Mevlânâ’nın taze can hazinesi: Hazret-i İsa’nın küpünde boyanmak ve nefesinde uyanmak

Eğer insanlar, kendisini boya ustası zanneden Hz. İsa’nın ustası gibi birinin eline düşerlerse, o kişi bütün elbiseleri ayrı küplerde ayrı renklere boyayarak “aslına uygun boyadığını sanacaktır”. Demek ki insanlar, fıtratlarına uygun düşmeyen ufku dar boyacıların eline düştükleri takdirde, fıtratlarında olan mana rengiyle asla temas edemeyeceklerdir.

PEYGAMBER kıssaları ve veli menkıbeleri pek çok dinî-tasavvufî eserin konusudur. Ancak pek az yorumcu, bunları ele alış ve değerlendiriş biçimiyle dikkat çeker. Bunlar içerisinde Mevlana, bu kıssa ve menkıbelere getirdiği ufuk açıcı yorumlarıyla müstesna bir yerde durur. Bu yazıda onun, Hazreti-i İsa’nın iki mucizesine getirdiği yorumu ele alacağız. Bu mucizelerden biri küp, diğeri de nefesiyle ölüleri diriltmesidir.

Rivayete göre Hz. İsa’yı annesi Hz. Meryem, çocuk iken bir boyacının yanına çırak vermiş. Ustası İsa’ya boya küplerini ve elbiseleri gösterip, “Bu elbiselerin üzerinde hangi renge boyanacaklarına dair işaretler var, bu işaretlere iyi bak ve bir elbise hangi renge boyanacaksa o renkteki boya küpüne sok!” diye tembihleyip iş yerinden ayrılmış. Ustası gidince İsa, bütün elbiseleri bir küpe sokmuş. Usta iş yerine gelip de durumu görünce, “Eyvah! Elbiseleri mahvettin” diye İsa’ya çıkışmış. Bunun üzerine İsa, ustasının gözü önünde elbiseleri teker teker küpten çıkarmaya başlamış. Fakat küpte tek renk olduğu halde her elbise, sahibinin istediği renge boyanmış olarak çıkıyormuş…

Mevlana, Mesnevi’nin ilk cildinde bu olayı şöyle aktarır: “Almadı Îsâ’daki tek renkten bûy,/ Kapmadı küpünün mizacından huy./ Yüz renkli elbise o sâfî küpte/ Olur sabâ gibi tek renk ve sade./ Bu tek renklilik vermez usanç hali,/ Aksine, balıkla tatlı su misâli./ Kara olsa da binlerce renge yar,/ Balıkların kurulukla cengi var./ Misâldeki deniz ne, kimdir balık/ Ki onlara benzesin yüce Hâlik./ Binlerce balık ve deniz evrende,/ Ederler O’nun ihsanına secde.”

Mevlana, bu küp vakasını bir hikmet öğretisi biçiminde ele alır ve bizi bu hikmet üzerinden mucizenin içerdiği sırra yöneltir. Mevlana’ya göre Hz. İsa’nın küpü, her şeyi tek renkte toplayan bir mizaca sahiptir. Dolayısıyla bu küp, Hz. İsa’nın renksizlik âlemiyle temasta oluşuna dair önemli bir metafordur. Gerçekte hangi renk elbiseyi küpe sokarsak sokalım, küpteki boyanın rengi neyse o boyanın rengini alır. Mevlana bu olgudan çok, Hz. İsa’nın küpündeki boyanın zahir gözüyle fark edilmeyen hususiyeti üzerinde durur. Aslında bütün elbiseler hakikatte tek renge boyanmışlardır, lakin Hz. İsa’nın küpü, onun temasıyla mizaç değiştirmiş ve elbiseleri onun rengine bürünerek boyamıştır.

Hz. İsa’nın rengi tek ve latif bir renk olduğu için, daha açık bir ifadeyle “her şeye rengini veren bir renkten hâsıl” olduğu için, elbiseler tek boya küpüne sokulup çıkarıldığı halde olayı izleyen boya ustası ve beraberindekiler, elbiselerin her birini kendi renklerine boyanmış olarak görmüşlerdi. Mevlana bu olayın ardında, fizikî âlemde muhtelif görünen renklerin aslında tek bir renkten ayrıştıklarına işaret etmektedir.

Biz bu âlemde her şeye rengini veren asıl renkten gafil olduğumuzdan dolayı her şeyi muhtelif renklerde görmekteyiz. Lakin İsa’nın küpündeki tek renk ile bizim bildiğimiz tek renk arasında bir ilişki yoktur. Ona “tek renk” denilmesi, bütün renkleri içeren bir temel renge sahip olmasındandır. Dolayısıyla o “asıl renk” ile temas eden âlem renkleri, nesneleri kendi renkleriyle boyamak yerine, mizaç değiştirerek her şeyi o asıl rengin boyasıyla boyarlar. Böyle olunca, diyelim ki asıl renkle temas etmiş mavi boya dolu bir küp, içine giren her şeyi maviye boyayacağına mizaç değiştirerek sarıyı sarıya, kızılı kızıla ve beyazı da beyaza boyar. Bizim algımız, her küpteki boyanın sadece o rengi içerdiğine dair bir algı olduğu için, farklı renkte bir nesnenin o boya küpüne girdiğinde rengini kaybederek o boyanın rengini alacağını söyler. Bu durum, bir yanılgıdan çok, bizdeki algının eksikliğiyle alakalıdır.

Bizim algımızdaki tek renk, tek tip bir renge dayalı olduğu için bıkkınlık ve usanç verir. Oysa Hz. İsa’nın küpündeki rengin kokusunu alıp o boyanın mizacına giren birinin ilişkisi, balıkla suyun ilişkisi gibidir. Yani ne bıkılır, ne doyulur, daldıkça dalınır…

Canlar ile can âlemi arasında bir perde vardır. O perde kalkmadığı müddetçe, her biri potansiyel bir İsa olan canların hiçbir hükmü ve kıymeti yoktur.

“Boyandım rengine, solmazam artık!”

Hz. İsa’nın küpünü önce bir metafor olarak ele alan Mevlana, ardından bu küp metaforu üstündeki örtüyü kaldırarak hakiki anlamıyla ele alır. Buna göre tek boya dolu küp, bu âlemdir. Muhtelif elbiseler ise, muhtelif mizaçlara bürünmüş olan biz insanlardır.

Elbiselerin zaman içinde solup boyaya ihtiyaç duymaları gibi, aslında renksizlik sandığımız tek renk âleminden gelen insan ruhu, âlem olaylarına bulaşınca elbiselerin solan renkleri gibi şevkini ve parıltısını kaybederek asıl rengini yitirir. Eğer insanlar, kendisini boya ustası zanneden Hz. İsa’nın ustası gibi birinin eline düşerlerse, o kişi bütün elbiseleri ayrı küplerde ayrı renklere boyayarak “aslına uygun boyadığını sanacaktır”. Demek ki insanlar, fıtratlarına uygun düşmeyen ufku dar boyacıların eline düştükleri takdirde, fıtratlarında olan mana rengiyle asla temas edemeyeceklerdir. Marifet denizinin balığı olan ruh, karaya çıkmış balık gibi ölüm kalım mücadelesi verecektir.

Her şeyi muhtelif renklerde gören bizlerin mizacı, muhtelif renklerdeki kumaşlara benzer. Onların daha önceki renk ve kokularıyla temas etmeleri için Hz. İsa gibi bir ehil boyacının küpüne girme ihtiyaçları vardır. İnsanın bu âlem olaylarına bulaşarak yaşadığı her türlü sıkıntı ve kederden kurtulması için, boyası solmuş kumaşların boyaya ihtiyaç duyması gibi, mana küpüne girerek asıl renginin iklim ile buluşması lazımdır.

İnsanlar temas ettikleri bir şeyden sıkıntı ve keder duyuyorlarsa yanlış küpe girmişlerdir. Bu durumda bir yol önderi, kişide sonsuz bir güven ve muhabbet uyandırmayıp onu bela ve sıkıntı küpüne sokuyorsa, o kimse “rehber kılıklı bir yol kesici”dir. Bir ilim, kişiyi mana ufkuna kanat açtırmayıp şüphe batağına çekiyorsa, o ilim değil, ilim kılıklı bir tuzaktır. Bir aşk, kişinin can atlarını ahırdan çıkarıp coşku çayırlığına salmıyor ve bilakis coşku ve muhabbetin kapısını sımsıkı kapatarak o atları ahırda öldürüyorsa, aşk değil, aşk kılıklı bir beladır. Yaptığımız işten ferah ve huzur gelmiyor ve de onların yerinde sıkıntı ve kaos beliriyorsa, bilinmelidir ki Hz. İsa’nın tek renkli küpünden fersah fersah uzak düşülmüştür. O zaman yapılacak şey, -Mevlana’nın tabiriyle- “canımıza hapishane olan bu âlemden uyanarak, canlarımızın mesire yeri olan Hz. İsa’nın küpündeki âleme gitmek”tir.

Aslında bu âlemin boyaları -kaç küpe konulursa konulsunlar- sayılıdırlar ve sınırlı oldukları için zorunlu olarak bir renkle nitelenirler. Buradaki ana renkleri saydığımızda nihayetleri yedidir. Bunları birbirine kattığımızda farklı ara renkler elde ederek bu sayıyı biraz daha artırabiliriz. Lakin bu imkân da bir yere kadardır. Neticede ne elimizde boya kalır, ne de renk. Aslında yetkinliğin son aşaması gibi gördüğümüz bu durum, insanı her yönden kuşatan aczin ilk mertebesidir. İşte Hz. İsa’nın küpündeki boya, elimizdeki rengi tükettiğimiz an ortaya çıkar ve üstelik o rengin ne rengi vardır, ne sureti, ne haddi vardır, ne sınırı. Lakin renk bildiğimiz bütün renkler, renklerini o renkten alırlar.

İsa’nın küpü sureta bir küp içindeki boyadır. Ancak o küpte nice âlemler gizli ve o renkte de nice renkler mevcuttur. Bu durumda dünyanın çeşitli sıkıntı, dert, gaile ve olumsuzluklarına bürünmüş bütün canların üzerlerindeki bu gaflet tozunu silkerek hakikî renkleriyle pırıl pırıl görülecekleri yegâne küp, Hz. İsa’nın küpüdür. Bu durum, can vermek üzere olan balığın son anda denize atılarak kurtarılması gibidir. Nice canlar vardır ki, karada can çekişerek can verirler de balık olduklarını unuttuklarından yanı başlarındaki suya sıçramazlar. Sudan olanın sudan korkmasında tuhaflık vardır. Tek küpteki sınırsız renkteki boyayla boyanmış olanın, muhtelif küplerdeki fani renkleri “baki renkler” zannederek küpten küpe girip yüz renge boyanmasında tuhaflık vardır.

Dem-i İsa

Mevlana, Hz. İsa’nın küpünden başka, bir de “nefesi” üzerine durur. Hz. İsa’nın nefesindeki dirilticilik özelliği Kur’an kaynaklıdır. Aslında Mevlana’nın Hz. İsa ile münasebete geçen ve Hz. İsa’dan sadır olan her şey hakkındaki dikkatinin kaynağı, Hz. İsa’nın “Hakk’ın kelimesi” olması ile ilgilidir. Hakk’ın kelimesini bir şeye özgü sanmaksa yanıltıcıdır. Hz. İsa’ya o küpteki kudreti veren ve o nefesteki diriltme gücünü bağışlayan, o Kelimenin Sahibidir. Bu durumda Hz. İsa’nın “Hz. Meryem’e atılmış bir kelime” olması, onun kelimelik sürecinin anne karnındayken başladığını gösterir. Bu kelimenin hikmeti, Hz. İsa’nın her durumda âlem kurallarının üstündeki bir âlemin dili olmasıdır. Bu dilden dolayıdır ki Hz. İsa, anne kucağındayken şahitlik etmiş ve konuşmuştur. Hz. İsa’da anne kucağındayken konuşan şeyle küpünde her şeyi kendi rengine boyayan renk, aynı semadan gelir. Demek ki bir şey Cenab-ı Hak tarafından verilir, atılır ve bağışlanırsa, o şey, diğer şeylerin bileşim, mahiyet ve mizacına etki ederek, onları kendi sınırlarının üzerine çıkaran bir duruma yükseltir.

Mevlana, aşkın da Cenab-ı Hak tarafından verilen bir nimet olduğunu söyler ve onda da insanın değişmez sanılan mizacını şaşmaz bir şekilde değiştiren hikmetli yöne dikkat çeker.

Hz. İsa’nın nefesi söz konusu olduğunda, Hakk’ın kelimesi, nefesin özellik ve mizacını değiştirmektedir. Nefes ve onun surete bürünmüş biçimi olan söz, zalime verildiğinde “yıkıcı ve yakıcı” bir hal gösterirken, Hz. İsa’nın şahsında, iman ehline verildiğinde “yapan ve dirilten” bir özellik gösterir.

Mevlana, “Canlar aslen İsa nefeslidir, bir anda yara, bir anda merhem olurlar. Canlardan perde kalkaydı, her canın sözü, Mesih sözü gibi tesir ederdi” derken, Hz. İsa’nın nefesinde hiç dikkat edilmeyen iki önemli yöne işaret etmektedir. Bunlardan yaygın olarak bilinen birincisi, Hz. İsa’nın nefesinin dirilticilik özelliğidir.

Hz. İsa’nın nefesi, hep bu olumlu yönüyle dikkat çeken bir mucize olarak işlenilmiştir. Lakin Mevlana, bu merhem oluşun yanında, bir de “yara”dan bahsetmektedir. Hz. İsa’nın nefesinin bu itibarla kendi içinde iki özellik barındırdığı anlaşılmaktadır. Bu özelliklerden biri Hz. İsa’nın nefesinin avamı heyecana getirecek biçimde ölüleri dirilten bir mucize olarak belirmesi, diğeri de Hakk’ın seçkinlerini heyecana getirecek biçimde gafil olan ruhları uyandırmasıdır.

Mevlana der ki, “İsa’nın nefesiyle dirilenler bir müddet daha yaşadılar ve tekrar öldüler”. Bu diriltme, avam açısından olağanüstü görülse bile Hakk’ın seçkin kulları arasında sadece ibretlik bir şey olarak algılanır. Mevlana, Hakk’ın peygamber ve velilerine verdiği lütufların umumî olduğu düşüncesindedir. Ona göre Hz. İsa’nın mucizesindeki nefes bizde de mevcuttur ve bu nefesin adı “can”dır.

Hz. İsa’nın nefesinin asıl üzerinde durulacak yönü, canı, ölümünden başka bir şey olmayan gaflet uykusundan uyandırmasıdır. Canın gaflet uykusundan uyanması, gaflet Meryem’inden doğarak hakikat İsa’sı olarak kendini idrak etmesidir. Bu diriliş, sıradan ölümlünün dirildikten sonraki ölümüne benzemez. Dirilen can, fena libasını çıkararak beka libası giyer. İsa nefesinin asıl kuvveti, ten olarak ölmüşü diriltmesi değil, can olarak uyumuşu uyandırmasıdır. Mananın ölümü, maddenin ölümünden daha dramatiktir.

Mevlana, İsa nefesindeki merhem ve şifanın yanında, bir de yaradan söz eder. İşte bu noktada, İsa’nın dile getirdiği şeylerin kimi canları uyandırırken, kimi canları da yaraladığı fikrini ortaya atar. Buradan anlaşılır ki, ilahî bir mucize, hikmet, rahmet ve bağış, insanlara iki yönlü tesir eder. İlahî hikmet, iman ehlinin imanını güçlendirirken, küfür ehlinin de yarasını deşer. Zaten peygamber ve velilerin dünya hayatı içerisinde insanlarla münasebetlerine bakıldığında, onların söylediklerini somut bir hakikat olarak karşılarında gördükleri halde kesinlikle kendilerine tâbi olmayan bir karşıt kitle görülür. Bunların alameti, “yaralı birer ruh” taşımalarıdır. İlahî hikmet, mizacı hayır üzere olanlara “Gel!” telkini yaparken, şer üzere olanları ise iter.


Uyanış

Mevlana küfür ehlinin ruhsal konumları üzerine konuşurken, onların küfür, şirk ve dalalette kalmalarının nedenini “iki cihan tarafından itilmelerine” bağlar ve bu yüzden onları iki cihan saadetinden mahrum ve acınası tipler olarak gösterir. Demek ki İsa’nın nefesi her ölüyü diriltme ve her canı uyandırma gibi bir özellik taşımamakta, aksine bazı ölüleri öldükleri yerde bir daha öldürmekte, gaflette kalmış bazı canların üzerine de kesif bir gaflet perdesi daha çekmektedir.

Mevlana’nın “İsa nefesinin yara açması” ile ilgili tespiti, Bakara Suresi’ndeki “Kördürler, sağırdırlar…” hükmüne dayanmaktadır. Nefesiyle dirilten İsa nasıl nadir ise, o nefesten koku alarak uyanmış canlar da nadirdir. Mevlana, bu hususu perde kavramıyla somutlaştırır. Canlar ile can âlemi arasında bir perde vardır. O perde kalkmadığı müddetçe, her biri potansiyel bir İsa olan canların hiçbir hükmü ve kıymeti yoktur. O âlemle bu âlem arasındaki perdeyi üzerinden çekmeyen canların sözleri asla ruhlara hitap etmez. Ancak o perde kalkarsa, ten mağarasında Ashab-ı Kehf gibi uyuyan can dirilir ve her sözü İsa gibi hem yaralara merhem olur, hem de inkârcı ve zalimlerde yeni yaralar açar.

Mevlana, İsa’nın nefesini ve İsa nefeslilerin tesirini şöyle bir somutlamayla verir: Bu sözler muhatapla temas ettiğinde, onların kalplerini ya taş gibi sertleştirir ya da toprak gibi yumuşatır. Bahar yeli, taşa değdiğinde sadece toz kaldırırken, toprakla temas ettiğinde ise o kara toprak üzerinde yemyeşil bir bitki denizi oluşturur. Demek ki bu nefes, toprak tabiatlı olanlara bahar olmakta, taş tabiatlı olanlara ise güz ve kara kış olmaktadır. O zaman anlaşılır ki, Hakk’ın Meryem’e attığı ve İsa suretinde yarattığı “kelime”, bizim ten Meryem’imize üflenmiş manevî bir nefestir ve asıl gayesi de içimizdeki can İsa’sını uyandırmaktır.

Mevlana’nın en çok üzerinde durduğu ve tekrarladığı metaforlardan biri, “can İsa’sı” metaforudur. Bizim varlık amacımız, ten Meryem’ine gizlenmiş can İsa’sı ile temas etmektir. Can İsa’sı ile temas etmenin tek yolu da o kelimeyi ten Meryem’ine üfleyen nefesteki hikmet tarafından rahmet hurması altına çekilmektir. Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı doğurmak üzere altına gittiği hurma, yapraksız ve yemişsiz kuru bir hurmaydı. Fakat onu oraya gönderen ses, ayağının altında bir pınar peyda ettiği gibi, elini uzattığında da olgun meyveler veren bir hurma ağacı peyda etmiş; kuru topraktan su, kuru ağaçtan meyve fışkırmıştır.

İçinde bulunduğumuz âlem, Hz. Meryem’in altına gittiği kuru ağaçtır. Ancak can İsa’sının sesini duyan ten Meryemleri o kuru ağaca tutunur ve eteklerini mana hurmasıyla doldururlar. Can İsa’sının yaşaması için o gıdaya ihtiyacı vardır.

Yaralı olanlara gelince… Ne içlerindeki İsa’nın seslerini duyarlar, ne de öyle bir ağaç görürler.