ÇAĞIMIZIN en büyük hastalıklarından biridir memnuniyetsizlik. Her şeye bir kusur arama ve güzelliklere bir kulp takma hastalığı toplumun her kesiminde en üst seviyede. İnsanlar olanı olduğu gibi görmek yerine olmayacak olanı oldurmaya çalışıp olmayınca hayata karşı karamsar ve hoşnutsuzlar. İnsanlar hiçbir şeyden memnun olmuyor ama memnun olabilmek adına çalışmıyor da... Biri, elinde sihirli asa ile gelecek ve o sihirli değnekle hayattaki her bir şey kendiliğinden rayına oturacak zannediliyor. İnsanlar sorumluluk almaksızın başkalarının gelip kendi yaşamını düzeltebileceğine dair sanrıları var. Halbuki her insan dünyaya kendi imtihanını tamamlamak üzere gönderilmiştir ve herkes eylediklerinin sonuçlarını yaşar.
İnsanlar birey olamadan topluma karıştıkları için kendilerini tanımadan toplumun kendilerine biçtiği tanımı üstlerine giyinip olmadıkları bir hâle eviriliyor. Bunun sonucunda da tanıyamadıkları bir karakterle tanımlayamadıkları bir dünyanın içinde yaşam mücadelesi veriyorlar. Kendi seslerini duyamadan başkalarının söylediklerini işitiyorlar. Yaşamda elde etmek istedikleri genellikle bir başkasında olan, elde edemeyince ya da asıl mutluluğun onu elde etmek olmadığını anladıklarında da hayatlarından şikâyet etmekten başka bir çözüm bulamıyorlar. Gül bahçesine giren insan güzellikten bahseder, gözü güllerin suretindedir; diğerleri ise bahçe aynı olmasına rağmen dikenlerin eline battığından şikâyet eder (dikene değenin kendi eli olduğunu unutarak)… Evlatken anne babasından, anne baba olunca çocuklarından, çocukları evlenince damatlarından/ gelinlerinden, işsizken meslek sahibi olamamaktan, meslek sahibi olduktan sonra çalışmaktan, yaşlanınca ise tüm bir hayattan şikâyet ediyorlar. En mükemmeline dahi sahip olsalar yine de tatmin olamayan insanların esas problemi kendi benliklerini tam olarak tanımamalarından kaynaklanıyor; memnuniyetsizlikleri, kendi benliklerini oluşturamamış olmak, bir başka deyişle kendini gerçekleştirememiş olmak… Kendi benliklerinden önce başkalarının kendileri hakkındaki düşüncelerini önemsedikleri için o başkaları yıllar geçtikçe ve ortam değiştikçe değiştiği için benlikleri kayboluyor. İşin sonunda bir bakılıyor ki koskoca bir ömür geçmiş ama içinde hatırı sayılır bir “an” yaşamamışlar.
Aslında yaşamanın tadı tanımının nasıl yapıldığı ile ilintili, yaşamın tanımı sadece dünyadaki maddî olanaklara erişmek ise sonuç tatminsizlik oluyor. Çünkü insanlar yaşamları boyu daha fazla para kazanma hırsıyla gençliğini tüketiyor. Asgari yaşam standartlarını sağlamak için, yeme içme, barınma için maddiyat elbette şart ama yaşamak dediğimiz şey sadece bunlarla sınırlandırılamayacak kadar geniş bir perspektifte. Bizim bu dünyadaki amacımız nedir, bunun tanımını güzel yapabilmek elzem.
Hülasa şikâyet etmek yerine bazı şeyleri dönüştürmek için geç olmadan harekete geçilse, insanın kendi hayatında gerçek söz sahibinin kendi benliği olduğu anlaşılsa, şikâyet etmek yerine şükredilecek şeylerin çokluğu anlaşılacak. Bizler bu dünyada kalıcı değiliz; bu dünya da evrende kalıcı değil ama geçicilerin arasında nerede kalındığı mühim. Kendiyle barışık insan olabilmek elzem. Kendiyle barışan insan hapiste olsa da özgürdür, kendine küsen insan gül bahçesinde olsa da hapistedir. Her daim yaşam standartlarında bizden daha üstte bulunan insanlar olacak, nasıl ki bizim hayat standartlarımız başkaları için erişilemez gibi gözüküyorsa. Mühim olan, içinde yaşadığımız zamanda kendimize ait “bir an”, “bir alan” oluşturabilmekte.



