SESİNE ve yakıcı ısırığına karşılık, duvara yapıştırılan sivrisineğin ölüm sebebi, insanın azıcık keyfini kaçırmasıdır ve bedelini hayatıyla öder. Onun hayatı insanın gözünde kıymetsizdir. Karıncaya basınca biraz üzülür ama halısına reçel damlasa daha çok üzülür. İnsan neye kıyasla kıymetli öyleyse?
Eşeğe binerken, denizi seyrederken, balığı oltadan çıkarırken, çime basarken, gülü koklarken varlıklara karşı duruşumuzu sergiliyoruz. Onların hayatımıza ne kattığını ve ne için varlıklarını sürdürdüklerini tavrımızla gösteriyoruz.
Yüzü gözü çökmüş, üstü başı perişan birinin gözyaşı ancak merhametlilerin gözünde değerlidir. Çoğu zaman onun ruhu ve duyguları görünmez, bakımsız vücudu ruhunu kapatır. Kibirli bir patronun yağdırdığı emirler de onun maddî varlığına muhtaç olanlar için değerlidir. Herkes gücünü kime karşı kullanacağını bu kadar iyi bilirken, haydi gelin, mevcut konumumuzu gönderelim, bakalım bizi kimler nerede bulacak?
İşverene göre gözden çıkarılacak herhangi bir vasıfsızken, karısının gözünü korkutan bir diktatör koca olabilir insan. Komşularının “Kendi hâlinde, kalender biriydi” dediği adamın ne çıkacağını kimse bilemez. İnsan her şeyin derinine dalıp sırrına eremez ve ilk olarak gözünün gördüğüne göre değer biçer. Nerede karanlık işler var, nerede dalavere, orada adı geçiyorsa birinin, kalbi de aynı sokaklardadır. “Hırlı birine benzemiyordu, tipinde halavet yoktu” derler. Görüntüsüyle iç adresinin konumunu attığı için herkes onun kalbine yol bulur. Elbette ürkerler ve kaçarlar. Bazen de kalbin temizliği yüze yansır ve berrak bir suyun altındaki yosunlar gibi seyredilir. Onlar da kalpte güven ve sıcaklık bırakırlar.
Var olan her şeyin bir konumu vardır. Maddî ya da manevî olması fark etmeksizin alan kaplarlar ve hacimleri vardır. Evrende konumlanmış her zerre, kendi dışındakileri de kendini merkeze alarak konumlandırır. Yani düzene koyar. İnsan da kendi merkezinden her şeyi anlamlandırır. İster doğru, ister yanlış; ister düzenli, ister dağınık… Ama mutlaka bir yere oturtur. Zerre miktarı bir yerin bile makamı ve değeri bellidir. Doğru söz bir değerdir ve doğruyu kim konuşursa o değerden nasibini alır. Paraya değer veren bir insanın gözünde parası olanlar değer kazanır. Benim gözümde her varlığın bir yeri ve değer sıralaması varsa, her varlığın gözünde de benim bir yerim ve değer sıralamam var. Önemli olan, en doğru yerde bulunabilmek.
İnsan başkalarının gözündeki yerini yani konumunu çok merak eder ve sürekli çıkarımlarda bulunur, kanıtlar arar. Kendisi için kimin ne feda edebileceğini ölçer durur. Bazen de gücünü, vaktini fazlaca feda eder ve karşılığında değer görmeyi bekler ama gereksiz fedakârlığın insan gönlünde bir değeri yoktur. Üç kuruşluk kumaşa beş kuruş vermeyi kim ister ki? Ama beş kuruşluk kumaşı üçe koparmayı herkes kâr sayar. İşte bu yüzden kendi yerimizi, değerimizi tamı tamına kendimiz belirlemek zorundayız.
Hayvanlar insanın varlığı içindir ve bazıları etiyle, bazıları sütüyle hizmet eder ama insan merhametini dengeleyemezse vejetaryen olur ve hayvan sevgisini yanlış konumlandırdığı için kendini mahrum bırakır. Ya da hayvan haklarını insan haklarından daha fazla savunur.
Genelleme yapmak da ilkel bir kalıba herkesi oturtmaktır. Herkesi aynı konuma koyunca değerini de ona göre belirler. Hâlbuki herkesin biricik ve benzersiz konumu vardır, bir harara doldurulmuş saman muamelesi görmeyi hak etmez.
Zevkimiz, evimiz, espri anlayışımız, cümlemiz, tepkimiz, kıyafetimiz, yemek yeme tarzımız, selâmlaşma şeklimiz, acı çekme ve sevinme biçimimiz, para harcama sırasındaki davranışlarımız, bir günü geçirmemiz, saç şeklimiz, bakışımız, duruşumuz, mimiklerimiz, ses tonumuz ve daha pek çok şey, konumumuz hakkında dev ipuçları verir. Bu, insanların gözünde bir yer edinmemize sebep olur. Bu bir yankıdır aslında, kendimize belirlediğimiz konuma göre gelir herkes. Bakmışız ki, herkes lafımızı bölüyor, zamanlı zamansız evimize dalıyor, eleştiri oklarını çıkarıyor, alay ediyor, laf sokuyor, destursuzca mahremiyetimize saldırıyor ve yara bere içine kalıyoruz. O an, şöyle bir silkinip kendimize gelmek zamanı değil midir? Çünkü yansımamız canımızı acıtıyorsa, konumumuzun değişmesi gerekiyordur. O adımları ancak kendi ayaklarımızla atarız. Aslında insan başka varlıklara davranırken, “Bana da böyle davranın” demiş olur. Herkes kendi sınırlarını kendisi belirler. İhlâl edilirse de mücadelesini kendisi verir.
Bir dilencinin gece yarısı bar çıkışında beklemeyeceğini herkes bilir, ama daha da önemlisi, dilenci orada değil de bir cami kapısında olması gerektiğini daha iyi bilir. Çünkü merhamet göreceği yeri doğru seçmek zorundadır. Yoksa eli boş kalır. Dünyanın vicdanını sızlatan Filistin halkı için canım yanarken, bu tespitimi dile getirmek isterim. İsrail’in vahşi soykırımının altında da katlettiği insanları insan olarak konumlandırmaması yatar. Bütün dünyanın ortak vicdanında insan her yerde ve her şartta insanken, onlar her türlü işkenceyi bu nedenle kendilerine hak görüyorlar. Kadınlara yapılan zulümler de kadınların emanet olarak algılanmamasıyla ilgili.
Koordinatları belli bir gemi, rotası belli bir uçak, güzergâhı belli bir otobüs gibi daima bir yerimiz, bir de yolumuz olmalı. İnsanın daima yerini ve haddini bilmesi, kendi kıymetini artırır. Çünkü kim haddini aşarsa, ihlâl ettiği sınırın sahibi ona haddini bildirir. Akıl ve edep sahibi olan, kendi sınırlarının nereden geçtiğini bilendir.
Belki de baştan beri saygıyı anlatıyorum. Saygı, herkesin özgürlük alanını azamî ölçüde kullanmasını sağlar, bu da sosyal adaletin yaşanması demektir.
Güncel tabirle profil çizmekten bahsedeyim. Algı oluşturmak da aslında aynı kapıya çıkar. Mevlâna Hazretlerinin tespit ettiği “olduğun gibi görünmek ya da göründüğün gibi olmak” uyumuna “doğru profil çizmek” desem hiç zararı olmaz. Doğru profil çizen insan, kendisiyle barışık ve cesurdur. İçi başka dışı başka değildir. Doğru bir konumdadır, gerçek dostlarını ve düşmanlarını net olarak görebilir. Ama insan gibi karmaşık bir varlık söz konusu olunca, tedbir almadan da olmaz tabiî. Gündüz markette karşılaştığımızda centilmenlik yapan biriyle ıssız bir ormanda karşılaşsak, aynı insanlığı göremeyebiliriz. İnsanın barındırdığı potansiyelin nerede nasıl açığa çıkacağını kimse bilemez.
Varlıklar arası hiyerarşik ilişki, evrenin en kadim kuralıdır; çiçek insanı koparmaz, insan çiçeği koparır ve koklayıp seyreder. Ama bu hiyerarşik sıralamada insanın konumu çok önemli değil mi? Çünkü geleceğini hayâline sığdıran ve geçmiş zamanı hafızasına yerleştiren odur. İnsan kim olduğunu, nereden gelip nereye gitmekte olduğunu bilmek ister, niçin var edildiğini ve Yaratıcı’nın kendisini nereye konumlandırdığını anlamak ister. Bütün plân ve hareketler bu soruların cevaplandığı yerde gizlidir. Herkesle, her şeyle etkileşimimiz bu noktada başlar. Bu sıfır noktası, makro âlemle mikro âlemin kesiştiği noktadır ve insan tam da bu noktada konumlanır. Akıl, nefis, vücut ve ruh bu konumda kesişir. Bu, esfel-i safilîn ile eşref-i mahlûkatın buluştuğu noktadır. İki zıt gücün çarpıştığı bir kritik merkezdir. İnsan her ne yaparsa ve neye karar verirse versin, ucu bir yere dokunur ve sonu bir yere varır. Cennet’in sınırsız mutluluğu ve Cehennem’in elim azabı, insanın konumunun ve dünyanın muazzam öneminin kanıtıdır. Dünya Ay’ı peşine takıp Güneş’in peşine takılmış ve karar kılacağı konuma doğru yol almışken, bir insanın hayatı boşa harcaması aklına hakaret, bulunduğu makama ise ihanettir. Keramet, taht-ı Âdem’in makam koltuğuydu ve melekler o Âdem’e makamından dolayı secde etmişlerdi. İyilerden ya da kötülerden olmak, hakkı veya bâtılı seçmek, tam bir inisiyatif kullanma yetkisiyle donatılmak müthiş değil mi?
“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen” beni her defasında kendime getiren, Şeyh Galib’in çağlar öncesinden kaybolanlara attığı konum. İlk cümlemden bu yana paylaştığım tek şey buydu aslında: İnsanın sahip olduğu mevcut konum…



