Mescid-i Aksâ’dan önce (1)

Yönetimden çekilen Arafat, yerine, İsrail’in emir eri gibi davranacak olan Mahmut Abbas’ı bırakmıştır. HAMAS’ı bahane eden Siyonistlerin Gazze’yi karadan, havadan ve denizden bombardımana tâbi tuttuğu, sağlam bina bırakmayarak ortalığı yakıp yıktığı, çoluk çocuk, hasta yaşlı demeden binlerce Filistinliyi katlettiği şu günlerde dut yemiş bülbül gibi sessizliğe bürünüp manzarayı seyreden Abbas, ABD Dışişleri Bakanı Blinken Filistin’e geldiğinde, sahibini gördüğünde kuyruğunu sallayan finolar misâli sevinçle yanına koşup devamlı iskân edeceği bir mesken bulma teklifinde bulunmuştur.

Filistin’in düşmesi, Osmanlı’nın yıkılışı

ALMANLARIN emr-i vakisiyle Birinci Cihan Harbi’ne dâhil olan Osmanlı Devleti, sonun başlangıcına adım atıyordu. Dört cephede İtilaf Devletleri’ne karşı mücadele eden Osmanlı daha ne kadar dayanabilirdi? Vahşi emperyalizm, “hasta adamın” mirasını paylaşmak için başına üşüşüvermişti.

Mısır, İngilizler tarafından işgal edilmişti. Osmanlı Devleti Alman general Liman Von Sanders komutasında Şubat 1915’te Kanal Harekâtı’na başladı. Başarı sağlanamadı ve geri çekilmek hâsıl oldu. Ağustos 1916’da ikinci harekât yapıldı fakat bir sonuca ulaşılmadı. Hücum sırası onlardaydı. 6 Ekim 1917’de Gazze düştü. 10 Aralık 1917’de Kudüs işgal edildi. 31 Ağustos 1918’de Filistin Cephesi çöktü. 30 Eylül 1918’de İngilizler Şam’ı, Fransızlar Beyrut’u ele geçirdiler.

Kudüs’ün düşmesi tam bir muamma gibi. Ali Fuat Cebesoy’un komutasındaki Osmanlı Ordusu tek bir kurşun atmadan geri çekiliyor. Çünkü Alman general öyle istiyor. Sebep? Kudüs gibi mukaddes bir şehrin harp hâlinde tahrip olmaması… Kudüs Valisi İzzet Bey, şehrin teslim tutanağını İngiliz general Allenby’e iletiyor.

Allenby, fatih edasıyla şehre girer. Daha sonra 1 Ekim 1918’de Şam’ı, 16 Ekim’de Humus ve 25 Ekim’de Halep’i alacaktır. Şam’a girdiğinde ilk iş olarak Selahaddin Eyyubî’nin türbesine gider. Sandukaya ayağıyla vurarak haykıracaktır: “Kalk Selahaddin, biz yine geldik!”

1192 yılında Kudüs’ü almak için gelen Aslan Yürekli Richard, Selahaddin Eyyubî’den dayağı yiyince kuyruğunu kıstırıp geri dönmüştü. İngiliz gâvuru acısını unutmuyor. 725 yıl sonra Haçlı ruhunu yeniden hortlatıyor. Başkan W. Bush da Irak’a saldırırken Haçlı seferini başlatacaklarını ima etmemiş miydi? Asırlar geçse de zihniyet değişmiyor. Aynı kin, aynı hırs!

Yavuz Selim Han’ın fethinden sonra 401 sene Osmanlı hâkimiyetinde sulh ve selâmetle hayat süren Kudüs düştüğünde Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy Avrupa’da, Viyana’da bulunmaktadır. Gece otelde yatarken gürültüden uyanır. Kiliseler devamlı çan çalmakta, halk sokakta bayram coşkusuyla dolaşmaktadır. Merak eder, aşağıya iner. Rastladığına sevincin nedenini sorar. “General Allenby Kudüs’ü aldı” derler. Osmanlı Devleti’nin müttefiki olduğu hâlde Almanlar, düşmanlarının galip gelmesine bayram yapmaktadırlar.

Tek başına bu hâdise bile “Küfür tek millettir” hadis-i şerifi ile “Kâfir olanlar birbirlerinin dostlarıdırlar” (Enfâl, 73) ayet-i kerimesinin önemini hatırlatmaktadır. Eğer İttihatçı üç kafasız (Enver-Cemal-Talat) bunu anlayabilselerdi hem akıbetleri hüsran olmaz, hem de Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına sebep olmazlardı.

Filistin Cephesi’nin çöküşü ise tam bir facia idi. Ortadaki 7’nci Ordu’nun uçlardaki 4 ve 8’inci Ordulara habersiz ricatı, İngilizlerin hücumuyla iki uç ordunun muhasara altına alınıp teslimiyle neticelenecekti. 75 bin asker esir alındı. Osmanlı Devleti’nin Birinci Cihan Harbi macerası acıklı bir manzara ile son buluyordu. Hâlbuki daha bir sene önce (bu bozgun vuku bulmadan) coğrafyanın kuzeyinde Türk orduları zafer üstüne zafer kazanıyorlardı. Irak’ta; Selman-Pak Muharebesi’nde, Şeyh Saad Muharebesi’nde, Vadi Muharebesi’nde, Hannah Muharebesi’nde ve Sabis Muharebesi’nde İngiliz orduları art arda yenilecekti. Halil Paşa’nın komutasında Türk 6’ncı Ordusu, Kut’a yerleşmiş olan General Townshend’in birliğini kuşatıyordu. Türk süngüsü karşısında Townshend, 13 bin 794 mevcutlu askeriyle birlikte çareyi teslim olmakta buldu. Bu zafer İngiliz muhitinde büyük bir hüsran ve şok meydana getirdi. İngiliz tarihçi James Morris, hâdiseyi “Britanya askerî tarihinin en aşağılık teslimi” diye kaydedecekti.

Asker aynı Türk askeri; düşman aynı düşman, İngiliz. Peki, güneydeki bu bozgunun sebebi ne? Derinlemesine tahlil edildiğinde iki husus öne çıkıyor:

1. Ordudaki önemli mevkilere Alman subaylarının görevlendirilmesi… Bilhassa Yıldırım Orduları Başkomutanlığına Polonyalı Yahudi bir asilzadenin oğlu olan Liman Von Sanders’in getirilmesi başlı basına bir hataydı.

2. Kutü’l-Amâre’de İngiliz orduları muhasaraya alındığında General Townshend, meşhur “İngiliz hinliğine” başvuruyor: Adam satın almak… Sessizce gitmelerine göz yummasına karşılık Halil Paşa’ya 1 milyon İngiliz lirası rüşvet teklif ediyor. Eğer Paşa o zamanki değere göre bu müthiş serveti kabul etseydi bugün Kutü’l-Amâre Zaferi’nden bahsedemeyecektik. Maatteessüf ki, güneydeki paşalarda aynı şecaat ve hassasiyetin bulunmadığı izlenimi doğuyor.

İngiliz ordusunun sadece 42 günde güneyden kuzeye 550 kilometre ilerlediği göz önüne alınırsa, dâvânın vahameti daha iyi anlaşılır. İstila edilen yerlerde sonraları Ürdün, Lübnan, Suriye ve İsrail devletleri kurdurulacaktı ki bunların her biri Osmanlı Devleti’nin vilâyeti mesabesindeydi.

Allenby’nın Filistin’i işgal etmesinde yerli Yahudi casusların rolü büyüktür. Casusluk ekibinin lideri, genç ve güzel hanım, Yahudi Sarah Aaronsohn’du. Yıldırım Orduları bünyesindeki 4’üncü Ordu Komutanı Cemal Paşa’yla olan ilişkisi meşhurdur.

Yahudiler Allenby’i çok severler. Filistin topraklarında Yahudi devletinin kurulmasını öngören “Balfour Deklarasyonu”nun tatbiki Allenby sayesinde olmuştur. Tel Aviv’deki ana caddeye ve Şeria nehri üzerindeki köprüye onun adını vermişlerdir.

İngilizlerle 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi yapılıp İstanbul işgal olduğunda, Allenby’nın İstanbul’a geldiği görülüyor. Fatih Sultan Mehmed’e nazire yaparcasına beyaz bir at üstünde şehri dolaşacaktır. Bir gün Harbiye Nazırı ve Erkân-ı Harbiye İkinci Reisini karşısına alarak, cebinden çıkardığı bir notu dikta ettirmek ister. Notta, teslim şartlarına riayet etmeyip Irak’ta direnen 6’ncı Ordu’nun komutanlığına, Filistin bozgunundan firar eden paşanın tayin edilmesi istendiği yazılıdır. Osmanlı Devleti’nin yıkılışında dış kuvvetlerden ziyade içtekilerin hainliği etkili olmuştur.

Mondros Mütarekesi akabinde Osmanlı coğrafyası İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi. Filistin, İngiliz mandası olmuştu. İngiliz himayesinde Siyonistler, Filistin’e göç ediyorlardı. 1919’da Filistin halkı Yahudilerin 16 misliydi. 1947’ye gelindiğinde nüfus eşitlenmişti. ABD, Rusya ve İngiltere desteği ile 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulduğu ilân olundu. “Nakba” yani “büyük felâket” gelip çatmıştı. Çeşitli hilelerle zorla toprakları gasp edilen Filistinlilerin vatanlarını kurtarmak yine kendilerine düşecekti. Muhtelif cemiyetler adıyla teşkilatlandılar. Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu. Yaser Arafat adı öne çıkıyordu. Kimdi bu Yaser Arafat?     



Yaser Arafat kimdir?

1969-2004 yılları arasında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) reisliğini yürüten Arafat, İsrail Devleti’ni tanıyan ilk şahsiyettir. Daha önce hiçbir Arap başkanı yahut örgüt önderi olsun, Filistin coğrafyasında İsrail hâkimiyetini tanımamıştı. Bu görüşlerinde haklıydılar, çünkü Siyonistler vatanlarını işgal etmiş, Filistinlilerin bir kısmını öldürmüş, bir kısmını da sürgün etmişti.

Yaser Arafat’ın uzun önderlik süresinde gütmüş olduğu siyaset, “Az gitti, uz gitti, bir arpa boyu yol gitti” tekerlemesini andırıyordu. FKÖ’nün tarihi incelendiğinde, yaşanan olumsuzluklar kafalarda soru işareti doğuruyordu. Bugün Gazze’deki katliama sessiz kalan, vahşi Netanyahu hükümetinin yanında yer alan Batı’nın Nobel Barış Ödülü verdiği Yaser Arafat kimdir?

1. Arafat, 1929 Kahire (Mısır) doğumludur. Babasının Mısır’dan Filistin’e göç ettiği, o tarihlerde Filistin’e dışarıdan Müslüman göçü olmayıp daha çok Yahudi göçü olduğu iddialar arasındadır.

Arafat 1951’de Kahire İnşaat Mühendisliği Fakültesine girdi. Öğrencilik yıllarında daha sonra Hamas’ın sözcülüğünü yapacak olan Goşe ile burada tanıştı. Fakültede (1952-1956) Filistinli Talebeler Başkanlığını yürüttü. Mısır’da faâl olarak çalışan “Müslüman Kardeşler Cemaati” ile temastaydı. Koyu bir Arap ırkçısı olan Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır, tehlike olarak gördüğü Müslüman Kardeşler mensuplarını tek tek yakalatıp zindanlara dolduruyordu. Tevkif edilenlerin sayısı kırk bini aşmıştı. İlerideki süreçte yakın dostu olacağı Abdülnasır’dan (nasıl olduysa) kurtulmayı başaran Arafat, Mısır’dan kaçarak Kuveyt’e yerleşti. Burada inşaat müteahhitliğine başladı.

2. Kuveyt’te “Müslüman Kardeşler” üyesi iki Filistinliyle, Salah Halef (Ebu İyad) ve Halil el-Vezir (Ebu Cihad) ile arkadaş oldu. Gazze’den gelen diğer Filistinlilerle de bir araya gelerek “El-Fetih” adını verdikleri teşkilatı oluşturdular. Kuveyt, Katar ve diğer Körfez ülkelerindeki zengin Filistinlilerden yardım alarak malî güçlerini arttırdılar. 1962-1966 yılları arasında Arafat ve arkadaşları Arap Birliği’nden ayrılan Suriye’ye göç ettiler. 1964’te El-Fetih’in askerî kolu olan “El-Assifa (Fırtına) Birliği” İsrail’e sızarak silahlı hareketlerde bulunuyordu. 1966’da üç İsrailli askerin ölmesiyle sonuçlanan bombalamanın ardından İsrail ordusu, o zamanki Ürdün tarafından idare edilen Batı Şeria’nın Es-Samu şehrine saldırdı. Savaşta birçok Ürdün askeri öldü, yüzlerce ev tahrip oldu.

1967’ye gelindiğinde “Altı Gün Savaşı” adı verilen hâdise patlak verecekti. 5 Haziran 1967’de İsrail hava kuvvetleri, anî bir baskın yaparak Mısır hava gücünü havaalanlarında saf dışı bıraktı. Savaş Mısır’ın yenilmesi ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin İsrail’in eline geçmesiyle sonlandı. Bu yenilgi Hacı Emin el-Hüseyni’nin “Arap Yüksek Şûrâsı” George Habbaş’ın (el-Hekim) başını çektiği “Arap Milliyetçi Hareketi” ile “İslâmî Kurtuluş Cephesi” gibi cemiyetlerde büyük bir moral bozukluğu ve çöküntü meydana getirdi.

3. 21 Mart 1968’de İsrail ordusu, kara ve hava kuvvetleriyle El-Fetih’in karargâhı olan El-Karameh’e saldırdı. Saldırıdan önce George Habbas’ın yeni kurduğu “Filistin Halk Kurtuluş Cephesi” (FHKC) ile Nayef Hayatme’nin “Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi” mensupları şehri terk etmişti. Ürdünlü yetkililerin geri çekilme teklifine rağmen El-Fetih yerini terk etmedi. Şiddetli çarpışmalarda 150 El-Fetih askeri ile 20 Ürdün askeri öldü. İsrail’in kaybı ise 28 askerdi. Mücahitlerin direnci karşısında şaşıran İsrail ordusu, Ürdün ordusunun da müdâhil durumunda harekâtı durdurarak geri çekildi. Bu çetin mücadelede Yaser Arafat’ın nerede olduğu pek anlaşılamadı.

Time dergisinin 13 Aralık 1968 tarihli sayısında El-Karameh Savaşı geniş yer almış, dünya Arafat’ın adını ve resmini ilk defa duyar olmuştu. Araplar arasında İsrail’i durduran kahraman gözüyle bakılan Arafat’ın şöhreti gün geçtikçe artıyordu. El-Fetih’e finansal bağışlar da artmaya başladı. Filistinli olmayan Arap gençler de El-Fetih militanı olmak için sıraya girdiler. Yaser Arafat ve El-Fetih’in yükselme dönemi hız kazanmaktaydı.

4. Vatanları işgal edilmiş olan Filistinliler, çeşitli cemiyet adları ile faaliyetteydiler. Arap Birliği Teşkilatı bu cemiyetleri tek bir çatı altına alma kararı aldı. Bu amaçla 28 Mayıs 1964 günü Kudüs’te “Filistin Millî Konferansı” toplandı. Böylelikle Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kuruluyor, başına da Prof. Ahmed eş-Şukeyri getiriliyordu.

O sıralar Mısır Devlet Başkanı Abdülnasır, Arap ırkçılığının önderi durumundadır. 3 Şubat 1969 yılında Kahire’de yapılan FKÖ Kongresi’nde Abdülnasır’ın katkılarıyla başkanlığa Yaser Arafat getirilecek ve El-Fetih’e FKÖ Meclisi’nin 105 sandalyesinin 33’ü verilecektir.

5. El-Karameh çarpışmalarından başarı elde eden El-Fetih, diğer Filistinli teşkilatlarla birlikte Ürdün’e yerleşerek halk üzerinde nüfuslarını arttırma çabasında bulundular. Yollarda barikatlar kurarak Ürdün polis teşkilatının görevini üstlenmiş durumdaydılar. Polislerle alay ediyor, “vergi” adı altında halktan para topluyorlardı. Kadınlara tasallut gibi ahlâk dışı hâdiseler de duyulmaya başlamıştı. FKÖ içindeki ihtilâlci sosyalist (komünist) militanların ahlâk diye bir dertleri yoktu. Şikâyetler karşısında otoritesinin günden güne azaldığını gören Kral Hüseyin çareler aramaya başladı. Sıkı yönetim ilân etti ve ordu alarma geçirildi.


Yaser Arafat’ın uzun önderlik süresinde gütmüş olduğu siyaset, “Az gitti, uz gitti, bir arpa boyu yol gitti” tekerlemesini andırıyordu. FKÖ’nün tarihi incelendiğinde, yaşanan olumsuzluklar kafalarda soru işareti doğuruyordu.


21 Eylül’de Kahire’de Arap Birliği acil toplantısı sonunda Abdülnasır bir kalp krizi geçirerek öldü. Ürdün’de bu sırada Ürdün güvenlik güçleri ile FKÖ arasındaki çatışmalar tekrar başladı. Bu savaşta sivillerle birlikte 3 bin 500 Filistinlinin öldürüldüğü söylenmektedir. 27 Eylül’de Arafat, Kral Hüseyin ile ateşkes yaptı. FKÖ 2 bin askeri ile birlikte Ürdün’ü terk ederek Suriye üzerinden Lübnan’a geçecekti. Buradaki El-Fetih güçleriyle birleşerek karargâh kurdular.

6. Çeşitli etnik yapıdan oluşan Lübnan hükümetinin otoritesi oldukça zayıftı. FKÖ, Lübnan’da bağımsız bir devlet gibi hareket etmekteydi. 1970 yılında FKÖ içindeki komünist grupların üstlendiği iki hâdise dünya kamuoyunun gündemine oturdu.

a. FHKC’deki “Kara Eylül” adlı grup ile Japon Kızılordu mensupları, kaçırdıkları uçağı İsrail’in Ben Gurion Havaalanına indirdiler. Çatışmada 24 İsrailli öldürüldü.

b. 1972 Münih Olimpiyat Oyunlarında yine Kara Eylül grubu, 11 İsrailli sporcuyu kaçırarak öldürdü.

Hâdiseler uluslararası kamuoyu nezdinde büyük tepkiye yol açtı. Arafat, hareketlerin kendi bilgisi dışında yapıldığını söylüyordu. 1974 yılında Filistin Ulusal Konseyi’nde Arafat, İsrail Devleti’ne bir uzlaşma teklif ediyordu. Uzlaşma şartı, Batı Şeria ve Gazze Şeridi dâhil olmak üzere “Filistin Ulusal Yönetiminin” tanınmasıydı. FKÖ içerisinde bazı gruplar bu teklifi iyi karşılamadılar ve örgütten ayrılarak “ret cephesini” oluşturdular.



Lübnan İç Savaşı

Lübnan İç Savaşı’nda Arafat önderliğinde Filistin Kurtuluş Ordusu, önderliğini Kemal Canbolat’ın yaptığı komünist ve Nasırcı Lübnan Ulusal Hareketi (LUH) ile ittifak yaptı. Hıristiyan cepheye karşı savaştılar. Hıristiyan cepheyi Maruniler ve Beşir Cemayel’e bağlı Falanjistler oluşturuyordu. Başlarda El-Fetih’i destekleyen Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Ahmet Cibril’e bağlı “Filistin’in Özgürlüğü İçin Halk Cephesi” grubunu ordusuna katarak, Hıristiyan cepheyi desteklemek üzere gönderdi. Hıristiyan milisler, Lübnan ve Suriye ordusunun desteği ile 1976’da Beyrut’taki Telal-Zaatar Mülteci Kampını kuşattı. Altı aylık kuşatma sonunda kamp, Hıristiyan milislerin eline geçti. Binlerce Filistinli katledildi.

Filistin Kurtuluş Örgütü’ne bağlı milislerin İsrail’in sınırını açarak yapmış olduğu baskınlara karşı İsrail ordusu ise Güney Lübnan’ı işgal etti. Arafat, FKÖ ile birlikte Kuzey Beyrut’a geri çekildi. Daha sonraları FKÖ milislerinin roket atışlarını bahane eden İsrail, 1982’de Lübnan’ı ikinci kez işgal etti. FKÖ kampları bombalandı. Lübnan’daki çatışmaların artması sonucunda Arap devletleri ve ABD’nin müdahalesiyle anlaşmaya varıldı.

Anlaşma gereğince Arafat, FKÖ ile birlikte Tunus’a sürgüne gidecekti. ABD askerlerinin koruması altındaki Arafat, kuşatmadan kurtularak Lübnan’ı terk etti.


FKÖ içindeki üst düzey şahsiyetler temizlenerek adeta Arafat’a rakip olabilecek kişi bırakılmamıştı. Bunun yanında, doğrudan Arafat’a yönelik bir baskın ise hiç duyulmamıştır. Ne tesadüf! 


Arafat Tunus’ta

7. 1983-1993 yılları arasında Arafat’ın, El-Fetih’in hareket merkezi olan Tunus’un başkentinde yaşadığını görüyoruz. İsrail Devleti, El-Fetih’i rahat bırakmayacak, iki önemli operasyon gerçekleştirecekti. Birincisi, 1985 yılında örgüt merkezinin savaş uçaklarınca bombalanmasıydı. 73 Filistinli burada öldü. Baskın, Arafat’ın sabah gezisi için merkezden uzaklaşmasından sonra yapılmıştı.

İkincisi, 1987’de başlayan “Birinci İntifada” tüm hızıyla devam ederken 16 Nisan 1988’de gerçekleşti. İkinci adam “Ebu Cihad”, Tunus’taki evinde baskına uğrayarak öldürüldü.

14 Aralık 1988’de Arafat, “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararını” kabul ettiğini ilân ediyordu. Bu bildiri, her türlü terörizmin reddedildiği ve İsrail Devleti’nin yok edilmesinden vazgeçildiği anlamına geliyordu. ABD, resmî görüşmelerin başlaması için şart koştuğu hususların kabul edilmesinden dolayı memnun oldu. 2 Nisan 1989’da Filistin Ulusal Konseyi, Arafat’ı, ilân edilecek olan Filistin devletinin başkanı olarak seçecekti.

1990’daki Körfez Savaşı’ndan önce Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesi ve Arafat’ın Irak’ı desteklemesi, FKÖ’de karışıklıklara sebep oldu. Çünkü Arafat bu kararında El-Fetih’in ve FKÖ’nün ileri gelenlerine danışmamıştı. Arafat’ın başyardımcısı Ebu İyad bu karara şiddetle karşı çıktı. 17 Ocak 1991’de Ebu İyad, suikasta uğrayarak öldürülecekti.

7 Nisan 1992 günü Arafat’ın uçağı Libya çölünde kum fırtınası sebebiyle düştü. İki pilot ve bir mühendis öldü. Hafif yaralanan Arafat hastaneye kaldırıldı. Bazı iddialara göre Arafat’ı kurtaranlar İsrail ajanlarıydı.

13 Eylül 1993’te ABD’nin öncülüğünde Arafat ve İsrail Hükümet Başkanı Rabin arasında “Oslo Anlaşması” yapıldı. Anlaşmadan önce Arafat, FKÖ’nün başkanı ve resmî yetkilisi olarak şiddeti reddettiğine ve İsrail Devleti’ni resmen tanıdığına dair iki yazıya imza attı. Buna karşılık Izak Rabin de FKÖ’yü tanıyacaktı. Oslo Anlaşması’na göre Gazze Şeridi ve Batı Şeria’nın bazı bölgelerinde Filistinlilerin (özerk olarak) kendini yönetmesi tanınıyordu. Aynı yıl taraflara “Nobel Barış Ödülü” verilecekti. Ret cephesi ve HAMAS gibi yerel örgütler anlaşmaya karşı çıktılar. Lübnan, Suriye ve Ürdün’de yaşayan Filistinli mültecilerle birçok Filistinli entelektüel anlaşmayı reddettiyse de Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin çoğunluğu, Arafat’ın “barış ve ekonomik refah vaadine” inanarak anlaşmayı kabul etti. Arafat’ın vaadinin ne denli “ham bir hayâl olduğunu” sonraki ve günümüzdeki hâdiseler ispat edecektir.

1994’te Arafat, Gazze’ye yerleşti. Temmuz’da Filistin Ulusal Yönetimi, “Filistinlilerin resmî hükümeti” olarak ilân edildi. Arafat, Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı ve Filistin Kurtuluş Ordusu Başkomutanı ve de Filistin Yasama Konseyi Başkanı olarak tüm yetkileri kendisinde toplamıştı. Sıra Filistin Ulusal Yönetimi’nin yapılandırılmasına gelmişti.

Arafat, yirmi üyeli kabine kurdu. Gazze ve Nablus yerel yönetimlerinin belediye başkanlarını değiştirdi. Yönetim yetki değişikliğine giderek eğitim, sağlık ve sosyal kurumlarını kendine bağladı. Irak-Kuveyt ihtilafında Saddam’ın tarafını tuttuğundan, petrol zengini şeyhlerden gelen yardım kesilmişti. Oslo Anlaşması’nda önemli rol oynayan Ahmed Kurey’in ifadesiyle “ekonomik durum iflâs” hâlindeydi. Dünya Bankası’na başvuruldu. Buradan gelen paraları kontrol eden finans kurumunun başkanlığına da Arafat kendisini atadı.

20 Ocak 1996’da başkanlık seçimi vardı. FKÖ içerisinde önemli şahsiyetlerin hemen hemen hepsi İsrail tarafından ahirete intikal ettirildiğinden, Arafat’a rakip olabilecek kimse kalmamıştı. Arafat yüzde 88 oyla Filistin Ulusal Yönetimi Başkanlığına seçildi. Filistin Yasama Konseyi’nin 88 koltuğunun 55’i El-Fetih’e geçiyordu. 1996’da İsrail’de seçimi Binyamin Netanyahu az bir farkla kazandı. Netanyahu, Oslo Anlaşması’na rağmen Filistin Devleti görüşüne düşmanca tavır aldı. ABD Başkanı Bill Clinton, iki tarafın anlaşmasını istiyordu. Arafat, Netanyahu’nun ardından seçilen Ehud Barak ile Temmuz 2000’de Camp David Zirvesi’ne katıldı. Barak, Clinton’un ısrarı üzerine Arafat’a Batı Şeria’nın yüzde 73’ü ve Gazze Şeridi’nin tamamını kapsayan bir Filistin devleti teklif etti. Filistinli mültecilerin geri dönmesine de izin veriliyordu. Arafat teklifi reddetti ve karşı bir teklifte de bulunmadı. Önemli bir fırsat kaçıyordu. Arafat’ın bu davranışı kendi kabinesindekiler de dâhil olmak üzere birçok kişi tarafından tenkide uğrayacaktı.

Ocak 2001’deki Taba Zirvesi’nde görüşmeler devam ettiyse de Barak, İsrail’deki seçim kampanyasını bahane ederek geri döndü. 2001 yılı sonlarında İsrail’in artan baskılarına karşı İkinci İntifada başladı. İntifada sürecinde 2002 Filistin Seçimleri ertelendi. İsrail’de yeni seçilen Ariel Şaron, şiddeti daha da arttıracaktı. ABD’de de başkan değişmiş, başkanlığa George W. Bush gelmişti. Haçlı seferlerinin başlayacağının sinyalini veren Bush, İsrail’in şiddet yanlısı hareketini körüklüyordu. Arafat, Ramallah’taki merkezinde hapsedilecekti. 2003 yılında Başbakanlık görevini Mahmud Abbas’a devrediyordu.

Yaşı ilerlemiş (75) olan Arafat’ın grip teşhisi konulan hastalığı geçmiyordu. İsrail’in izniyle, özel bir Fransız uçağıyla 29 Ekim 2004’te Paris yakınlarındaki Percy Askerî Hastanesine götürüldü. 11 Kasım’da hastanede vefat etti.

8. Arafat’ın ölüm nedeni üzerine çeşitli iddialar ileri sürüldü. Le Canard Enchainé gazetesinin haberine göre, hastane doktorlarının ifadelerine bakılırsa hastaneye yatırıldığında yapılan tahlillerde “ağır karaciğer lezyonları” tespit edilmişti. Yani ileri derecede siroz hastasıydı. Le Monde gazetesi, doktorların gayr-i tabiî bir kan hastalığı ve karaciğer bozukluğu bildirdiklerini yazıyordu. 2005’te İsrailli Haaretz gazetesi, bir AIDS uzmanının Arafat’ın AIDS’in tüm semptomlarını taşıdığı iddiasını gündeme taşıdı. Arafat’ın özel doktoru Eşref el-Kürdi, tıbbî dosyasında böyle bir enfeksiyondan bahsedilmediğini söyleyecekti. Haaretz’de yazan meşhur bir doktor, “içinde ricin adlı bir toksin bulunan yemeği yemesiyle gıda zehirlemesi olduğu” iddiasında bulundu.

Hekim El-Kürdi, Associated Press’e yaptığı açıklamada Arafat’ın kanında HIV virüsü bulunduğu haberinin zehirlenmeyi örtbas etmek için ileri sürüldüğünü söyleyecekti. Eşref el-Kürdi, 2005’te Arafat’ın şüpheli ölümünün bağımsız bir komisyon kurularak açığa çıkarılması talebinde bulundu. Fransız Milletvekili Claude Goasguen, bir parlamento araştırma komisyonunun kurulması başvurusunu yaptı. Fransız Hükümeti, Arafat’ın zehirlendiğine dair hiçbir delilin olmadığını beyan edecekti.

 

Evlilik

9. Arafat, 1990 yılında, 61 yaşındayken gizlice evlendi. Eşi Süha Tavil, Hıristiyan bir aileye mensuptu ve yirmi yedi yaşındaydı. Arafat ile Fransa’da tanışmıştı. Süha’nın annesi Raymonda Tavil’in Arafat’la arkadaşlığının iyi olduğu söylenmekte. Süha, evlenmeden önce Arafat’ın malî danışmanı olarak çalışıyordu. Fransız yetkililer 2003 yılında Süha’nın Paris’teki banka hesabına, kaynağı meçhul büyük miktarda havaleler yapılması nedeniyle malî soruşturma açmıştı.

Arafat’ın ölümü üzerine, onun serveti hakkında çeşitli iddialar ortaya atıldı. Eşine ve kızına kalan mirasın 10 milyar dolar olduğu da bunlar arasında. 2003 yılında Uluslararası Para Fonu, Filistin Özerk Yönetimi bütçesinden çekilen 900 milyon doların paravan şirketlerin gizli hesap numaralarında kaybolup gittiğini bildirmişti. AB Finans Fonu da Filistin Özerk Yönetimi’ne okul, hastane ve tarım projeleri için kaynak aktarmaktaydı. Avrupa Parlamentosu Milletvekili Armin Laschet, Filistin Özerk Yönetimi’ne yıllarca yapılan yardımların denetlenmediğini belirterek, “AB, Filistin Özerk Yönetimi bütçesine 2002-2003 yıllarında her ay karşılıksız 10 milyon avro havale etti” beyanında bulunmuştu. Filistin’de yolsuzluk ve adam kayırmanın son derece yaygın olduğunu kimsenin inkâr etmediği ifadelerinden sonra, Komisyon Sözcüsü Emme Utwin ise, “Amacımız Filistin yönetimini ayakta tutmak ve kriz nedeniyle fakirlerin daha kötü duruma düşmesini önlemekti” demekte.

Arafat’ın mirası açıklandıktan sonra şoka giren Filistinliler, attıkları sosyal medya mesajlarında Arafat’a ağır suçlamalarda bulundular:

“Filistin halkına BM tarafından ve diğer Körfez ülkelerinin bireysel olarak yaptıkları yardımlardan 10 milyar dolar civarında para çaldığı ortaya çıkan Arafat’ın parasını karısı ve kızı zevk ve safa içinde harcadıkları öğrenildi.”

“El-Fetih örgütünü kurarak Filistin dâvâsının önünde set gibi duran, sömürgecilerle işbirliği içerisinde olan, sürekli İsrail’in politikalarına hizmet eden Arafat’ın mazlum Filistin halkına yapılan yardımları da çaldığı ortaya çıktı.”

Hesap kullanıcıları, Yaser Arafat’ın bu hırsızlığını lânetleyerek, paranın Filistin halkına iade edilmesi gerektiğini belirtmektedirler.

10. Arafat mücadelesi birçok soruyu beraberinde barındırıyor. Mısır’da talebe günlerde çevresindekiler Diktatör Nasır tarafından zindanlara doldurulurken o Kuveyt’e kaçmayı başarmıştı. Daha sonraları Abdülnasır’ın yardımıyla FKÖ Başkanı olacaktı. 1967’de Şam’dan Nablus kentine geçmişti. Birkaç ay sonra İsrail kuvvetleri El-Fetih’in Nablus’taki karargâhına baskın yapmış, 33 kişi ölmüş, Arafat kaçmayı başarmıştı. Kaçıştan sonra Ramallah’a yerleşmiş, İsrail kuvvetleri burayı da basarak taraftarlarından 200 kişiyi öldürmüş, binden ziyade esir almıştı ama Arafat buradan da kaçmayı başarabilmişti. 1 Ekim 1985 tarihinde Tunus’taki FKÖ karargâhına İsrail uçaklarının bombalaması sonucu 73 kişi ölmüştü ve ne tesadüf ki bu kez de Arafat sabah gezisine çıktıktan sonra bombalama başlamıştı.

Arafat FKÖ’nün başındayken örgüt içinde önder konumundaki birçok kişi MOSSAD’ın operasyonlarıyla hayatını kaybetmiştir. FKÖ İtalya Temsilcisi Vail Zuaytir, 9 Ekim 1972’de suikasta uğrayarak öldürüldü. 10 Nisan 1973’te üst mevkilerden Ebu Yusuf en-Neccar, Kemal Adven ve Kemal Nasır Beyrut’ta öldürüldüler. FKÖ ileri gelenlerinden Sad Sayıl, 29 Eylül 1980’de Lübnan’ın Buka vadisinde infaz edildi. Yine önemli şahsiyetlerden Hamdi et-Temimi, Muhammed el-Cis ve Mervan el-Kiyali, 18 Şubat 1988’de Kıbrıs’ın Limasol şehrinde, arabalarına konulan bombanın infilakı ile öldürüldüler. 16 Nisan 1988’de, FKÖ’nün en önemli şahsiyeti Halil el-Vezir (Ebu Cihad), İsrail deniz kuvvetlerinin düzenlediği gece baskınıyla Tunus’ta öldürüldü. Örgütün önemli isimlerinden Ebu İyad, Ebul-Hevl ve Fahri el-Umeri, 15 Ocak 1991 günü Tunus’ta MOSSAD ajanlarının gerçekleştirdiği operasyonda öldürüldüler.

FKÖ içindeki üst düzey şahsiyetler temizlenerek adeta Arafat’a rakip olabilecek kişi bırakılmamıştı. Bunun yanında, doğrudan Arafat’a yönelik bir baskın ise hiç duyulmamıştır. Ne tesadüf!

11. Arafat, El-Fetih’te olsun, FKÖ’de olsun, İslâmî hareket mensuplarından ziyade Marksist önderlere daha yakın durdu. Oslo Anlaşması’ndan sonra Filistin Özerk Yönetimindeyken de bu tutumunu sürdü. Atadığı üyeler ve emniyet görevlileri aynı görüş sahibiydiler. Özerk yönetimin Filistin polisi, İsrail polisini aratmıyordu. HAMAS gibi İslâmî hareket teşkilatlarının İsrail’e yapmış olduğu çalışmaları engellemek, Filistin polisinin baş vazifesiydi.

1987 yılında HAMAS’ın önderliğinde başlatılan İntifada’da zulüm yapan İsrail emniyetine taş atarak karşılık veren çocukları Tunus’tan sahiplenerek “Küçük generallerim” diyen Arafat, o çocuklar büyüyüp de HAMAS’ın İzzettin Kassam Tugayları’nın askeri olduğunda, özerk Filistin polisini üslerine salarak tutuklattırıyordu. Filistin özerk bölgesindeki Yahudilerin haksız işgallerine karışamayan Filistin polisi, sadece Filistinlilerin bağımsızlık mücadelelerine müdahale etmekle görevlendirilmişti.


Arafat’ın ölümü üzerine, onun serveti hakkında çeşitli iddialar ortaya atıldı. Eşine ve kızına kalan mirasın 10 milyar dolar olduğu da bunlar arasında. 2003 yılında Uluslararası Para Fonu, Filistin Özerk Yönetimi bütçesinden çekilen 900 milyon doların paravan şirketlerin gizli hesap numaralarında kaybolup gittiğini bildirmişti.


Meselâ 18 Kasım 1994 tarihinde Filistin Camii’nde Cuma namazı sonrası protesto yürüyüşü düzenlenmişti. HAMAS’ın tertiplediği yürüyüşte gaye, Siyonist rejimin zulmünü protesto etmekti. Cuma’dan çıkan yürüyüşü durdurmak isteyen Filistin polisine direnenlere polis ateşle karşılık verdi. 13 kişi hayatını kaybetti, 200’den fazla kişi yaralandı. Hâdiseden sonra HAMAS’ın resmî sözcüsü ve Arafat’ın üniversiteden arkadaşı İbrahim Goşe, “Arafat’ın bu katliamdaki amacı, Batılı ülkelerden yardım koparabilmek ve Filistin’de kurdurulan özerk yönetimin kendisine verilen görevi hakkıyla yerine getirdiğini göstermekti” dedi.

Diğer dikkat çekici bir hâdise, Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS) İzzettin Kassam Birliklerinin Gazze’deki üst düzey komutanlarından Kemal Kehil’in 2 Nisan 1995 akşamı şehit edilmesidir. Kehil’in dairesinin bulunduğu binaya girmesinin ardından, eve bırakılan bombanın patlamasıyla 3 katlı binanın üst iki katı havaya uçurulmuştur. Kehil ile birlikte 6 Filistinli hayatını kaybetmiştir.

Filistin Özerk Yönetimi Polis Müdürü Gazi el-Cubali, sorumluluğu üzerinden atmak için -hâdiseden birkaç dakika sonra hiçbir araştırma yapmadan-, patlamanın bomba imalâtı esnasında kaza sonucu meydana geldiğini açıklamıştır. Hâlbuki Kassam Birliklerinin meskûn mahalde imalât yapmadıkları herkes tarafından bilinmekteydi. Üstelik Kemal Kehil, hem özerk Filistin polisi, hem de İsrail polisi tarafından aranmaktaydı. Filistin özerk polisi, patlamada yaralanan Nidal Debabiş adlı genci hastanede gözaltına aldı. Nezarete atılan gencin, hafif yaralı olmasına rağmen ailesine öldüğünü söylediler. Konuşarak gerçeği açıklaması istenmiyordu. Birkaç gün sonra Siyonist gazeteler patlamanın İsrail iç istihbarat servisi ŞABAK’ın başarılı bir operasyonu olduğunu yazmıştı. Gazeteler söz konusu operasyonda öldürülen Filistinlilerin arandığını ve çok sayıda İsrail askerinin ölümünden sorumlu olduğunu ileri sürüyordu. Dafar gazetesi, Kemal Kehil’den önce İmad Akal ve Yasir Nemruti’nin de benzer operasyonlarla öldürüldüğünün ve ileride başkalarının da sırada olduğunun haberini veriyordu.

Bu hâdise tek başına Filistin polisi ile İsrail polisinin müşterek çalıştığını gösteriyor. Oslo Anlaşması’nın akabinde yaşanan bu iki hâdise, özerk yönetimin Filistinliyi Filistinliye kırdırmak için var olduğunu ve İsrail Devleti tarafından bunun (can-ı gönülden) arzulandığını ispatlamaktadır. O günden bugüne yukarıda anlatılan iki hâdise gibi yüzlercesi yaşanmış, binlerce Filistinli müşterek polislerce katledilmiş, binlercesi sudan bahanelerle zindanlara tıkılıp çürümeye terkedilmiştir.

Yönetimden çekilen Arafat, yerine, İsrail’in emir eri gibi davranacak olan Mahmut Abbas’ı bırakmıştır. HAMAS’ı bahane eden Siyonistlerin Gazze’yi karadan, havadan ve denizden bombardımana tâbi tuttuğu, sağlam bina bırakmayarak ortalığı yakıp yıktığı, çoluk çocuk, hasta yaşlı demeden binlerce Filistinliyi katlettiği şu günlerde dut yemiş bülbül gibi sessizliğe bürünüp manzarayı seyreden Abbas, ABD Dışişleri Bakanı Blinken Filistin’e geldiğinde, sahibini gördüğünde kuyruğunu sallayan finolar misâli sevinçle yanına koşup devamlı iskân edeceği bir mesken bulma teklifinde bulunmuştur.

(Devam edecek…)