaştırılması üzerine Selçukî Hatun’un söz alarak böyle vasıflara sahip bir din âlimini bildiğini meclise söylemiş olabilir. Onun tavsiyesi üzerine Bahâeddin Veled ve kafilesinin Karaman’a davet edilmesi için Erzincan Akşehir’ine bir ulak gönderilmiş olmalıdır. Tarihin kesif unutuş perdesi altında kalan bu dönemi elbette tam açıklığıyla bilmiyoruz ancak Hazret’i hâmisi olan İsmetî Hatun’un ölümünden sonra maiyetiyle beraber Karaman’da bulmamız bu ihtimâllerden birinin vârit olduğunu düşündürüyor.

Bahâeddin Veled ve kafilesi 1222 yılında Karaman’a geldiğinde, şehri Sultan namına hüküm süren Subaşı Emir Musa yönetiyordu. Emir Musa’nın kafileyi karşılayış biçimine ve onlara gösterdiği ihtiramın derecesine bakılırsa, Bahâeddin Veled, yolu beklenen bir zat kimliğiyle karşımıza çıkar. Emir’in onu bizzat evine davet etmesi bu tahminimizi teyit eder mahiyettedir. Bahâeddin Veled, emirin bu nazik davetine teşekkür ederek şehirde kendisi için bir medrese yapılmasını talep eder. Emir Musa bu isteği zevkli bir vazife sayarak Hazret için şehrin tam orta yerine bir medrese inşâ ettirir. İşte Bahâeddin Veled, ömrünün en bereketli yedi yılını, Karaman’da kendisi için inşâ edilen bu medresedeki eğitim ve irşat faaliyetleriyle geçirir. O sırada on altı, on yedi yaşında olan oğlu Mevlâna’yı bu medresede sıkı ve özenli bir talim ve terbiyeye tâbi tutar.

Bahâeddin Veled, Karaman’da, 1224 yılında oğlu Mevlâna’yı kafiledeki bilginlerden Semerkantlı Şerefeddin’in kızı Gevher Hatun ile evlendirir. Mevlâna’nın bu evliliğinden Hazret’in iki torunu olur. Bunlar 1225 yılında doğan Sultan Veled ve 1226 yılında doğan Alaeddin Çelebi’dir. Ancak Hazret’in torunlarından dolayı yaşadığı mutluluğu Mevlâna’nın ve onun ağabeyi olup sefer yollarında ölen Alaeddin’in anneleri olan Mümine Hatun’u kaybetmesiyle bozulur.

Bahâeddin Veled, Karaman’da iken kendinden beklenen görevin daha fazlasını yapar. Kader ona, daha Vahş’ta iken büyük yerlerde yaşayıp büyük işler yapmaya dair içinde uyanan arzunun gerçekleşme yeri olarak fetih dumanının henüz üzerinde tüttüğü bu yeni beldeyi sunar. Karaman’da kısa zaman içinde herkesin saygı ve sevgi duyduğu bir isim hâline gelir. Hazret’in Karaman’daki bu semereli faaliyetlerinin aksinin Konya’ya yansıması uzun sürmez.


 

Sultânü’l-Ulemâ’nın Karaman’daki etki dalgasının cazibesine kapılan Alaeddin Keykubat, onun Konya halkı üzerinde gün geçtikçe genişleyen nüfuzunu da gözeterek Hazret’i mekânında ziyaret etmek ister. Sultan’ın bu isteğini Hazret’e ileten Emir Musa, onun “Şeriatın emrini göz ardı ederek içki içip eğlence amacına dayanan çalgılar dinleyen bir adamın yüzüne bile bakmayacağını” diye karşılık vermesi üzerine ne yapacağını şaşırır. Ancak Anadolu topraklarına bastıktan sonra baht yıldızının yükselişe geçtiği Hazret, iyiye dönen talihinin güzel bir tecellisi ile karşılaşır. “Şeriata aykırı yaşadıkları için” eleştirisini affetmeyerek kendisine karşı zalimce davranan Harzemşah Sultanı ve lakayt bir tavır takınan Halife’nin aksine Selçuklu Sultanı, Hazret’in bu tenkitlerini “Elçiye zevâl olmaz” ilkesince kendisine aktaran Emir Musa karşısında gözyaşlarına hâkim olamayarak Bahâeddin Veled’e hak verir ve şarap içmeyi ve malayani müzik dinlemeyi bırakacağına oracıkta söz verir.

Sultan ile Bahâeddin Veled’in buluşmaları, Sultan’ın bu irade beyanından sonra gerçekleşir. Ancak bu buluşmanın Sultan üzerindeki tesiri muazzam olur. Bahâeddin Veled’in dinin ilkeleri konusunda tavizsiz duruşundan ve Hakk’tan başka hiçbir şeyin önünde eğilmeyen vakur kişiliğinden çok hoşlanan Sultan, onu büyük bir hürmet ve içtenlikle Konya’ya davet eder. Hazret, muhtemelen müritliğine giren Sultan’ın bu davetine icabet ederek aile efradını ve Karaman’daki müritlerini de yanına alarak 1229 yılında Konya’ya doğru yola çıkar.

Sultan, davetine icabet eden şeyhini onurlandırmak için âlimler, beyler, sancaktarlar ve Konya ahalisiyle onu şehir dışında karşılar. Hürmet nişanesi olarak atından inerek Hazret’in dizini öper ve onu sarayın müştemilatlarından birinde ikâmet etmeye çağırır. Ancak Hazret, sarayda ikâmetin emirlere yaraşacağını, kendisi konumundakilere yakışacak yerinse medrese olacağını belirterek bu teklifi geri çevirir. Hazret’in bu gerekçesi yerinde bulunur ve kendisine talebi doğrultusunda o zaman için Konya’da yegâne medrese olan Altunapa Medresesi tahsis edilir. İplikçi Camiî’nin ardında bulunan bu medresede talim ve irşat faaliyetlerine en kısa zamanda başlayan Hazret, ilimde kabiliyeti ile dikkat çeken oğlu Mevlâna’nın tahsiline de özel bir önem verir.

Süreç içerisinde Sultan ile yakın bir münasebet kuran Hazret, Sultan’a “Melik” diye hitap edecek kadar samimi bir ortam oluşturur. “Melik” der: “Sen sultan, ben sultan… Senin sultanlığın gözlerin açık oldukça sürer, benim sultanlığım ise gözlerimi kapadıktan sonra başlar.”

Sultan, Hazret’in hâl ve tavrını oldukça takdir ve tasvip etmektedir. Sultan Veled’e göre Sultan, bir gün dîvan üyelerine onun hakkında şöyle demiştir: “Bu eri gördükçe ihlâs ve dinim artıyor. Herkes benden korkup titrerken ben bu adamdan korkuyorum. Ondan bana bir heybettir geliyor, bütün vücudumu bir titremedir alıyor. İnancım odur ki, o dünyada nadir erlerden biri olan bir Hakk dostudur.”

Bahâeddin Veled, Konya’da iki yıl içinde hatırı sayılır bir mürit kitlesi ve halk arasında derin bir etki gücü oluşturdu. Sonrasında her fani gibi ecel şerbeti ona da ulaştı ve 23 Şubat 1231 gününün sabahında suret âleminden mânâ âlemine göçtü.

Hazret, Vahş’ta içinden geçirdiği gibi Belh, Semerkant ve Bağdat’ta düşündüklerini yapamadı ancak Allah’ın lütfu ile daha iyisini Anadolu topraklarında gerçekleştirdi. Onun Karaman’da yakıp Konya’ya taşıdığı ateş, oğlu Mevlâna tarafından harlanarak devasa bir mânâ yangınına dönüşerek asırlar boyunca Türk ve İslâm ülkelerinde fitne ve fesat sahiplerini yakmış ve yakmaya devam etmektedir.