İNSANLARI doğru yola iletmek, Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlamak, insanlara kötü davranış ve eylemleri anlatmak, onlara yardım etmek, dine davet gibi amaçlarla Yüce Allah tarafından 25’inin ismi Kur’ân’da yer alan binlerce peygamber gönderilmiştir. Peygamberlerin toplumsal hayattaki rolleri çok önemlidir. İnsanlık tarihi boyunca hemen hemen her topluma peygamber gönderilmiştir.
(137) “Hatm etdi çü enbiyâyı Allâh/ Geldi bize evliyâ-yı âgâh”
(Nebîlik kapısın kapatınca Rab/ Sır ehli veliler geldi bize hep.)
Peygamberlik halkasının son zinciri Hazreti Muhammed’dir (sav). İslâm dini O’nunla kemâle ermiştir. O, insanlık için en güzel örnek ve yegâne rehberdir. Yüce Allah, Onunla birlikte peygamberlik kapısını kapatmıştır. Her ne kadar bu kapı kapatılmış olsa da İlâhî destek hiçbir zaman kesilmemiştir. “İyi, doğru ve güzeli kötü, yanlış ve çirkinden ayırmak için beşerî bilgi kaynakları hiçbir zaman yeterli olamamıştır. İnsanlık tarihinin seyri bir anlamda bunun göstergesidir. İnsanlar ilâhî bilgiden uzaklaştıkça inhiraflar yaşanmıştır. Son Peygamber iyi, doğru ve güzelin ölçütünün İlâhî kaynaklı olduğunu ortaya koymuştur.” (Yanıkkaya, 2010:8)
Ortada manevî bir miras vardır. Beşer, bu mirastan bîhaber yaşayamaz. Söz konusu mirasla irtibatı sağlamak için peygamberlik kapısı kapatıldıktan sonra velî zatlar gönderilmiştir. Hadîs-i şerifte, “(Zâhir ve bâtınını ikmâl etmiş, ilmini irfan hâline getirmiş) âlimler, peygamberlerin vârisleridir” buyurulmaktadır (Ebû Dâvûd, İlim, 1). Bu zatlar, sırra mâlik olan kullardır. Hüsn-ü Aşk’ın 137’nci beytinde Şeyh Galib, bu gerçeğe dikkat çekmiş ve onlara manevî mirasçı payesi biçmiştir. Mevlâna da bu seçilmişler ordusunun önemli bir neferidir.
(138) “Şehdir o gürûha Molla Hünkâr/ Besdir bu cihâna bir cihân-dâr”
(O zümrenin şahı da Molla Hünkâr/ Kâfîdir bu cihana bir hükümdar.)
Şeyh Galib, bu bölümde manevî rütbe değerlendirmesi yapmış ve bir kıyas yoluna gitmiştir. Mânâ mülkünün ordusunda kısım kısım, kademe kademe rütbeler vardır.
“(…) Uyku anında Peygamber’i gördüğünü, yanında birçok velînin olduğunu ve velîlerin ricasıyla kendisine bütün velîlerin makamının gösterildiğini, bu kitapta yazdıklarının hepsinin doğru olduğunu ifade etmektedir (Yıldız, 2016: 49).”
Yıldız’ın çalışmasından alınan bu bölümde de belirtildiği gibi, veliliğin dereceleri mevcuttur. Derece itibariyle velilerin en üstünü Mevlâna’dır. O bir sultan, ayrıca önderdir. Onun üstünde kimse yoktur. Veliler ordusunun başı olarak göstermektedir.
“Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mevlevî silsilenâmesinde tarikatın pîri olarak sayılmaktadır. Eflâkî, Mevlevîliğin ilk kaynaklarından Menâḳıbü’l-ʿÂrifîn’de Mevlânâ’nın tarikat silsilesini Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî, babası Bahâeddin Veled, Şemsüleimme es-Serahsî, dedesi Hatîb-i Belhî, Ahmed el-Gazzâlî, Ebû Bekir en-Nessâc, Muhammed ez-Zeccâc, Cüneyd-i Bağdâdî, Serî es-Sakatî, Ma‘rûf-i Kerhî, Dâvûd et-Tâî, Habîb el-Acemî, Hasan-ı Basrî vasıtasıyla Hazreti Ali’ye ulaştırır (II, 998); Mevlânâ’dan sonra da silsileyi Şems-i Tebrîzî ile sürdürüp onun Sultan Veled’e, Sultan Veled ile Hüsâmeddin Çelebi’nin Ulu Ârif Çelebi’ye, Ulu Ârif Çelebi’nin Şemseddin Emîr Âbid, Selâhaddin Zâhid ve Hüsâmeddin Vâcid çelebilere, Emîr Âbid Çelebi’nin Emîr Âdil Çelebi’ye telkin ettiğini söyleyerek kendi dönemine kadar getirir (a.g.e., II, 999) (Tanrıkorur, 2004: 468-475).”
Şeyh Galib, Mevlânâ’nın da Hazreti Ali soyuna bağlı olduğunu söylemiş ve bununla mânâ yönünden Ehl-i Beyt olduğunu dile getirmiştir.
(139) “Sultân-ı serîr-i mülk-i irfân/ Seccâde-nişîn-i şîr-i Yezdân”
(İrfan ülkesine özge sultandır/ Hak aslanı postunda oturandır.)
Söz konusu bölümde Mevlânâ’nın manevî posttaki üstünlüğü devam etmektedir. O, seçkin ve benzersizdir. Marifet konusunda diğerlerinden çok farklıdır.
“Marifet, “a-r-f” kökünden türemiş bir kelime olup, lügatte tanımak, (duyu organları ile) bilmek, idrak etmek, bir şeyi becerebilme yeteneği anlamlarına gelir. Tasavvufî ıstılahta sûfînin hâller ve tecrübeler yoluyla edindiği, vasıtasız bir şekilde elde edilen ‘İlâhî bilgi’ olarak kullanılır. Tasavvuf tarihinde Zünnûn Mısrî ile birlikte, Allah’ı aklî bilgiden bağımsız bir şekilde sezgiyle bilmek, tasavvufî bilginin temel kıstaslarından biri hâline gelmiştir. Sûfî düşüncede marifet de bir ‘bilgi’ türüdür. O hâlde marifeti, ‘bilgi’ üst başlığı altında değerlendirmemiz mümkündür (Bolat, 2019: 1).”
“Hak aslanı” ifadesi ile velâyetin kapısı olarak nitelendirilen Hazreti Ali’ye telmih yapılmıştır. “Risâle-i Sipehsâlâr’da Mevlânâ’nın babası Bahâeddin Veled’in Hazreti Ebû Bekir soyundan geldiği belirtilmekte ve el-Cevâhirü’l-muḍıyye’de Hazreti Ebû Bekir’e varan şecere kaydedilmektedir. Eflâkî ve sonraki müelliflerden Abdurrahman-ı Câmî ile Devletşah da onun Hazreti Ebû Bekir soyundan geldiğini kaydeder. Öte yandan Eflâkî, Bahâeddin Veled’in bir sözüne dayanarak onun soyunun anne tarafından Hazreti Ali’ye ulaştığını söyler (Menâḳıbü’l-ʿârifîn, I, 75) (Öngören, 2004: 441-448).”
Mevlânâ’nın velâyette pîri, Hazreti Ali’dir. Velilik konusunda onun vârisidir. Bu verasette ona marifet kolu uygun görülmüştür.
(140) “Endîşesi reh-nümâ-yı tahkik/ Mânendesidir vekîl-i Sıddîk”
(Fikri hak yolunun rehberidir/ Sıddık vekilinin bir benzeridir.)
Mevlânâ’nın fikirleri, insanı Hakk’a ve hakikate götürür. O yol göstericidir, kılavuzdur. Mânâ mülkünde Hazreti Ebubekir nasıl vekilse Mevlânâ da onun vekilidir. Manevî cihette ilk halife olarak nitelendirilebilir.
“İslâm tarihinde ‘halife’ tabiri ilk defa Hazreti Ebû Bekir hakkında kullanılmıştır. Resûl-i Ekrem’in halefi olması sebebiyle ashap tarafından kendisine verilen bu unvana itiraz etmemiş, fakat ‘halîfetullah’ unvanını uygun görmemiştir (Fayda, 1994: 101-108).”
“Tasavvufta ‘sıddîkıyyet’ makamı Hazreti Ebû Bekir’e nisbet edilir. Sülûk usulü olarak zikr-i hafîyi benimseyen Nakşibendiyye tarikatı mensupları, Hazreti Peygamber’in Hicret esnasında Sevr mağarasında bulundukları sırada Hazreti Ebû Bekir’e bu zikir tarzını öğrettiğine inanırlar. Hazreti Ebû Bekir’e nisbet edilen ve Bekriyye veya Sıddîkıyye adıyla anılan tarikat, bugünkü anlaşılan mânâda bir tarikat olmayıp hafî zikir tarzını ifade eder (Fayda, 1994: 101-108).”

(141) “Hurşîd-i sipihr-i sulb-i Hayder/ Zer silsile reh-rev-i Gazanfer”
(Haydar soyu semâsında güneştir/ Hak aslanı yolunda altın zincir.)
Mevlânâ, veliler zincirinin altın halkasıdır. Altına teşbih edilmesindeki gaye, değerini ve önemini vurgulamak içindir. Haydar soyu ibaresi ile anlatılmak istenilen, Hazreti Ali’nin soyundan gelenlerdir. “Sözlükte inmek, süratli iş yapmak, sert ve dolgun olmak” anlamlarına gelen hadr (hudûr, hadâre) masdarından türeyen haydar (hayder, haydere) kelimesi Arapçada aslana, özellikle “diğer aslanlar arasında kralın insanlar arasında durduğu gibi duran” (sürü lideri olan) erkek aslana verilen bir isimdir; veriliş sebebi de aslanın ensesinin kalınlığı ve pençelerinin güçlülüğüdür (klasik Arapça sözlüklerdeki yorumlar için bk. Lane, II, 530-531).
Aslan, en eski dönemlerden beri hemen hemen bütün milletlerde olduğu gibi Araplarda da kuvvet, cesaret, kahramanlık sembolü sayılmış ve bu sebeple Hazreti Ali’ye de “Haydar” denilmiştir. Ancak Haydar’ın onun adı mı, yoksa lakabı mı olduğu kesin biçimde bilinmemekte, kaynaklarda ve özellikle şiirlerde her ikisi için de örnekler bulunmaktadır (DİA, 1998: 24).
“Hazreti Ali, Dîvan edebiyatında cesaret ve kahramanlık söz konusu edildiğinde tenâsüp, tevriye veya telmih yoluyla Haydar olarak anılır: ‘N’ola can versen ona bir demde bin can sayd eder/ Gamzesinin zülfikār-ı can-şikârı Haydar’ın’ (Zâtî); ‘Kabza-i teshîrine mevhûb kavs-i Rüstemî / Bâzû-yi ikbâline mevrûs zûr-i Haydarî’ (Nedîm). Haydar lakabının kerrâr sıfatıyla birlikte kullanılması da çok yaygındır: ‘Haydar-ı Kerrâr’ıyım meydân-ı nazmın Bâkiyâ / Nevk-i hâme zülfikār u tab‘ı düldüldür bana’ (Bâkî); ‘Gâh açar ihsân elini Haydar-ı Kerrâr-veş / Gâh açar rûz-i gazâ kudret elinde zülfikār’ (Taşlıcalı Yahyâ). Haydar ve Haydar-ı Kerrâr, tasavvufî şiirlerde Hz. Ali’nin değişik özelliklerini anlatan çeşitli bağlamlar içinde kullanılmıştır: ‘Kaldırma yüzün hâk-i reh-i şâh-ı Necef’ten / Haydar gibi sultanlara sultân ele girmez’ (Kemâlî Efendi); ‘Sırr-ı Haydar’dan göründü nûr-ı rabbü’l-âlemîn / Lâ fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ zülfikār’ (Seyyid Nizamoğlu); ‘Fâriğ-i havf ü recâyım rind-i Haydar-meşrebim / Can fedâ-yi râh-ı cânânım Hüseynî-mezhebim’ (Nâmık Kemal); ‘Olursa kal‘a-i Hayber hicâb-ı gaflet eğer / Eder şikeste anı pençesiyle Haydar-ı aşk’ (Osman Şems Efendi); ‘Eyledim niyyet salât-ı aşk-ı Haydar kılmağa / Bu namâzı tâ ebed kılmak-durur niyyet bana’ (Kemâlî Efendi). Haydar kelimesinin hazfedilerek sadece Kerrâr sıfatının kullanıldığı da görülür: ‘O bilir Ahmed-i Muhtâr’ı kime erdi ise / İlm-i mâhiyyet-i Kerrâr gönülden gönüle’ (Osman Şems Efendi). Farsça ‘şîr’ kelimesi de ‘şîr-i Hudâ, şîr-i Yezdân, şîr-i merdân’ şeklinde ve Hz. Ali’nin diğer sıfatlarıyla birlikte kullanılmıştır: ‘Dâmâd-ı fahr-ı âlem şîr-i Hudâ-yı Haydar / Hatm-i nebî Muhammed hatm-i velâyet Alî’ (Seyyid Nizamoğlu); ‘Şâh-ı merdan şîr-i Yezdan Murtazâ hakkı için / Şol yüzünde berk uran nûr-ı Hudâ hakkı için’ (Seyyid Nizamoğlu); ‘Şimdi bu meydân içinde himmet-i Kerrâr-ı aşk / Şîr-i merdân-ı zaferdâr-ı vegā kılmış beni’ (Osman Şems Efendi) (DİA, 1998: 24).”
Şeyh Galib, Mevlânâ’nın da Hazreti Ali soyuna bağlı olduğunu söylemiş ve bununla mânâ yönünden Ehl-i Beyt olduğunu dile getirmiştir.
(142) “Ney-pâre-i kilki kıldı meşhûd/ Bildik neyimiş nevâ-yı Dâvûd”
(Gösterdi kalem ki kamış paresi/ Bildik nasıl şeymiş Davud’un sesi.)
Şeyh Galib, söz konusu bölümde teşbih sanatına başvurmuştur. Mesnevî yazarken kalemin çıkarttığı gıcırtı sesini Hazreti Davud’un sesine benzetmiştir. Bunun temel sebebi, Mesnevî’nin manevî güzellikleri dile getirmesidir.
“İslâmî kaynaklarda nakledildiğine göre Hazreti Dâvûd’un sesi hem çok gür, hem de çok güzeldi. Dâvûd o gür ve güzel sesiyle Zebûr’u okumaya başladığında kurt kuş durup onu dinler, sesinden dağlar yankılanırdı (Harman, 1994: 21-24).”
“Davud Aleyhisselâm’ın çok güzel sesi vardı. Büyük bir lütuf olan güzel sesiyle ilâhiler söyler ve Allah’ı tespih ederek dinleyen kalpleri vecde getirirdi. Kendisine indirilmiş bulunan ve dört büyük kitaptan birisi olan Zebur’u çok güzel ve seri okurdu. Gür ve güzel sesiyle Mukaddes Kitabı okumaya başladığında sadece insanlar değil, hayvanlar da dinlemeye gelirlerdi. Kurtlar ve kuşlar onu dinler, sesinden dağlar yankılanırdı. Bu sebepten dolayıdır ki, halk arasında gür ve güzel sesler için ‘Davudî ses’ tabiri kullanılmıştır. Aynı zamanda Divan edebiyatında da gür ses için bu tabir kullanılmıştır. Mübarek sesiyle mest olan hayvanlar emrine amade olur; kuşlar adeta havada hapsedilmiş halde, toplu olarak her biri Peygambere yönelirlerdi. Kendisine itaat ettikleri gibi, ona tabi bir şekilde tesbih ederlerdi (İbn Kesîr, s. 6858). (Yener, 2002).”
“Ayet-i kerimede geçen ‘dağlar ve kuşların onunla beraber tesbih etmesi ve Cenab-ı Hakk’ın onları bu yönde buyruk altına alması’ndan Davud Aleyhisselâm’ın sesinin hoşluğundan olduğu belirtilmektedir. Zebur’u okumaya başladığı zaman kuşlar havada durup ona cevap verirlerdi (İbn Kesir, 10. C., s.5356). Mübârek kitabı tatlı tatlı okurken yükselen nağmeler ve yanık sesinin etkisiyle o an içinde bulundukları bütün durumlarından ve vaziyetlerinden sıyrılan dağlar, taşlar, uçan veya belli bir yerde duran kuşlar bu tatlı duaya koşarak iştirak ediyorlardı (İbn Kesir, 11. C. s. 6130). Bu durum her seferinde tekrarlanırdı. Zebur’un her okunuşunda Peygamberin (as) etrafına toplanan hayvanlar onun emrinden çıkmaz ve tesbihlerine birlikte devam ederlerdi (Mehmet Vehbi, 11. C., s. 4490) (Yener, 2002).”
Şeyh Galib, Mesnevî’ye “Kur’ân’ın özü, beyni” unvanlarını vermiştir. Bu, yalnızca onun düşüncesi olmayıp genel bir kanıdır. Başka hiçbir kitaba bu nitelikler yüklenmemiştir.
(143) “Oldı ulemâ-yı dîne fâyık/ Peygamber-i Rûm denilse lâyık”
(Din âlimlerine üstün geldi pir/ Rum ili nebîsi dense yeridir.)
Mevlânâ, kendi döneminde bütün âlimlerden üstün tutulmuştur. Kendisine “Anadolu Peygamberi”, “Selçuklu Peygamberi” dense yeridir. Çünkü onda marifet bilgisi vardır.
“Marifet genel anlamıyla Hakk tarafından sûfîlere verilen bilgiyi ifade etmek için kullanılmaktadır. Allah marifeti sülûkunu tamamlayan kimselere verebilir. Bu bilgi her zaman marifet kavramıyla ifade edilmemektedir. Marifet için kullanılan kavramların arasında en sık kullanılanları fetih, mükâşefe, müşâhede, yakîn ve firâsettir.
Sûfîlerin marifet için zaman zaman kullandıkları kavramlardan bir tanesi fetihdir.
Fetih, ‘açmak’ anlamına gelmektedir. Tasavvuf ıstılahında ise “Allah’tan kula açılan rızık, ibadet, ilim, marifet, mükaşefe; kemal hâlin zuhur etmesi, seyr ü sülûkta sûfînin mücadelesinin sürmesi sonucunda Hakk’ın İlâhî ilmi açması” manasındadır. Ayrıca fetih, ‘sülûk sonucunda Hakk’ın marifeti kabul edecek şekilde kişinin kalbini açması ya da marifetin verilmesi’ anlamında kullanılmaktadır.”
Sûfîlerin marifeti ifade edecek şekilde kullandıkları kavramlardan bir diğeri firâsettir. Firâset “doğru anlayabilmek, bilmek, sezmek, ileri görüşlülük” anlamlarına gelmektedir. Firâsetin sûfîler tarafından kullanımı fethe nazaran daha fazladır. Ebû Cafer Haddâd firâsete dair bilgi verirken onu diğer bilgi türleriyle karşılaştırır. Ona göre firâset bütün bilgilerden üstündür ve Haddâd’ın firâseti marifet anlamında kullandığı söylenebilir. Hakeza Şah Kirmânî de firâseti marifete karşılık gelecek şekilde kullanmaktadır.
Keşf ve müşâhede, tasavvuf alanında çalışanların sık karşılaştığı ve marifet anlamına gelen kavramlardandır. Keşf, “örtülü ya da gizli olan şeyi açmak, örtünün kalkması, kapalı şeyden kapattığı şeyi kaldırmak, gidermek, açmak” mânâlarına sahiptir. Müşâhede ise “şâhede” fiilinden gelmektedir ve “görmek, hazır bulunmak, tanıklık etmek, haber vermek” anlamlarına sahiptir. Sûfîler tecellîyi de marifet anlamında kullanmaktadırlar. Tecellî, “ortaya çıkmak, belirmek, çıkarmak, zuhur etmek, açık olmak, açıklığa kavuşmak, görünmek” anlamlarına gelmektedir. Cürcânî, ıstılah anlamını “Gaybın nurlarından kalbe açılan şeydir” diye vermektedir.
Marifet için kullanılan yakîn, bu bahsin son kavramıdır. Yakînin “bir işi tahkik etmek, şüpheyi kaldırmak, sabit olmak, tahakkuk” gibi kelime anlamları bulunmaktadır. Tasavvufta ise “kalplerin safiyeti ile gayp âlemini müşâhede etme ve şüphenin ortadan kalkması, inanç nuru ile görmek, şek ve şüphenin kalkarak gaybı tasdikte tahkike ulaşmak, kalbin bir şeyin hakikati hususunda mutmain olması” anlamına gelmektedir (Pekdoğru, 2021: 339-358).”
(144) “Ma’nâ-yı kelâmı rûh-bahşa/ Mehdî gibi şer’i eyler ihyâ”
(Sözünün manâsı katar cana can/ Mehdî gibi dini diriltir her an.)
Şeyh Galib, bu bölümde de teşbih sanatından istifade etmiştir. Mevlânâ ve Mehdî arasında benzerlik ilişkisi kurmuştur. Çünkü Mevlânâ’nın sözlerindeki mânâlar canları ve ruhları diriltmektedir. O; yol gösterici, önemli bir rehber ve doğrunun kılavuzudur.
“Sözlükte ‘doğru yolu bulmak; yol göstermek, rehberlik etmek’ anlamındaki hüdâ (hedy, hidâyet) kökünden türemiş bir sıfat olup ‘hidayete erdirilmiş, kendisine doğru yol gösterilmiş kişi’ demektir. İleride gelecek bir kurtarıcı (Mesîh, Mehdî) inancı büyük dinlerde olduğu gibi ilkel dinlerde de görülmekte, bu inanç bir bakıma tarihte ve günümüzde bazı dinî-siyasî hareketlerin güç kaynağını oluşturmaktadır (Sarıkçıoğlu, 2003369-371).”
“Dinlerin çoğunda insanlığın maddî ve mânevî sıkıntılarını sona erdirecek, içtimaî ve dinî hayatı ideal olgunluğa ulaştıracak bir otoritenin geleceği inancı vardır. Geleceği beklenen ideal zamanın vakti ve süresi her dinde merak konusu olmuştur. Genelde bu süreç dünya hayatının sonlarına doğru öngörülmüştür. Mevcut durumda ideal mutluluğu bulamadıklarına inanan insanlar kendi dönemlerini güz mevsiminin son zamanlarıyla karşılaştırırlar ve hayatın daha da kötüye gideceğinden endişe ederler. Ancak mevsimlerin birbirini takibi, gece ve gündüzün periyodik akışı gibi sosyal bozulmaların da kışı sayılan karanlık devri bir aydınlık baharın ve yazın yahut karanlık bir geceyi aydınlık gündüzün takip edeceği düşünülmüştür. Karanlık süreç tabii, içtimaî ve dinî hayattaki bozulmalar olarak tasvir edilir (Sarıkçıoğlu, 2003369-371).”
“Ülke içinde halkına cennet saadetini tattıracak olan mehdî ideal bir devlet adamı, sosyal reformcu, dinin kurallarını hayata geçirecek peygamber ve rahip olarak tasavvur edilir (Sarıkçıoğlu, 2003369-371).”
(145) “İsm olmadı bir kitâba el-ân/ Seyret şerefin ki mağz-ı Kur’ân”
(Hiçbir kitaba ad olmadı elan/ Mesnevî’ye bak, odur magz-ı Kur’ân.)
Şeyh Galib, Mesnevî’ye “Kur’ân’ın özü, beyni” unvanlarını vermiştir. Bu, yalnızca onun düşüncesi olmayıp genel bir kanıdır. Başka hiçbir kitaba bu nitelikler yüklenmemiştir. Mesnevî bütün mânâ ve kudretini Kur’ân’dan alan üstün bir yapıttır.
“Mesnevî, Kur’an ile aynı kaynaktan gelen mutlak mânayı açıklayan ve küllî mânadan pay alan mânadır (mağz-ı Kur’ân). Mevlânâ, Mes̱nevî’yi Kur’an’ın bâtın mânalarını keşfeden remiz ve işaretleri te’vil ve tahkik eden (keşşâfü’l-Kur’ân) bir kitap olarak da tanımlar. Eser bu açıdan manzum bir işârî tefsir olarak görülebilir. İçerdiği hikâyelerin bir açıdan muhtevasını yansıtan yaklaşık 950 başlığın elli küsurunu âyetlerin, elli üçünü hadislerin oluşturması bu hikâyelerin naslarla temellendirildiğinin kanıtıdır (Ceyhan, 2004: 325-334).”
Okuyanı Hakk ve hakikate ulaştıracak olan Mesnevî’nin ilham aldığı asıl kaynak, hiç şüphe yoktur ki Kur’ân-ı Kerim’dir. Mevlânâ bu büyük esrinde Kur’ân-ı Kerim’e ve onu tebliğ eden Hazreti Muhammed’e (sav) derin bir anlayış ve inanışla bağlıdır. O kadar ki, Mesnevî’yi, şiir ve hikâye sanatının yanında Mevlânâ tarzı bir duygu ve düşünce üslubu ile ifadelenmiş olarak “Kur’ân-ı Kerim’in manzum tefsiri” diye karşılamak mümkündür. Mevlânâ, Mesnevî vasıtasıyla öğrettiği Allah’a varma yollarını Kur’ân’dan âyetler getirerek, Hazreti Muhammed’den hadisler hatırlatarak ve bunları derin anlayışlarla açıklayarak tanıtmıştır.
İsmail Ankaravî, Mesnevî Şerhi’nin başında şöyle der: “Mesnevî kitabını Kur’ân tefsirleriyle nebevî hadislerden meydana gelen iki denizin birleştiği bir yer (mecmau’l-bahreyn) yapan Allah’a hamdolsun.”
“İyi bir İslâm âlimi ve Mesnevî uzmanı olan Ankaravî’nin sözlerinin mânâsı şudur: Mesnevî, Yüce Rabbin kelâmı olan Kur’ân-ı Kerim’in bir tefsiri ve hadis-i şeriflerin, bir şerhi mahiyetindedir. Ayetlerden, onların tefsirlerinden ve hadislerden alınmıştır. Ancak, Mesnevî’nin asıl yazılış gayesi müritler ve hak yolcuları için bir rehber ve irşat kitabı olması nedeniyle, bilinen ve mütearef tefsir ve hadis kitaplarından farkı vardır (Güllüce, 2008: 131).”

(146) “Mülk-i sühanı sevâd-ı a’zem/ Bir buk’ası taht-ı İbni Edhem”
(Söz ülkesinin yok hududu hattı/ Onun bir bucağı İbn Edhem tahtı.)
Bu beyitte şair, yine bir kıyas yoluna gitmiştir. Karşılaştırmaya konu olan isimler Mevlânâ ve İbn-i Edhem’dir.
“Babası Edhem, Belh şehri pâdişâhı idi. İbrahim bin Edhem ise şehzade olup, köşklerde oturur, avlanmayı severdi. Her türlü imkâna sahip, her istediğini yer, her istediğini giyer, bütün emirleri hemen yapılırdı. Bir yola çıktığı zaman, kırk altın kalkanlı asker önünden, kırk altın gürzlü asker arkasından yürürdü. Fakat o, bütün bunları terkedip, Allah-u Teâlâ’ya gönül verdi. Mübârek sözleri ve kerametleri dilden dile dolaşıp, muhabbeti hep gönüllerde yaşadı. (İslam Tarihi Ansiklopedisi, 6. Cilt).”
“İbrahim b. Edhem, zengin ve itibarlı bir ailenin oğlu iken genç yaşta zühd hayatını seçmiş, sahip olduğu geniş imkanları Horasan’da bırakarak yollara düşmüştür. Hızır (as) ile tanışmış, ondan İsm-i A’zâm duasını öğrenmiş, helâl lokma kazanmak için diyar diyar dolaşmıştır. Şam, Irak, Hicaz, Rum (Anadolu) bölgelerine seyahatler yapmış, bağ bekçiliği, rençberlik ve değirmencilik gibi çeşitli işlerde çalışmıştır. İbrahim b. Edhem, o dönemde Bizans’la yapılan çeşitli savaşlara da katılmış, Şam bölgesinde (Suriye) vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Şöhreti daha yaşadığı dönemde müslümanlar arasında yayılmış olan İbrahim b. Edhem’in sohbet halkasına katılmak ve onunla görüşmek isteyen çok sayıda kişi onu ziyaret etmiştir (Gül, 2008: 9).”
İbn-i Edhem, mânâ ülkesinin önemli isimlerinden biridir. Fakat Mevlânâ ile kıyaslandığında o, ülke içindeki bir şehir gibi kalır. Çünkü orada Mevlânâ’nın bir hududu, sınırı yoktur. En üstünü odur; sultandır, baştır.
(147) “İbrâhîm-i Gülşenî gibi merd/ Olmuşdur o bâğa bülbül-i ferd”
(İbrahim Gülşenî misilli bir er/ Bir bülbül olmuş da o bağda öter.)
Şeyh Galib, bu beyitle İbrahim Gülşenî’yi takdim ve takdir etmektedir. Bunun sebebi Mevlânâ ve Gülşenî arasındaki bağlantıdır.
İbrahim Gülşenî, Halvetiliğin bir kolu olan Gülşenîliğin kurucusudur. Medrese eğitimi görmüş ve muhitinde Molla İbrahim olarak tanınmıştır. Dede Ömer, İbrahim’in yüreğini tutuşturmuş, sonra bu ateşi güle döndürmüş ve Molla İbrahim, “İbrahim Gülşenî” olmuştur. Yavuz Sultan Selim’in arazi tahsisi sonrası Gülşenî Tekkesi kurulmuştur. Gülşenî, hayatının her evresinde hanedan mensupları ve siyasetle içli dışlı olmuştur. Üç dilde dîvan tertip etmiş sufi bir şairdir. Tasavvuf edebiyatı içinde haklı bir şöhrete sahiptir. “Ma’nevî” adlı nazireyi Mesnevi’ye yazmıştır. Gülşenîlik ve Mevlevîlik arasında pek çok benzerlik vardır. Mevlânâ ve Gülşenî arasındaki yakınlık hissi karşılıklıdır. Rivayet edildiğine göre Mevlânâ, Gülşenî’nin geleceğini iki yüz yıl evvel müjdelemiştir.
Konu hakkında ayrıntılı bilgi Prof. Dr. Muhsin MACİT’in çalışmasında verildiği için söz konusu makalede özet olarak sunulmuştur. Kaynak olarak adı geçen çalışmadan istifade edilmiştir.
“Gülşenî tarikatı şeyhlerinden İbrahim Gülşenî, Manevî adında Mesnevî’ye Farsça nazire yazmıştır. Yaklaşık kırk bin beyit olan bu eserde birçok hikâyenin Mesnevî’den mülhem yazıldığı bazen de birçok beyitlerin aynen nakledildiği görülür. Üslûbu çok ağır olan ilk beş yüz beyit Şeyh La’lî Mehmet Fenâî tarafından şerh edilmiştir ve basılmıştır. (Daru’t-Tıbaati’l-Amire, İstanbul 1257) Bu şerh Mısır’da kırk günde tamamlanmıştır. Şeyhi Rûşenî gibi Mesnevî’den etkilenmiş olması Gülşenîlik tarikatında Mevlâna etkisi olabileceğine işaret etmektedir (Güleç, 2004: 159-179).”
(Devam edecek…)



