Mensubu olduğunuz kuruluştan şikâyetçiyseniz

Artık seçimleri geride bıraktık. Harika topluluklar ve kuruluşlar meydana getirmemizin yahut mevcut hatalıları geliştirmemizin tam sırası! Huzurlu, mutlu, başarılı, verimli ve etkili bir hayat hiç de zor değil. Bunun için bulmamız gereken ilaç, tecrübelerle doğruluğu ispatlanmış medeniyetimizdedir.

BELKİ çalıştığınız şirkete dair kızgınlıklarınız var. Belki çalıştığınız kamu kuruluşundan şikâyetçisiniz. Sadece iş hayatıyla ilgili olmayabilir bu his. Mensubu olduğunuz veya oy verdiğiniz siyâsî partiden de aynı şekilde şikâyetiniz olabilir. Yahut bir STK mensubiyetiniz vardır da hiç memnun değilsinizdir. Peki, bu durumda ne yaparsınız? Ya da ne yapmalısınız?

Bu tür şikâyetlerle buraya konu edecek kadar çok karşılaşıyor ve böyle hâllerde şikâyet edenlerin, şahsen onaylayamadığım birçok şeyi yaptıklarına şahit oluyorum. Hiç düşünme fırsatınız oldu mu, bir kuruluş veya topluluktan şikâyet ettiğimiz konular niçin ve nasıl ortaya çıkar?

Buna iki ana başlıkla cevap vermek lâzım: Biri hikmet boyutu, diğeri sebep boyutu... Önce kolay olan sebep boyutunu konuşalım.

Her kurumun ve topluluğun gözle görülmeyen, elle tutulmayan fakat yaşanan, üzen, sevindiren, kızdıran bir yapısı vardır. Bunlar yazılı kurallar değildirler. Buna Türkçede “kurum kültürü” (corporate climate) diyorlar. Bir dernek veya parti mensubunun beklediği dinlenilmek, anlaşılmak, dışlanmamak, değerli hissettirilmek başlıklarını ihtiva ediyor. Peki, buna en çok kimin uyması arzu edilir? O topluluğun veya kuruluşun en tepesindeki kişinin… Anlaşılır sebepler varsa en tepe yöneticiden aşağı doğru inilir.

Dinleme, anlama, dışlamama ve değerli hissettirme yaygın bir kurum kültürü ise, yöneticilerden böyle bir beklenti düşük olur. Bunun yönetici tarafındaki durumu nedir? Yönetici sayısı yönetilenden daha az olduğu için, “az zamanda çok iş yapma mecburiyetinin olmasıdır”. Yani zaman ve imkân sorunu…

AK Parti’yi ele alalım. Partinin milyonlarca üyesi var. Bırakın üyeyi, mahalle, belde, ilçe ve illerde nereden bakarsanız bakın on binlerce yönetim kurulu üyesi ve önceden görev almış kişiler mevcut. Tabiî ki dinlenilmek, anlaşılmak ve değerli hissetmek herkesin hakkı, ama önce isterseniz şunu anlamaya çalışalım: Bir insan ne zaman dinlenildiğini, anlaşıldığını, dışlanmadığını kabul eder ve kendini değerli hisseder?

Elbette benim gibi biri, o kişinin anlatmayı arzu ettiği her şeyi dinlemek ister. Hatta iç dünya paylaşımını bile dinlemekten mutlu olur. Çünkü şahsen roman, hikâye okumaktansa biriyle bu derinlikte sohbet etmeyi tercih ediyorum. Beni gerçek bir şekilde zenginleştirdiğini hissediyorum. Keşke ömrüm yetse, yeryüzündeki herkesle derinlemesine sohbet edip onları anlayabilsem…

İnsanın derinliklerindeki hazineyi keşfetmek ne müthiş, ne muhteşem bir imkân. Bu şekilde biriyle sohbet ederken muhatabımın aklına bile gelmeyen sorular sorup konunun farklı boyutlarını öğrenmeye çalıştığım zaman kendisinin iyi dinlenildiğini, anlaşılmaya çalışıldığını kabul ediyor.

Tabiî ki şunun farkındayız: Herkesin uzun uzun anlatmaya da, anlatılanı dinlemeye de vakti yok. Eğer taraflar dinleme süresi ve şekli konusunda ortak bir yöntemi biliyorlarsa veya o kurum kültüründe bilinen bir şeyse sorun olmaz.

Dışlanmamak, değerli görülmek de aynı şekilde… Kelimelerle, yüz ifadeleriyle, beden diliyle verilen mesajlar vardır, bunlar da yine kurum kültürünün yöntemleriyle çözülür. Cumhurbaşkanı size 20 TL verse mi, yoksa elini omzunuza atıp fotoğraf çektirse mi kendinizi daha değerli hissedersiniz? Bunlar kurum kültürüyle alâkalı şeyler. O hâlde biraz derinlikli olarak kurum kültüründe yapacağımız birtakım değişikliklerle dinlenilme, anlaşılma ve değerli hissettirilme gibi ihtiyaçlar karşılanabilir. Bu konularda hâlâ bir şeyler yapılmamış ise biz dinlenilmemeyi ve anlaşılmamayı kabullenip kenara mı çekilelim? Tabiî ki hayır!

Kendimizi niye öyle hissettiğimizin sebebini konuştuk. O kurum kültüründe öyle değişiklikler yapmaya en azından kendi çevremizde bile başlayabiliriz. Karar vericilere önerebiliriz. Eğer bu konuda kesin sonuç almak isterseniz kurum kültürüne müdahale etme tekniklerini araştırmanızı öneririm. Aslında bir vaka üzerinde detaylı bir çalışma yapabilmiş olsak daha somut şeyler söylemiş olurduk.

Diyelim ki her türlü konuşmadan, girişimden, çabadan sonra da dinlenmiyor, anlaşılmıyor, kendimizi o ortamda değerli hissetmiyoruz, bu durumda ne yapmalıyız? Kendi yaptığımı söyleyeyim: O topluluğun veya kuruluşun misyonunu gerçekleştirmesi için kıyısından kenarından küçük küçük katkılar yapmaya devam ediyorum. “Sürekli şikâyet eden insan” olarak görülüp insanların kaçtığı bir kişi olmanın faydasız olduğunu bildiğimden, yetkisi ve imkânı olmayan kişilere konuyu açmıyorum. Yetki ve imkân sahibi olan kişilere de sitem/şikâyet olarak değil, onun onurunu ve konumunu incitmeyecek şekilde “Şöyle olsa nasıl olur acaba?” gibi bir üslupla anlatmaya çalışıyorum. Eğer anlamamışsa anlatım tekniğimi gözden geçirip başka bir sefere ona göre anlatmaya çalışıyorum. Yine olmuyorsa, onu da etkisiz ve yetkisiz insanlar grubuna dâhil ediyorum.

Ülkede genel bir etik sorun olduğundan bahsedenler oluyor. Onlarla konuşurken de bu bilgilerin çoğunun yanlış olduğunu düşünüyor olsam da doğru olma ihtimalini da göz önünde tutarak toplumun “kurumsal kültür”ünün bir anda bozulmadığını ve bir anda da düzelmeyeceğini anlatmaya, kanunlarla bunların bir anda düzelemeyeceğini, bunun birkaç insanın düzgün olmasının bütün toplumun da düzgün olması için yetmeyeceğine dair inancımı izah etmeye çalışıyorum.

Bu durumda kendimizden başlayarak, çevremizde etkileyebildiğimiz kadar insanı etkileyerek etik değerlere uygun bir toplumsal hayatı başarabiliriz ancak. Bir topluluktan başkasına, bir kuruluştan diğerine, bir ülkeden başka bir ülkeye ömür boyu taşınarak bunun üstesinden gelemeyiz. Yosun tutmak için biraz yerimizde beklemeliyiz.

Hikmet boyutuna da kısaca bakalım: Bu, her bir ferdin aynı topluluk veya kuruluş içindeki diğerleri hakkında hüsn-ü zan yapması, samimiyeti, iyiliğe teşviki ve yanlıştan sakındırması gibi hareketleriyle doğrudan alâkalı. Arkadaşımızın ayıbını bir taraftan kapatırken diğer taraftan da yanlış yapmamasını telkin ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Karşılaştığımız olumlu veya olumsuz olayları iyiye mi, kötüye mi yoruyoruz?

Bir topluluk veya kuruluşta medeniyetimizin tavsiyelerine uygun davranışlar ne kadar çok oluyorsa, şikâyet edenler ve şikâyet konuları o kadar az olur.

Artık seçimleri geride bıraktık. Harika topluluklar ve kuruluşlar meydana getirmemizin yahut mevcut hatalıları geliştirmemizin tam sırası! Huzurlu, mutlu, başarılı, verimli ve etkili bir hayat hiç de zor değil. Bunun için bulmamız gereken ilaç, tecrübelerle doğruluğu ispatlanmış medeniyetimizdedir. Alıp uygulayacağız, o kadar!