Mescid-i Aksâ’dan önce (2)

Yeryüzü Müslümanlarının birçok sıkıntısı, kangren olmuş birçok meselesi var. Kudüs’ün işgali, günümüz Mescid-i Aksâ’nın pürmelâli bunlardan birkaçı. 1948 yılından beri yara gittikçe derinleşiyor. Meselenin kaynağına inilmedikçe sonuca ulaşılamaz. Bunun için Mescid-i Aksâ’dsan önce Kâbe-i Şerif’i kurtarmamız lâzım.

ARİEL Şaron, mahiyetiyle birlikte Mescid-i Aksâ’ya hışımla dalıyordu. Tarih, 28 Eylül 2000. İsrail devletine başbakanlık yapmış olan Şaron, bu baskın hareketiyle ne yapmak istiyordu? Filistinlilerle birlikte tüm Müslümanların kutsal kabul ettikleri bu mabette ne işleri var? Siyonistler rahat durmuyorlar. Gaye, Filistinlileri tahrik ederek karşı saldırılara zemin hazırlamak. Nitekim öyle oluyor. Beş yıl sürecek İkinci İntifada hareketi başlıyor.

Ariel Şaron, Beyrut’un güneyindeki “Şabra ve Şatilla” Filistin mülteci kampındaki vahşetin sorumluluğundan dolayı “Beyrut kasabı” olarak tanınıyordu. 16 Eylül 1982’de Şaron komutasındaki İsrail ordusu, uluslararası sözleşmelere göre koruma altına alınmış olan kampı kuşatmıştı. Kimsenin dışarı çıkmasına izin verilmiyordu. Şaron, Lübnanlı Hıristiyan Falanjist milislerin kampa girmesine ve katliam yapmasına göz yumdu. İsrail yanlısı Falanjistler, çocuk, kadın, hasta, yaşlı demeden herkesi katlettiler. Hayatını kaybedenlerin sayısı 3 bin 500’ü aşıyordu.

The Independent muhabiri Robert Fisk, baskının ertesinde gördüğü manzarayı gazetesine şöyle yazıyordu: “18 Eylül 1982’de Sabra ve Şatilla kampında yaşananlar için Şaron, ardında şişmiş cesetler, tecavüz edilmiş, işkenceye uğramış ve sonra da katledilmiş kadınlar, bebekler bırakan kasaptır. Biraz ötede camiye giderken yolda katledilen, beyaz sakallı 90 yaşındaki Nuri Bey’i görüyorum. Cesedinin yanı başında yün başlığı ve bastonu duruyor. İlerideki dar sokakta yemek tencerelerinin yanında yatan iki kadın cesedi var. Beyinleri dışarı akmış. Kadınlardan birinin karnı yarılmış. Cesedin birkaç metre ötesinde çürümüş ve morarmış bedenleriyle bir çöp gibi oraya fırlatılmış bebekleri gördüm. Yerde yatan cesetlerin kuruyan kanları üzerinde sinekler uçuşuyor, ölü bedenlerin bileklerindeki saatler ise hâlâ çalışıyordu. Tırmandığım rampayı aşabilmek için etrafa dağılmış ceset parçalarını bir kenara itmem gerekiyordu. Biraz ötede, sırtından hâlâ kan süzülen sevimli bir genç kız yatıyordu…”

İsrail devleti, vahşetlerinin ödülü olarak 2001’de Ariel Şaron’u başbakan yapacaktı. Hâlbuki İsrail Meclisi Araştırma Komisyonu, Şabra ve Şatilla katliamından kendisini sorumlu bulmuştu. Bunun üzerine 1983’te Savunma Bakanlığı görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Katline sebep olduğu binlerce Filistinlinin hesabını ise kimse sormadı. Ama mazlumların ahı, dünya hayatında da insanın yakasına yapışıyor. 2006’da felç oldu ve yoğun bakıma alındı. Altı yıl komada kaldı. 2014’te geberecek, kendisini hasretle bekleyen “zebanilere” doğru yol alacaktı.

Mescid-i Aksâ’nın da içinde bulunduğu Doğu Kudüs, 1967 yılına kadar Ürdün toprağı olarak Müslümanların hâkimiyetindeydi. 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda Batı Şeria ile birlikte İsrail tarafından işgal edildi. İşgal öncesi Doğu Kudüs’te Yahudiler yok denecek kadar azdı. 1993 yılına gelindiğinde sayıları 160 bini aşıyordu. Ürdün hâkimiyetindeyken Mabed, Ürdün Vakıflar Bakanlığına bağlı “Mescid-i Aksâ İslâmî Vakfı” tarafından idare edilmektedir. 7 Haziran 1967 İsrail işgali ile “kara günler” başlayacaktır. 15 Haziran’da İsrail ordusu baş hahamı Şlomo Gorn, 50 radikal adamı ile birlikte Mescid-i Aksâ’ya baskın yapacaktır.

Kasım 1947’de çıkan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararı İsrail’e -yakın zamandaki çatışmalar neticesi işgal edilen topraklardan- geri çekilme çağrısı yaptı. Ne var ki, dinleyen kim? İsrail, 1980’de Kudüs’ün tamamının kendi başkenti olduğunu ilân ediyordu. Tek taraflı bu ilhak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 478 sayılı kararıyla geçersiz addedildi.

Mayıs 2017’de Kudüs’ü ziyaret eden ABD Başkanı Donald Trump, Ağlama Duvarı’nda timsah gözyaşları akıttıktan sonra “Netanyahu’nun trampetini” çalıyor, Kudüs’ü işgalci İsrail’in başkenti olarak tanıdığını söylüyordu. Nitekim 6 Aralık’ta Beyaz Saray, İslâm dünyasının tüm tepkilerine rağmen bu söylemi resmîleştirdi. ABD bu ilânıyla Filistin topraklarındaki gerilimi daha da arttırıyordu.

İstanbul’da 13 Aralık 2017 günü olağanüstü toplanan “İslâm İşbirliği Teşkilatı”, Doğu Kudüs’ü Filistin devletinin başkenti ilân etti. Uluslararası camiaya Doğu Kudüs’ün Filistin başkenti olarak tanınması çağrısı yapıldı. İsrail’in ne Birleşmiş Milletler’i, ne de İslâm Teşkilatı’nı aldırdığı yoktu.

 

 

İstanbul’da 13 Aralık 2017 günü olağanüstü toplanan “İslâm İşbirliği Teşkilatı”, Doğu Kudüs’ü Filistin devletinin başkenti ilân etti. Uluslararası camiaya Doğu Kudüs’ün Filistin başkenti olarak tanınması çağrısı yapıldı. İsrail’in ne Birleşmiş Milletler’i, ne de İslâm Teşkilatı’nı aldırdığı yoktu.

 

Duvarları ağlayan mabed: Mescid-i Aksâ

“Yar, yar, bir maruzatım var/ Yanına Selahaddin’i al/ Osmanlı tarihini al/ Kudüs, emsali az bir diyar/ Nerede o günler mesut ve bahtiyar/ Kudüs hor, Kudüs hakir ve zelil/ Sultan Selim’e bir haber sal/ Filistin’de kara bulutlar/ Tükenmekte umutlar/ Gazze viran, Gazze harap/ Dağıldı aileler, yıkıldı yuvaları/ Akıbet ne olacak Ya Rab/ Ağlıyor Mescid-i Aksâ duvarları…”

Filistin’i işgal eden Siyonistlerin ilk hedeflerinden biri de Kudüs-ü Şerif’in tamamını kendi hâkimiyetleri altına alma girişimleriydi. Süleyman (aleyhisselâm) zamanında yapılan ve daha sonra Babilliler tarafından yıkılan mabedi yeniden inşâ etmek için aynı yerde bulunan Mescid-i Aksâ’ya baskınlar düzenliyorlar, Müslümanları sindirerek terk etmelerini sağlamaya çalışıyorlardı. 14 Ağustos 1979’da bir grup Yahudi, içeri girme girişiminde bulunduysa da Müslümanlar buna engel oldu.

13 Ocak 1981’de “Tapınak Dağı Koruyucuları” adlı bir Siyonist cemaat, Mescid-i Aksâ’yı işgale kalktı. 11 Nisan 1982’de Kubbetü’s- Sahra’yı yakma plânları ise boşa çıktı. 10 Mart 1983 gecesi baskın yapan kişilere engel olundu. 9 Ağustos 1989’da Siyonistler, Mescid-i Aksâ’nın önünde ayin toplantısı yaptılar. Ekim 1990’da baskın yapmaya çalışanlara Müslümanlar müdahale edince İsrail polisinin ateş açması sonucu 21 Filistinli öldü, 150 kişi yaralandı.

1999 yılına kadar fanatik Yahudilerce birçok baskın girişimi oldu. 25 Eylül 1996 Mescidi Aksâ’nın batı duvarının altında tünel açıldığı haberinin duyulması, Filistinlilerin “Tünel Rüzgârı” adlı hareketinin başlamasına neden oldu. 28 Eylül 2000’de Şaron’un mahiyetiyle birlikte yaptığı baskın ve yaşanan hâdiseler sebebiyle İslâmî Vakıflar İdaresi, Mescid-i Aksâ’ya gayrimüslimlerinin ziyaretini askıya aldı. Şaron’un baskınına karşı çıkan Filistinlilere polislerin ateş açması 7 kişinin hayatını kaybetmesine, 250’sinin yaralanmasına yol açtı. Şaron’un bu zorbalığı İkinci İntifada (El Aksâ İntifadası) hareketini başlatacak, yaşanan çatışmalarda (resmî verilere göre) 4 bin 412 Filistinli hayatını kaybedecek, 48 bin 322 Filistinli ise çeşitli şekilde yaralanacaktı.

İntifada, Özerk Yönetim Başkanı Mahmud Abbas ile Ariel Şaron’un anlaşması ile 8 Şubat 2005’te son bulacaktır. Bir İsraillinin kamyonetiyle Filistinli işçilere çarparak ölümlerine neden olması üzerine 8 Aralık 1987’de başlayan Birinci İntifada ise 1993 Oslo Anlaşması’na kadar devam etmişti.

Aksâ İntifadası devam ederken iki büyük hâdise yaşandı. İsrail Sulh Mahkemesi, Ekim 2021’de Yahudilerin Mescid-i Aksâ’da sessizce ibadet etmesinde kanuna aykırı olmadığına dair karar verdi. Bu karar Filistinliler ve dünya Müslümanlarınca büyük tepki ile karşılandı. Aynı mahkeme 22 Mayıs 2022’de Yahudilerin “dinî ritüellerini” yüksek sesle yapmalarına izin veriyordu. İntifada sürecinde Filistinli çocukların İsrail tanklarına karşı taşlarla mücadelesi devam ederken Filistinli tanınmış şahsiyetler ya suikasta uğruyor veya tutuklanarak cezaevlerine yollanıyordu. 22 Mart 2004’te yapılan bir hava saldırısında HAMAS’ın kurucusu Şeyh Ahmet Yasin, sabah namazı çıkışında tekerlekli sandalyesiyle eve giderken şehit edildi.

Bugün her Müslüman Mescid-i Aksâ’ya gidip namaz kılamıyor. Kapıda İsrailli askerler var. İstediklerini içeri alıp istemediklerini geri çeviriyorlar. Çoğunluk hüzünlü bir şekilde geri dönüyor. Bu zorbalık, tüm İslâm dünyasına yapılmış bir zulüm, bir hakarettir.

Gazze denizden, karadan, havadan devamlı bombalanmakta. Hükümetler seyretse de dünya milletleri, pankartlar ellerinde, caddeleri doldurmakta, bu vahşete son verilmesini istemektedirler. Beyni ve yüreği olan her insanın dileği budur. Uluslararası protestolar karşısında, yaşanan vahşetin baş sorumlusu, zulmün kaynağı ABD bile geri çark etmek zorunda kaldı. Göstermelik, kınama lafları etmeye başladıysa da el altından bomba malzemesi vererek, “Yapacağını dikkatleri çekmeden, usturuplu yap” demekte. Bu soykırım ve katliamlar daha ne kadar devam edecek? Mescid-i Aksâ’nın ablukası ne vakit son bulacak? Gözü dönmüş Siyonistlerin arzusu, tek bir Filistinlinin kendi vatanlarında yaşamamakta olması mı?

Sadece Filistin’de değil yeryüzünün birçok coğrafyasında Müslümanlar zulüm görüyorlar. Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Keşmir’de, Irak’ta, Suriye’de, Balkanlarda, Kuzey Afrika ülkelerinde, Uzak Doğu’da, hatta Arabistan ikliminde… AB ve ABD gibi gelişmiş memleketlerdeki “İslamofobi” duruşu ve baskıyı diğerlerine nazaran daha hafif olduğu için saymadık bile.

Akan gözyaşı ve kanın dinmesi için ne yapmak lâzım? Politik demeçler, kınamalar, hamasi sloganlar çare olmuyor. Hükümetlerin kendi kamuoyuna dönük siyâsî hamleleri de nefisleri tatmin etmekten başka işe yaramıyor. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar “kuru” kalabalık. “Dünya beşten büyüktür!” gerçeği beşli çete tarafından kaale alınmıyor. Düzenleme yapmak yerine “sözün sahibini” devirmek peşindeler. “İslâm İşbirliği Teşkilatı”, “Arap Birliği” evlere şenlik. Çoğunun idarecileri, emperyalistlerin kuklası durumunda. Bunların İslâmla olan alâkaları isimlerinden ibaret. O hâlde çare nedir?

Makyaj kabilinden sathi (yüzeysel) müdahaleler yaralara merhem olmaktan uzak. Kirlenmenin ana mecrasını bulmak, meselenin temeline inmek lâzım. Çare elbette var. Bizi izlemeye devam edin…

 

Tahayyül edebiliyor musunuz Allah-u Teâla’nın huzuruna durmak için yüz binlerin bir meydanda toplandığını, bir anda çıkan tekbirlerin yeri göğü inlettiğini? Dostlara şevk veren, düşmanları ürperten, ne hoş cemaat, ne muhteşem manzara!

 

İbadetlerin içtimaî (sosyal) yönü

Günümüz Müslümanlarının birçoğu yalnız birini tatbik etse de İslâm’ın şartının beş olduğu cümlenin malûmudur. Kelime-i Şehadeti kalp ile tasdik, dil ile ikrar ettikten sonra ikinci sırada namaz gelir. “Namaz dinin direğidir” (Tirmizî, İman). Namazın farzlarından olan secde, kulun Allah-u Teâlâ’ya en yakiyn olduğu hâldir (Müslim, Salat).

Kul, ibadetini Allah-u Teâlâ’nın emri olduğu için yapar, rızasına ulaşmayı umar. Beri yandan namazın insana psikolojik ve biyolojik olarak birçok faydası vardır. Namazdaki hareketler, iskelet sisteminden iç organların düzenli çalışmasına kadar birçok fayda sağlar. Namazın sırf bu bedenî faydalarını gayrimüslimler bilseler, inanmadıkları hâlde benzer hareketleri yaparlardı.

Namazın içtimaî hususiyeti de önemlidir. Beş vaktini camide cemaatle eda etmenin yalnız kılmaktan 25 (veya 28) kat daha sevap olduğu bildirilmiştir. Cami cemaati namaz vakitlerinde bir araya gelir. Selâmlaşma, hâl hatır sorma, sohbet etme imkânı hâsıl olur. Derdi ve ihtiyacı olanın sıkıntılarını izale etme hâli doğar. Paylaşılan dertler azalır. Tecrübeli olanların vereceği nasihatler veya fikirler çare olur. Maddî ihtiyaç varsa, malî durumu müsait olanlar, aralarında para toplayarak yardımcı olurlar. (Sen hangi devirden bahsediyorsun ey Düzceli?) Tabiî ki yukarıda bahsettiğimiz hususlar, İslâm’ın öngördüğü “cemaat” vasfıdır.

Diğer bir husus, caminin ilk mektep mesabesidir. Köyde ya da mahallede cemaati teşkil edenler, bilmedikleri amelî ve fıkhî mevzuatı imama sorarak öğrenirler. Sade dinî değil, dünyevî mesele ve sohbetler de mevzubahis olabilir. Kamuya ait yeni haberlerin duyurulması da mümkündür. Velhasıl, cemaat iletişimin, bilgi aktarımının basit ve kolay bir vasıtasıdır.

Yukarıda saydığımız hususiyetler “Cuma namazında” daha kapsamlı olarak önem kazanır. Zira cemaat, mahalle cemaatinden “kent cemaatine” dönüşmüştür. Cuma namazının farzlarından biri de yerleşim biriminde tek bir yerde kılınmasıdır. İlçe ya da şehirlerde Cuma cemaati olarak bir araya gelinir. Her sınıf insanın toplandığı kalabalık bir nüfus olmuştur Cuma cemaati. Mahalle cemaatindeki içtimaî münasebetler Cuma cemaatinde daha şümullü cereyan eder. Şehrin uzak mesafesindeki tanıdıklarını göremeyenler, Cuma namazı sebebiyle görüşme imkânı elde ederler. Namaz öncesi verilen vaazla Müslümanlar bilgilendirilir. “Cuma hutbesinin ise müstesna bir önemi vardır”. Cemaat her hafta ayrı bir mevzudaki ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri huşû içinde dinler. Sonunda güncel hâdiselere ait açıklamalar ve duyurular yer alabilir. Bu husus içtimaî hayatın şekillenmesi açısından önem arz eder.

Şehirdeki Müslümanların bir mabette toplanarak Cuma’yı eda etmesi mümkün müdür? Dinî mevzuata göre Cuma namazının tek bir yerde kılınması zaruridir. Ayrı ayrı birçok yerde eda edildiğinde, iki rekât farzı önce bitirenlerin Cuma’sı kabul olunmakta, diğer cemaatlerin namazı ise boşa çıkmaktadır. İstanbul gibi nüfusu yoğun, geniş coğrafyaya yayılmış yerleşim birimlerindeki müşkülatı göz önüne alan Osmanlı uleması, “zuhr-u ahir” namazına cevaz vermiştir. Buna göre Cuma’sı boşa düşen Müslümanlar, öğle namazının mesabesindeki dört rekâtı münferit kılarak farzı yerine getirmiş olurlar. Evla olan, müsait şehirlerde Cuma namazının tek bir yerde eda edilmesidir. Bunun için idareciler, uygun yerlerde geniş alanlar tahsis etmek durumundadır. Cuma namazının rahatlıkla kılınabildiği büyük meydanlar… Tahayyül edebiliyor musunuz Allah-u Teâla’nın huzuruna durmak için yüz binlerin bir meydanda toplandığını, bir anda çıkan tekbirlerin yeri göğü inlettiğini? Dostlara şevk veren, düşmanları ürperten, ne hoş cemaat, ne muhteşem manzara!

Hanefî mezhebine göre vacip, Şafî ve Malikîlere göre müekked sünnet, Hanbelîlere göre farz-ı kifaye olan bayram namazlarını şehirlerde tek bir cemaat ile kılmak efdaldir. Senede sadece iki bayram vardır ve içtimaî meşveret yönünden büyük önem arz eder. Yeni elbiselerini giyen Müslümanlar “bayram alanına” gitmek için erkenden yola koyulurlar. İdarecilerin bayram namazına mahsus otobüs tahsis etmeleri yerinde olur. Mahşerî kalabalıkla eda edilen namaz ne ulvî bir manzara hâsıl eder. Namazın hemen ardından yüksek sesle getirilen “teşrik tekbirleri” şehrin atmosferine dalga dalga yayılır. Zikrin haşmetinden sâdır olan “miski anber kokusu” önce cemaati, sonra şehrin en ücra köşelerine kadar mekânları doldurur. İşte İslâm’da cemaat budur! Zikir birlikte böyle yapılır! İstenen ibadet şekli de budur!

 

 

Filistin’i işgal eden Siyonistlerin ilk hedeflerinden biri de Kudüs-ü Şerif’in tamamını kendi hâkimiyetleri altına alma girişimleriydi. Süleyman (aleyhisselâm) zamanında yapılan ve daha sonra Babilliler tarafından yıkılan mabedi yeniden inşâ etmek için aynı yerde bulunan Mescid-i Aksâ’ya baskınlar düzenliyorlar, Müslümanları sindirerek terk etmelerini sağlamaya çalışıyorlardı.

 

Haccın esrarı

Beş vakit namaz için mahallede her gün, Cuma namazı için haftada bir gün, Bayram namazlarında senede iki defa toplanan Müslümanlar, senede bir defa Kâbe-i Şerif’in etrafında bir araya gelmek durumundadır. Cemaat vasfı yerli ve millî olmaktan sıyrılmış, beynelminel (uluslararası) hüviyet kazanmıştır. Yeryüzünün her bucağındaki, çeşitli renklere ve dillere haiz Müslümanlar, “Allah-u Teâla’nın kulu ve Resûlünün ümmeti” olduğunu ispat edercesine Harem-i Şerif etrafında bir araya gelirler. Vatanları farklı, renkleri farklı, dilleri farklı, cüsseleri farklı, meslekleri farklı, bütçeleri farklıdır. Ama tek bir hususiyet bütün farkları siler, süpürür, yok eder: “Müslüman kardeşliği”… Allah-u Teâlâ’nın huzurunda tek bir vücud olmuşlardır adeta. Dünya meşgalesini üstlerinden attıklarını gösterircesine aynı beyaz örtüye bürünmüşlerdir. İmanları aynı, kalpleri aynı, iştiyakları aynı, zikirleri birdir. Bedenlerindeki her hücrenin İlâhî terennümü kalplerinde toplanır, kalpten beyne, beyinden dile naklolunarak dudaklardan coşkuyla infilak eder: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerikeleke lebbeyk. İnnel hamde ve’n-ni’mete leke vel-mülk, lâ şerike lek!”

Telbiye zikrinin yakiyn mânâsı şudur: “Emret Allah’ım! Emrine amadeyim, buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Emrine amadeyim, buyur! Şüphesiz hamd Sana mahsustur. Nimet de, mülk de Senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.”

Hac, aynı zamanda dünya genelinde bir istişare meclisidir. Dört bir yandan gelen ulema, Mekke-i Mükerreme’de buluşur. Fıkhî mevzular görüşülür, müzakere edilir, karara bağlanır. Mevzuların tespiti ve gündeme alınması beynelminel (uluslararası) ulema meclisinin yetkili organlarının görevidir. Alınan kararlar, alâkalı mercilerce dünya kamuoyuna tebliğ edilir. Bu sayede Müslümanlar arasındaki aykırılık ve ihtilaflar giderilerek hayatî önem taşıyan Ümmet birliği ve beraberliği sağlanmış olur. Ulema meclisinde yeryüzü Müslümanlarının siyâsî, iktisadî ve içtimaî durumları da gündeme alınır. Mevcut sıkıntıları izale edecek çareler aranır. Görüşler reye sunulur. Alınan kararlar alâkalı hükümetlere teklif olarak iletilir.

Günümüzdeki durum göz önüne alındığında, tasavvurumuz, “hoş bir hayâl” olarak muallâkta kalmaktadır. Uzun zamandır hac faaliyeti bir seyahat, bir ziyaret vasfından öteye gidemiyor maalesef. Gereğinin tahakkuk edebilmesi için haccı organize eden kutsal beldedeki idarenin “İslâm devleti” olması icap eder. Mevcut durum böyle midir? Osmanlı Devleti’ni yıkan emperyalistler, üç kıtadaki toprakları parçalara ayırarak küçük devletçikler oluşturdular. Başlarına da yularlarını sıkı sıkı tuttukları “kuklalar” getirildi. Kuklalar yerli olsa da icraatları, yularını tutanların iradesine bağlıydı.

7 Ekim 2023 sonrası Gazze, işgalci İsrail şer kuvvetleri tarafından karadan, denizden ve havadan bombalanıp çoluk çocuk, hasta, yaşlı demeden katlediliyorken, Batılı hükümetler her ne kadar İsrail yanlısı davransa da insafsız mezalimi gören halkları sokağa dökülüp protestolara başladı. Hatta İsrail de bile bir kısım gruplar Netanyahu’ya karşı tavır aldı. Dünya genelinde tepkiler devam ederken Suudiler parti düzenliyorlardı. Mekke’de Harem-i Şerif imamı, duasında Gazze’de bir şey yokmuşçasına, Filistinlilerin adını anmıyordu. Umrede, Kâbe-i Şerif’e karşı, Filistinli mazlumlar için dua edenlerin tutuklandığına dair haberler duyuldu. İslâm’ın merkezinde yaşanan ne acı tablolar, vah ki vah! Patronu ABD’ye bakan Suud yönetimi, “kraldan çok kralcı” davranıyordu. İslâm âlemi için ne utanılacak bir durum, ne yüz karası! “Temizlenmedikçe kalkmaz bütün fenalıklar/ İslâm beldesine çöreklenen münafıklar”...

 

 

Suud yönetimi Kâbe-i Şerif’in etrafına yüksek binalar dikmekle meşgul. “Yüksek” dedikse, bildiğiniz cinsten değil. Dünyadaki meşhur gökdelenlere rakip gökdelenler. Otel olarak kullanılıyorlar.

 

Vehhâbilik

Şeytanın yeryüzü temsilcisi İngilizler, Müslümanlar arasında fitne çıkarmak, birbirine düşürmek, parçalamak amacıyla çok çaba sarf ettiler. Üç kıtada hüküm süren zamanın büyük devleti olan Osmanlı tebaasında çeşitli milletler bulunuyordu. Gayrimüslimler hariç tutulursa, onları birbirine kaynaştıran en önemli amil İslâm dini idi.

Hucurat Sûresi 10’uncu ayet-i kerimede, “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin, Allah’tan korkun. Tâ ki esirgenesiniz” emri vardır. Hadis-i şerifte, “Müminler birbirini sevmede, birbirine merhamet etmede ve birbirini korumada bir vücudun azâları gibidirler. Vücudun herhangi bir azâsı hastalandığında bundan dolayı bütün azâlar nasıl rahatsız oluyorsa, bir mümin de sıkıntı içinde olduğunda diğerleri bundan etkilenir. Onun sıkıntılarını paylaşır, dertleri ile dertlenir ve üzüntüsü ile üzülür” (Buhari, Edeb-78; Müslim, Birr-60) buyurulmaktadır.

O imandır ki, Müslümanları birbirine kenetlemiş, bir vücud hâline getirmiştir. İslâm’a ait bilgileri tetkik eden İngiliz müsteşrikleri ana mevzunun bu “vücud birliğini” bozmak olduğunu anlamakta gecikmediler. Birliği sağlayan amil bozulursa (dejenere), parçalar hüviyetlerini kaybederek istedikleri yöne kanalize olabilecekti. İngiliz Sömürge Bakanlığına bağlı birimler bütün imkânlarını bu maksat (gaye) için seferber ettiler. Osmanlıca, Arapça, Farsça dillerinde eğittikleri casuslarını İslâm coğrafyasındaki muhtelif merkezlerde iskân ettirerek oraların bir ferdiymiş gibi yaşamalarını, yerli muhteris din adamlarını ve idarecileri nüfus altına alma çalışmalarını sağladılar.

Şer çabalar meyvelerini verdi. On sekizinci yüzyılda Arabistan’da “Vehhâbilik”, 19’uncu yüzyılda Hindistan’da “Kadıyanilik” fitneleri zuhur etti.

Vehhâbiliğin kurucusu, Necidli M. Bin Abdülvehhab’dır (Milâdî 1699-1792). “Şeyh-i Necdî” lakabıyla meşhur olan bu şahıs, gençliğinde seyahat ve ticaret için Basra, Bağdat ve Şam beldelerinin yanı sıra İran ve Hindistan’a gitmiştir. 1713’te Basra’da İngiliz casusu Hempher’le tanıştı. Hempher, daha önce İstanbul’da bulunmuş, iş arayarak İslâm’a ait bilgilerini ilerletmişti. Kendisini Osmanlı Türk’ü olarak tanıttı. Necidli gencin Ehl-i Sünnet âlimlerini sevmediğini sezen Hempher, işlenmemiş bir maden bulmanın sevinciyle ona yakınlaştı, arkadaşlığını sürdürdü. Kendisinin de aynı görüşte olduğunu söylüyor, büyük bir âlim olacağını ima ederek pohpohluyordu.

Daha sonraları hatıralarını yazan Hempher, hatıratında Necidli genci nasıl tuzağa düşürdüğünü uzun uzadıya yazmaktadır. Meselâ bir gün gördüğü bir rüyayı ona anlatmıştır. Güya rüyasında Peygamber’i görmüş, sözde bu Necidli gencin büyük bir müctehid olacağının haberini vermiş. Bu gibi yalanlarla dolduruşa gelen Abdülvehhab oğlu, Ehl-i Sünnet itikadına aykırı “Kitabü’t-Tevhid” adlı eserini yazacaktır. Din âlimlerinin ictihadlarını kötülemekte, Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat’e kâfir diyecek kadar azıtmaktadır. Evliyaların ve peygamberlerin kabirlerine gidip “Ya filancı”, “Ya Nebiyyallah” diyenin müşrik olduğunu söyleyecektir.

1737 senesinde “Vehhâbiliği” ilân eden Şeyh-i Necdî’nin babası salih bir Müslümandı. Babası ve Medîneli âlimler, bu görüşlerin sapık olduğunu, onunla konuşulmamasını çevresine nasihat etmişlerdir. Vehhâbilere göre müşrik olan Müslümanların canına, malına, ailesine kastetmek helâl olmaktadır. Bu cevaz, dünya düşkünü cahil çöl bedevilerine çok cazip geldi. Hızla çoğaldılar. Arabistan’da karışıklıklar baş gösterdi. İbni Abdülvehhâb, 1745’te maiyetiyle birlikte Suud Ailesinin hâkimiyetindeki Deriyye’ye gitti. Deriyye Emiri Muhammed Bin Suud ile anlaşma yaptı. Anlaşmaya göre Suud Emiri, İbni Abdülvehhâb’ın Suud hâkimiyetini desteklemesi karşılığında Vehhâbi dâvâsını yayma hususunda her türlü yardımı yapacaktı. Böylece İbni Abdülvehhâb, fikirlerini yaymak için önemli bir siyâsî desteğe kavuşuyor, İbni Suud ise hâkimiyet sahasını genişletmek için yeni bir dinî hüviyet kazanıyordu. Riyad, el-Hare, Kasım ve Necid’deki bedevi kabileler Vehhâbi itaat altına alınıyordu.

İbni Abdülvehhab ile İbni Suud’un anlaşmasında tahmin edileceği gibi İngilizlerin rolü vardır. İngilizler Suud’a İbni Abdülvehhâb’ı desteklemesi karşılığında para, silah ve siyâsî istikbâl teklifinde bulundular. Vaatlerini de yerine getirdiler. 1791’deki isyanda birçok Müslüman öldürüldü. Malları yağmalandı, kadınları ve çocukları esir edildi. 1801’de Mekke-i Mükerreme’ye saldırdılar. Mekke Emiri Şerif Galib Efendi, şehri savunarak girmelerine mani oldu. Mekke-i Mükerreme civarındaki Arap kabileleri de Vehhâbilerin saflarına katıldılar. 1803’te Taif’e girip Müslümanlara işkence ederek kadın ve çoluk çocuk demeden çok kan döktüler. Şerif Galib Efendi’nin Taif’e müdahalesiyle şehirden kaçıp Yemen dağlarına çekildiler. Dağlardaki cahil köylüleri kandırarak kuvvetlerini arttırdılar. Mekke-i Mükerreme’ye tekrar saldırarak kuşatma altına aldılar. Şehirde açlık baş gösterince teslim oldular. Mekke halkına çok zulüm ve işkence yapıldı. Birçok mesken tahrip oldu. Medine-i Münevvere ve Taif ele geçirildi.

Arabistan yarımadasındaki isyanı bastırmak üzere Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa görevlendirildi. 1818’de Deriyye’ye giren Mısır kuvvetleri isyanı bastırdı. İbni Suud, dört oğlu ve ileri gelenler teslim alınarak İstanbul’a gönderildi. Burada idam edilerek infaz olundular.

Arabistan’da sükûnet sağlanmıştı fakat İngilizler boş durmuyorlardı. Suud Ailesi çeşitli vaatlerle tahrik ediliyor, para ve silah nakli yapılıyordu. 1897’de Vehhâbiler tekrar isyan ettiler. İç karışıklıklar, İngilizlerin yardımıyla Abdülaziz Bin Suud’un 1932 yılında Suudi Arabistan Krallığı’nı ilân etmesine kadar devam etti. İkinci Dünya Harbi’nden sonra Orta Doğu’nun hâkimiyeti, harbi kazanan ABD’ye geçecekti. ABD, Arabistan’daki petrol üretimini imtiyazlı olarak istihsal edecek, buna karşılık Suudları kanatları altına alacaktı. Suud kralları ABD yönetiminin emir eri olarak varlıklarını sürdürdüler. Tâ ki 1964 yılında Kral Faysal’ın iş başına geçişine kadar…

Kral Faysal’ın ilk icraatı, Amerikalıların petroldeki paylarını vergilendirmekti. Bu, ABD’nin hiç hoşuna gitmeyecekti. Siyonistlerin Filistin’deki işgallerinin devam etmesi ve Kudüs’ü ele geçirmeleri Faysal’ı derinden etkiledi. 21 Ağustos 1969 tarihinde Siyonistlerin Mescid-i Aksâ’yı kundaklamasıyla tarihî Kudüs konuşmasını yaptı.

Konuşmanın bir pasajı şöyledir: “Kardeşlerim! Neden bekliyoruz? Dünyanın vicdana gelmesini mi bekliyoruz? Nerededir ki dünyanın vicdanı? Mukaddes Kudüs-ü Şerif sizi çağırıyor. Kendisini kurtarmayı bekliyor. Neden korkuyoruz? Ölümden mi korkuyoruz? Allah yolunda cihad ederek ölmekten şerefli ve daha faziletli ölüm var mı? Ey kardeşlerim, bizim istediğimiz, İslâm milleti ve İslâmî uyanıştır!”

Kral Faysal yalnız nutukla kalmıyor, tüm dünyayı krize sokacak petrol sevkiyatını durdurma kararını alıyordu. Karardan oldukça etkilenen Beyaz Saray, Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’i görevlendirdi. Kissinger, Kral Faysal ile görüşmesini şöyle nakletmektedir: “Kral Faysal oldukça sinirli görünüyordu. Aramızda bir diyalog olabilmesi için espri yaptım: ‘Uçağımın yakıtı bitti, deposunu doldurmak için emir verirseniz uluslararası fiyatından ücretini ödemeye hazırım.’ Kral gülümsemedi ve kafasını yukarıya kaldırarak sert bir şekilde bana, ‘Ben yaşlı bir adamım. Ölmeden önceki tek dileğim, Mescid-i Aksâ’da iki rekât namaz kılmaktır. Sen bu mevzuda bana yardımcı olabilir misin?’ dedi.”

Rica ile işi hâlledemeyeceğini anlayan ABD, gerçek yüzünü göstermişti. Petrol kuyularının bombalanacağı tehdidi yapıldı. ABD’nin petrole olan ihtiyacını bilen Faysal, blöfe aldırmadı. “Petrol kuyularımızı bombalayabilirsiniz. Fakat unutmayınız ki, atalarımız ve biz hurma ve deve sütü ile yaşıyorduk. Yine öyle yaşayabiliriz, ancak siz petrolsüz yaşayamazsınız” cevabını verdi.

Tehdidin de çare olmadığını gören Amerikalılar, Faysal’ı ortadan kaldırmaya karar verdiler. Kendi başkanlarına (John F. Kennedy) suikast yapanlar, başkalarına ne yapmaz? Kral Faysal’ın yeğeni Faysal Bin Musaid, uzun süredir Amerika’dadır. Ajan olarak işlendiği, çeşitli vaatlerle beraber “kral yapılacağı vaadi” göz ardı edilmemelidir. Amerika’dan memleketine dönen yeğen Faysal, bir ziyaret toplantısında amcası Kral Faysal’ı öldürür.

Suikastın ardından tahta, Faysal’ın kardeşi Halit geçti. Artık Kral Faysal’ın bağımsız, hür, İslâmcı duruşu kapanmış, “kuzu” krallar devri başlamış oluyordu.

 

Kral Faysal’ın ilk icraatı, Amerikalıların petroldeki paylarını vergilendirmekti. Bu, ABD’nin hiç hoşuna gitmeyecekti. Siyonistlerin Filistin’deki işgallerinin devam etmesi ve Kudüs’ü ele geçirmeleri Faysal’ı derinden etkiledi.

 

Kâbe-i Şerif Baskını

ABD’nin Arabistan üzerindeki etkisi oldukça artmıştı. İstenilen her şey harfiyen yerine getiriliyordu. Beyaz Saray’ın dış politikası, Suudi Arabistan-İran siyâsî gerginliğini körüklemekti. Suudlar güvenlikleri için petro-dolarları Amerikan silahlarıyla takas etmek durumundaydılar. Amerikan silah sanayisi mesaisini arttırmıştı. ABD, Arabistan’a savunma ve iletişimle ilgili pahalı silahlar ve sistemler satıyor, -Suudluların bunları kullanma ve çalıştırma bilgileri olmadığından- oradaki üstlerinde yine kendileri kullanıyorlardı.

Amerikan üretimi en büyük iki radardan biri Arabistan’a satılmıştı. Amerikalı uzmanların işlettiği bu tesis sayesinde Orta Doğu’daki bütün hava hareketleri gözlenebiliyordu. Ayrıca gelişmiş “AWACS” uçakları da verilmişti. Bunları da kullanan yine Amerikalılardı. Bir taşla birkaç kuş vuruluyordu. Irak-İran Savaşı’nda Suud yönetimi Saddam’a silah yardımında bulundu. ABD’den silah alımı o derece artmıştı ki bir ara Suud memurlarına maaş ödenememe durumu hâsıl bile hâsıl olmuştu. Velhasıl, “Coniler” altın yumurtlayan kazı ellerine geçirmişti.

Bir detay bilgidir: İlk ve tek “Türkiye Cumhuriyeti Profesörü” unvanını alan Oktay Sinanoğlu (1935-2015), Amerika’daki üniversitelerde öğretim görevlerinde bulunmuş, kimya dalında çeşitli ödüller almış ilim adamımızdır. TV’deki bir sohbetinde, uçak yolculuğundaki hatıralarını anlatmaktadır. Yanındaki Amerikalı generalle sohbet ettiği sırada general, Oktay Sinanoğlu’nu Amerikalı sanmaktadır. Arabistan çöllerinde, zemin içinde Suudluların bîhaber olduğu üstlerin bulunduğunu ifşa eder.

Yakasını Conilere kaptıran Suudlular, Allah-ü Teâlâ’nın Müslümanlara bahşetmiş olduğu petrol gelirlerini gelişigüzel sarf etmektedirler. Gelişmemiş memleketlerde Müslümanlar açlıktan kırılırlarken, sponsor oldukları Avrupa futbol takımlarına milyar dolarlar hibe ederler. Petrol şeyhleri Ramazan ayından önce yurt dışına seyahate çıkarlar.

Zenginlerin bu debdebeli nefsî hayat tarzı Müslüman halk arasında iyi karşılanmıyordu. Despot Suud rejimine ve yaltakçı din adamlarına karşı durulamıyorsa da hoşnutsuzluklar günden güne artmaktaydı. Sonunda beklenen oldu. 20 Kasım 1979’da bir grup genç, Kâbe-i Şerif’i basarak isyan bayrağını çekecekti.

Çoğunluğunu üniversiteli gençlerin oluşturduğu 200 kişi, 18 yıl Suud Kraliyet ordusunda görev yaptıktan sonra istifa eden “Cuheyman el- Uteybi” önderliğinde, sabah namazında Harem-i şerif’e girerek, dışarıya açılan kapıları kapatırlar. Daha önce içeriye sokulmuş olan silahlar alınarak bahçe duvarlarında mevzilenirler. Suud emniyet mensupları engel olmak isteseler de açılan ateş sonucu bir kısmı öldürülür, kalanlar kaçmak zorunda kalırlar. İçerideki hacılar şaşkın hâlde ne olduğunu anlamamışlardır. Arapça bilenler, megafonla yapılan açıklamalardan, “Batılı devletlerle fazla içli dışlı olan, yozlaşmış, artık İslâmiyet’i temsil etmediği belli olan rejimi” değiştirmek isteyen Müslümanların isyan hareketine kalkıştığını anlarlar.

Bunlar olurken Suud Hükümeti ise şaşkın ve panik hâlindeydi. İsyancıların yayınladıkları bildiride, “mevcut kraliyetin yönetimi bırakması, Batılı ülkelere petrol satışının durdurulması, başta ABD olmak üzere süper güçlerle olan ilişkilerin sonlandırılması ve yabancı askerî üslerin kapatılmasını” da ihtiva eden talepler sıralanıyordu.

Kraliyet askerî birlikleri, Harem’i muhasara altına aldı. Ağır silahlarla, toplarla isyan bastırılmaya çalışıldı. Duvarlar ve minareler mermilerle delik deşik oldu. Fakat içeri girmeye muvaffak olamadılar. Telaşları daha da artan Kraliyet, yabancı hükümetlerden yardım talebinde bulundu. Son derece hassas bir mevzu olduğundan, ABD, Fransa’nın müdahale etmesini uygun gördü. Fransız komandolar Mekke-i Mükerreme’ye gelerek vaziyet aldılar. Birkaç günlük çatışma sonucu, mermileri biten ve açlıktan bitap düşmüş, sağ kalan 63 kişi teslim olmak zorunda kaldı.

Hicrî takvime göre 1400 yılının ilk günü başlayan hâdiseler iki hafta sonra kanlı bir şekilde bastırılıyordu. Kraliyet yönetimi, zaferini, 127 Suud askerinin, 117 isyancının ve çevredeki 26 kişinin hayatını kaybetmesiyle ilân ediyordu. Daha sonraları, çatışmalarda bulunan Fransız yüzbaşı, bir televizyona verdiği demeçte ölü sayısının beş binden fazla olduğunu açıklayacaktı. Hâdise, Arabistan yarımadasındaki Müslümanlarda derin iz bıraktı. İleride El-Kaide ile adı sık sık gündeme gelen Usame Bin Ladin, anlaşma ile sulh mümkünken kuvvet kullanılarak şiddeti tercih ettiklerinden dolayı rejimi tenkit etmişti.

Hareketin lideri Uteybi ve 63 gencin önce kolları ve ayakları kesildi. Tıbbî müdahale ile bir müddet hayata tutulduktan sonra başları kesilerek infaz edildiler. İslâmiyet’te bulunmayan bu ceza şekli hakkında, rejimin halkı sindirmek amacıyla “gözdağı” mesajı vermek istediği yorumu yapıldı.

Diğer önemli bir husus, gayrimüslimlerin girmesi yasak olan kutsal beldeye yabancı askerlerin alınmasıydı. Kraliyet mensupları yasağın Fransız askerlerin Mekke-i Mükerreme’ye girmeden Kelime-i Şehadet getirerek (güya) Müslüman olmasıyla hâlledildiğini açıklıyordu. Bu açıklama, İslâmiyet ve Müslümanlarla alay edildiğinin bariz bir göstergesidir.

 

 

Hucurat Sûresi 10’uncu ayet-i kerimede, “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin, Allah’tan korkun. Tâ ki esirgenesiniz” emri vardır.

 

Kâbe-i Şerif ticaret metaı mı?

Suud yönetimi Kâbe-i Şerif’in etrafına yüksek binalar dikmekle meşgul. “Yüksek” dedikse, bildiğiniz cinsten değil. Dünyadaki meşhur gökdelenlere rakip gökdelenler. Otel olarak kullanılıyorlar. “Mekke Royal Clock Tower”, 817 kule yüksekliğiyle dünyanın ikinci en yüksek binası. Birincisi Burj Dubai’den yalnızca 11 metre daha kısa. Bu ucube dağ gibi duran beton yığınlarının yanında Kâbe-i Şerif’in görüntüsü kayboluyor zaten.

Bu adamlar çirkin görüntülü devasa binaları neden yaparlar? Dertleri hacılardan para sızdırmak. Kâbe görüntülü odaların kiraları hayli yüksek de ondan. Ne kadar çok oda, o kadar fazla gelir. Ha bire binalar yükseltiliyor. Bu edepsizler Kabe-i Şerif’i, ziyaret edilen tarihî bir anıt olarak mı görüyorlar? Kâbe-i Şerif Beytullah’tır. Konumu, yeryüzünün en mukaddes yeridir. Cennet’e açılan kapıdır. Orada, kişilerin unvanlarının da, mevkilerinin de, mallarının da önemi yoktur. Dünya sevgisinin, nefsî arzuların, sıyrılmışlığın misâli kabilinden bütün hacılar aynı beyaz örtüyü örterler. Mahşer-i Kübra’da gibi, kralı da kölesi de, zengini de fakiri de, siyahı da beyazı da, güçlüsü de zayıfı da orada birdir. Allah-u Teâlâ’nın huzurunda olduğu gibi…

Gel gör ki, bu çirkin yapılar manevî havayı kirletiyor. Hac farizasının kutsiyetine gölge düşürüyor. Koca koca taş bloklar, şeytanı taşlamak için gelen hacılarla adeta alay ediyor. Şeytan ise Cahiliye devrindeki Kâbe manzaralarını hatırlayarak tebessüm ediyor.

Bu sistem değişmeli, bu köhne rejim yıkılmalı. Kâbe-i Şerif, yeryüzündeki bütün Müslümanların ortak mabedidir. Torbadan tombala çeker gibi hacı tayin edilemez. Hac sırasında on senelerce Müslümanları bekletmeye kimsenin hakkı yoktur. “Kâbe-i Şerif benim memleketimdedir” diyerek hac farizasına kimse tahdid getiremez.

İslâm dini nasıl bütün insanlara şamil ise, Kâbe-i Şerif de bütün Müslümanlara aittir. Müslümanlar hukukunu korumalıdır. Her coğrafyadan seçilen âlimlerden müteşekkil bir müessese, hac farizasını organize etmelidir. Müesseseye ait yapılanma bütün Müslüman milletlerin katkısıyla olur.

Ecdadımız, Kâbe-i Şerif’in hususiyetlerine son derece saygılıydı. Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır Seferi ile Hicaz, Osmanlı idaresi altına girdi. Hilafeti devralan Yavuz Selim’i Cuma hutbesinde cami imamı “Hâkimü’l-Harameyn” (Hicaz’ın hâkimi) olarak takdim edince, müdahale ediyor ve “Hadimü’l-Harameyn (Hicaz’ın hizmetçisi)” şeklinde düzeltiyordu. Yavuz Selim ve sonrakiler, Hicaz’a hem hürmet, hem de hizmet ettiler. Günümüz Osmanlı arşivinde Yavuz Sultan Selim’in 30 Eylül 1574 tarihinde Harem idarecisi Kadı Hüseyin’e gönderdiği ferman bulunmaktadır. Harem-i Şerif’in etrafında ondan yüksek binaların yıkılmasına, yenilerine müsaade edilmemesine, Harem etrafında 6 arşın (yaklaşık 5 metre) daha yüksek yapı bulunmamasına dair emre dair bölümler sadeleştirilmiş şekliyle şöyle:

“Mekke-i Mükerreme Kadısına ve Harem Şeyhi Kadı Hüseyin’e hüküm ki, hâlâ İstanbul’a tafsilatlı arzuhâl sunulup Harem-i Şerif duvarlarına bitişik evlerin ve medreselerin tuvaletlerinin sıcak günlerde kokmakta olduğu ve bu kokudan hacıların ziyade sıkıntı çekmekte olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca bazı Rafizî itikadlı Acemler, Harem-i Şerif haricinde yüksek evler yapıp Beytullah’a ve Harem-i Şerif’e yüksekten bakıp uygun olmayan çeşitli hareketlerde bulunup Harem-i Şerif’te ibadet eden salih zatları rahatsız etmektedir. Buyurdum ki, hükm-i şerifim sana ulaştığında asla geciktirmeyip, ilk başta (Sultan kendi evinden bahsediyor) o evi ve daha sonra Harem-i Şerif duvarlarına bitişik olan diğer evleri, kimin olursa olsun, tamamen yıkarak ortadan kaldırasın ve Harem-i Şerif dâhilinde binadan eser bırakmayasın. Medrese tuvaletlerini dahi kaldırıp Harem-i Şerif’in dışında münasip bir yerde yaptırasın. Her tarafta altı arşına ulaşan evleri dahi yıktırıp Beytullahi’l-Haram ve Harem-i Şerif’e yüksekten baktırmayasın. Amma bu bahane ile mübaşire aldırmaktan ziyade kaçınasın. Zikrolunan parayı her sene Cidde emirinden alıp eskiden olduğu gibi Sûre-i Fetih okutup testilerle su dağıttırasın. Bu husus bundan sonra gizlice takip edilecek olup, kimini himaye ve kiminin hatırını kırmamak için aksine bir durum görürsem ve Harem-i Şerif’e bitişik veya altı arşından yakın ev veya bina olduğu hâlde yıktırmamışsan neticesi size ait olup özrünüz kabul edilmeyecektir. Kimseye itimat etmeyip, kendiniz bizzat alâkadar olup, ihmâl ve gevşeklik etmekten kaçınasın!”

Hey gidi koca Sultan, bugünkü hâli görsen acep ne dersin?

Bizce münasip olan odur ki, Kâbe-i Şerif’in çevresindeki surlar (revaklar) dâhil, en az üç kilometre mesafedeki bütün binalar yıkılmalıdır. Bu mesafede abdesthaneler zemin altında olmalı, oteller Mekke-i Mükerreme’nin uzak mahallinde inşâ edilmelidir.

Temiz su kaynağına atılan necis, kaynağı bulandırıyor ve dereler vasıtasıyla uzaklara yayılıyorsa, dereleri temizlemeye çalışmak beyhudedir. Önce kaynağı temizlemek lâzım.

Yeryüzü Müslümanlarının birçok sıkıntısı, kangren olmuş birçok meselesi var. Kudüs’ün işgali, günümüz Mescid-i Aksâ’nın pürmelâli bunlardan birkaçı. 1948 yılından beri yara gittikçe derinleşiyor. Meselenin kaynağına inilmedikçe sonuca ulaşılamaz. Bunun için Mescid-i Aksâ’dsan önce Kâbe-i Şerif’i kurtarmamız lâzım.