MİLLÎ ve manevî değerleri işleyen şiirleriyle temayüz etmiş olan Bayrak Şairi Ârif Nihat Asya (1904-1975)’nın manevî şiir ikliminin en önemli kaynaklarından birini de Mevlevilik ve Mevlâna üzerine yazdığı şiirleri teşkil eder.
Ârif Nihat Asya gibi, kimlik pergelinin sabit ayağını kendi millî ve medenî değerlerinin üzerine koyarak diğer ayağını da estetik ve sanat tecessüsünün ulaştığı ufukları kuşatmak için açan bir şairden de başka türlüsü beklenemezdi. Bu demektir ki Ses ve Toprak şairinde şairlik ve sanatkârlık, içten dışa, özelden genele ve millîden cihanşümul olana doğru bir seyir izler.
Fatihler Ölmez şairinin yetiştiği ortam ve öz kişiliğini bulduğu edebî çevre, bize onun millî ve manevî değerleri kendine rehber edinen bir bilinçle yetiştiğini gösterir. Sevgi Mektuplarımüellifinin mensubu olmakla iftihar Türk milletinin temel değerleri, onlardan beslenen bir aydın olarak ondaki asıl duruşu belirleyen bir hüviyet taşır.
Aynalarda Kalan şairinin şahsiyet ve kaleminde eş zamanlı yürüyen iki edebî çizginin varlığından söz edilebilir ki bu çizgiler onun hayat ve sanatının nirengi noktalarını oluşturur. Bunlardan biri Türk milletinin tarihî zaferleriyle iftihar etmek ve hezimetleriyle üzülmek biçiminde ilerleyen millî duyuş, diğeri de bu aziz milletin tarih içerisinde ürettiği dinî ve edebî eserleri şahsî bir macera gibi benimseyen manevî duyuştur.
Kubbe-i Hadrâ şairinin Mevlâna ve Mevlevîlik’e dair ilgisinin ne zaman başladığını doğru bir şekilde tespit etmek zor olmakla birlikte onun çocukluk döneminden itibaren kendisini Mevlâna dolunayının anlam halesi içinde bulduğunu söylemek mümkündür. Nitekim isminin “Ârif” oluşuna dair bir rubaisinde bu duruma şöyle temas eder:
“Sabrım benim, Eyûb Nebî’den geliyor!/ Sevdam Muhyiddin Arabî’den geliyor!/ Lakin bana serlevha olan “Ârif” adı,/ Pîrim Ulu Ârif Çelebi’den geliyor.”
Kökler ve Dallar şairinin şiiri, akıcı, selis, veciz ve renkli bir edayla söylemek gibi yaratılıştan getirdiği meziyetleri vardır. Şiirdeki bu üslupların tartışmasız en büyük üstatlarından biri de Mevlâna’dır. Öyle anlaşılıyor ki Bayrak şairi, dik başlı şiir atını emrine muti hale getirirken söz meydanının büyük süvarilerinden biri olan Mevlâna’nın kalem atının usulünü yeterli ölçüde talim etmiştir. Başka bir ifadeyle Ârif Nihat’ın şiir iklimindeki nadir gülleri açtıran en etkili rüzgârlardan birinin de Mevlâna rüzgârı olduğunu söylemek yanıltıcı olmaz.

Kundaklar şairinin Mevlâna’ya karşı, sevgi sınırlarını aşarak hayranlık sınırlarına ulaşan bir sadakat ve bağlılığı vardır. Ona göre Mevlâna’dan yansıyarak bulunduğu her yere yayılan feyizli mana ışıkları, daha onun çocukluğundan itibaren gözlemlenen bir olgudur. Bu durumu, Mevlâna adlı şiirinde bir destan kahramanının olağanüstü doğuşunu anlatan bir edayla şöyle söyler:
“Yatırırken bu sedef kakmalı şimşir beşiğe/ Neyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı?
Perdelerden taşırıp neyleri çığlık çığlık/ Neyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
Bir ipekten ve köpükten yaratılmış yumuşak/ Tüyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
Kıyılardan, ovalardan dererek inciyle,/ Çiyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
Gece, mehtâbı elekten geçirip kirpikler/ Ayla kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
Mesnevî’sinde bir altın lüleden nûr akıtıp/ Öyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
‘Bu yürek durmayacaktır’ dediler esmâdan/ ‘Hay’la kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
Sakalar doldurarak kırbaların Kevser’den/ Meyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
Ve açıp ağzını Nîsan Tası’nın Besmele’ler/ Suyla kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
Rûhlardan, kokulardan, durulardan duru bir/ Şeyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
Ulu Tûbâ'ların altında gönüller, eller/ Böyle kundakladılar Hazret-i Mevlânâ’yı.
Yürek şairi, Mevlâna’yı hayatta iken lahut âleminin bu dünyaya açılmış mana kapılarından biri saydığı için, Hazretin beka âlemine göçmesiyle birlikte artık o kapının kapandığına kanidir:
“Rıhletinden sonra bir şey, ey velî/ Kalmamış dünyâda mâfihâ diye”
Emzikler şairinin piri Mevlâna’ya olan hürmeti o derecededir ki Hazretin doğum tarihine düştüğü şu çıkmalı tarih manzumesini
“Bir elif, kalkıp diyor tarihini:/ ‘Ez cüdâyihâ hikâyet mîküned’”
Ve ölüm tarihine düştüğü şu tâmiyeli tarih manzumesini bile Mesnevî beyitlerinden seçmiştir:
“‘An’ gelirden –sanki- şi’rinden dilim:/ ‘Ez enînem merd ü zen nâlideend’”
Takvimler şairinin sadece Mevlâna’ya değil onu temsil eden şahıs, mekân ve eserlere karşı da derin bir sevgi ve saygısı vardır. Bir rubaisinin son iki dizesinde pîri Mevlâna’ya babası Bahâeddin Veled’in sultânül ulemâlık ünvanına göndermede bulunarak şöyle hitap eder:
“Ey pîr’im ey âlimlere sultan babanın/ Âriflere, âşıklara sultân oğlu!”
Basamaklar şairi, aşağıdaki rubaide de Mevlâna’nın ilk eşi Gevher Hatun, ikinci eşi Kerra Hatun ve annesi Mü’mine Hatun’u söz konusu ederek Hz. Pîr’i kuşatan anne ve eşleri bir aile tablosu içerisinde gösterir:
“Gevher, yine sen, gevher-i Mevlânâ’sın;/ Kerra, yine sen, şehper-i Mevlânâ’sın/ Öpsün ki dudaklarla alınlar, elini,/ Ey Mü’mine, sen mader-i Mevlâna’sın”

“Büyüyün Kızlar Büyüyün” şairi, gönül ve dimağında yeni bir sevda gibi uyanan yalın dervişliğin, tekkelerin kapatılmasıyla bir daha uyanmamak üzere bir uykuya dalmasından derin bir endişe duyar.
Bu sevgi sarmalı onu, Mevleviliğin son büyük temsilcilerinden olan Ahmet Remzi Dede’den el
almaya kadar götürmüştür. Bu durumu bir rubaisinde şöyle dillendirir:
“Evrâd onun inşâdıdır inşâdımdan:/ Kalmış bana Remzî Dede üstadımdan/ Olsun olacak… Yeter ki ey Pîr, beni/ Mahrum bırakmasınlar Evrâd’ımdan!”
Kendisine Mevlâna’ya bağlanmanın maddî delili olan Mevlevî virdini telkin eden üstat ve piri Ahmet Remzi Dede’ye sevgisini, sadece yukarıdaki rubaiyle değil, bizzat bu zata ithaf ettiği Naat şiirinde de gösterir. Dilinde Leyla zikrini tespih edinen Mecnun gibi, Mevlâna’nın virdini ilk gençlik aşkı gibi sürekli terennüm eden Rubaiyyât şairi, tekkelerin kapandığı 1925 yılında 21 yaşında bir gençtir. Bu kapanış ona sevdiği toprak olmuş bir âşığın hüzün ve hüsranını yaşatır. Tuhaftır ki Heykeltıraş şairi, çok sevdiği milletinin öyle talihsiz ve öyle makûs bir tarihî döneminde yaşar ki neredeyse bütün sanat hayatı, bu hüzün ve hüsranın kesif baskısı altında geçer. Kanatlarını Arayanlar müellifinin ilk çocukluk dönemlerinde son cilveli parlayışlarını gördüğü kendi medeniyet güneşini bir daha ufukta göremez olur. Bu sebepten olsa gerek kendi ömrü boyunca bulut arkasında kalan o güneşe karşı daima derin bir özlem duyar.
Büyüyün Kızlar Büyüyün şairi, gönül ve dimağında yeni bir sevda gibi uyanan yalın dervişliğin, tekkelerin kapatılmasıyla bir daha uyanmamak üzere bir uykuya dalmasından derin bir endişe duyar. Bu içsel hali, mensubu bulunduğu dergâhın asırlara sarî mürşit edalı musikî âletleri ve eserlerinin uyu(tul)masından kinaye olarak şiirleştirir:
“Ney, kudüm, ûd uyumuşlar şimdi,/ Okur Evrâd’ını, kuşlar şimdi
Mesnevî nerde, nasıldır Dîvân/ Çeşmelerdir, kurşunlar şimdi!
Yolcusuz, Kubbe-i Hadrâ’ya gelen/ Şu inişler, şu yokuşlar şimdi…”
Kubbe-i Hadrâ şairi, uyku metaforu ile mazinin derin manevî birikiminden birdenbire kopuşun kendisinde uyandırdığı ani kayıp duygusuna işaret eder. Bu duyguda kendisini şekillendiren o büyük ve zengin mazi mirasının nasıl bir ihmal ve umarsızlık örtüsü altında kaldığına dair eleştirel izler vardır. Bu şiir, bir yönüyle kaybedilen büyük bir maziye karşı bir ağıt niteliğinde kaleme alınmış gibidir. Süreç içerisinde Şevket Kutkan’ın da bir nazire yazdığı bu anıt şiirin bir yerinde Ârif Nihat, bu kayıp nedeniyle oluşan gönülsüz kopuşun kendisi gibi genç aydınları, nasıl bir belirsizlik girdabına düşürdüğünü gösteren şu dizede, bu işin müsebbiplerine yalın sitemin en güzel örneklerinden biriyle seslenir:
“Ne okurlar, okumuşlar şimdi?”
Bayrak şairi, sade hakikatin bayrağı gibi dalgalanan bu dizeyle tekkeyi kapatmanın kolay olduğunu ancak bize millî ve manevî kimliğimizi veren Mevlâna gibi büyük zatların eserlerinin yerlerinin doldurulamayacağını kendine özgü bir ferasetle dile getirir. Zira bu eserler sadece şu veya bu adlar altında arzı endam eden eserler olmayıp millî kimlik inşâ eden eserlerdir. Nitekim tarihî hakikat tam da böyle tecellî etmiş ve Cumhuriyet nesilleri, meşum bir talih gibi taşıdıkları köksüzlük ve öksüzlük illetlerinden bir türlü kurtulup da müşterek bir kimlik altında saf tutamamışlardır.
Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor şairinin dil ve üslubu üzerinde duranlar, onun nesirlerine kadar sirayet eden akıcı ve lezzetli şiirsel dil tohumunun, Mevlâna’nın eserlerinin döne döne okunmasının feyziyle filizlendiğine çok dikkat etmelidirler. Nitekim Dualar ve Âminler şairi, bir rubaisinde bu poetik etkiyi açık bir şekilde şöyle dile getirir:
“Mısra’ları bahçem, sarayım, Mevlânâ;/ Kubbenden bir dilim, payım, Mevlânâ!/ Duydum: tanıdıklar soruyormuş yerimi,/ Sen neredeysen ben oradayım, Mevlânâ!”
Köprü şairi bu rubaisinde Mevlâna’nın fikir ve düşüncelerinden hareketle kendisine adeta yeni bir şiir ülkesi kurduğunu ve o mesut ülkedeki anlam sarayının has bahçesinde de manâ çiçekleri yetiştirdiğine dikkat çekmektedir. Şairin poetik serüveni bütünüyle ele alındığında neredeyse muhatabına böylesine bir teslimiyet içinde ipucu veren başka bir şiirinin olmadığı görülecektir. Dîvânçe-i Ârif şairi de selefi Şeyh Galib’in kavli gereğince “mirî malı” üzerine özge bir şiir sarayı kurmayı sirkatten saymaz.
Kubbeler müellifi, Mevlâna’nın fani suretine türbelik eden Kubbe-i Hadrâ’yı onun ölümünden sonra baki fikirlerinin irşat noktası gibi değerlendirir. Somuncu Baba’nın “Diriyiz daim ölmeyiz” dizesi uyarınca Mevlâna’nın seçkin ruhundan sadır olan manevî feyizler, onun huzuruna gelen cümle ölü gönülleri diriltecek bir kudret gösterir. Ayın Aynasında müellifi bu bağlamda şunları söyler: “Buraya yabancı gelenler burada yerli olur… Buraya bulanık gelen burdan duru gider… Bu eşiğe âlim gelen burada kendini ârif olmuş bulur… Buraya çirkin giren, güzel; ağır giren hafif çıkar… Buraya güneş adını “Şems” diye verir; öyle girer.” Bu sârî feyiz, kubbe-i hadrâ’dan taşarak etrafındaki her şeyi kendi mana ikliminin kapsamına alır, artık bütün Konya ve oradan hareketle belki bütün ülke ve bütün cihan bir Mevlâna’dır:
“Her etek tennuredir/ Her satır bir Sûredir/ Her edâ mânâ demek;/ Konya Mevlâna demek!”



