OKULLARDA tarih kitaplarında kültür ve medeniyet kısmı hep sonlarda olurdu. Türk-İslâm devletlerinde kültür ve medeniyet veya Türkiye Selçukluları Devleti’nde kültür ve medeniyet gibi adlarla son sayfalarda yer tutardı. Birkaç düşünürden ve onların eserlerinden bahsedilir, birkaç cami, medrese, han hamam ismi zikredilir, konu tamamlanırdı. Kültür ve medeniyet faslı her zaman siyâsî tarihin gölgesine kalır, son konular olduğundan genelde yetiştirilemezdi ve çok da önemsenmezdi.
Bir tarih öğretmeni olarak medeniyet kavramının önemine vakıf değildim. Ancak sınavlarda bu konulardan da bir soru sorulması icap ettiğinden bu dönemlerde yaşamış birkaç yazar ve eserini sorardım.
Tâ lise yıllarından itibaren Rus ve Batı klasiklerinden pek çoğunu okumuştum. Doğu klasiklerinden de okuduklarım vardı. Ancak sınavlarda çocuklara sorduğum ilk Türk-İslâm devletlerinde kaleme alınmış Kutadgu Bilig, Divânu Lügati’t-Türk, Atabetü’l-Hakayık, Divan-ı Hikmet gibi eserlerden hiçbirinin sayfasını dahi açmışlığım yoktu.
Her şey medeniyet kodlarıyla ilgiliymiş
Bir gün kendime, “Sen ne ahmak adamsın, güya çocuklara isimlerini sorarsın ama içlerinde ne yazdıklarını bilmezsin” diye sitem ettim. Özellikle ilk Türk-İslâm devletleri döneminde yazılmış ulaşabildiğim tüm kitapları temin ederek okudum. Tabii pek çoğu manzum eserler bunlar, günümüz Türkçesine çevrilmiş çeşitli çevirilerini de okudum. Sonra elimden geldiğince medeniyet okumaları yapmaya çalıştım. Anladım ki tarihten savaş dışında bir şey anlamamış, dolayısı ile tarihi hiç anlamamış bir tarih öğretmeni imişim. Tarihi inşâ eden şeyin olaylar, olgular ve insanlar olduğunu düşünürdüm, gördüm ki aslında her şey medeniyet kodlarıyla ilgiliymiş. Tarihi yoğuran, oluşturan şey medeniyet algısı imiş. Anladım ki savaşları kazanan liderler değil, o liderlerin yetiştiği ortam, attığı ok, yediği yemek ve yemek yediği kap, dinlediği müzik, giyimi kuşamı, edebi hayası, dolaştığı çarşı, gittiği cami, yaşadığı şehir ve hepsinden önemlisi onu ve çevresini kuşatan hukuk düzeni, liderlerden ve ordularından daha önemli imiş.
Özellikle 11. ve 12. yüzyıl Türk-İslâm devletlerinde belli bir refah ve uygarlık düzeyine ulaşılmıştı. “Karanlık Çağ” olarak nitelendirilen Orta Çağ Avrupası düşünüldüğünde müreffeh bir toplumdan bahsedebiliriz. Semerkant, Buhara, Bağdat ve Merv gibi önemli şehirler kurulmuş, buralarda önemli gelişmeler yaşanmıştı. Bağdat kütüphanesinde 700 bin kitap olduğu söylenmektedir. Ancak dönemin düşünürlerinin, yazarlarının eserlerini okuduğumda yanlış giden bazı şeylere dikkat çekmek istediklerini ve uyarılar yaptıklarını fark ettim. Yazdıkları pek çoğu siyasetname olan eserlerinde ciddi tespitler ve dikkat çekmeler vardı. Özellikle ahlâkî yozlaşma ve çürüme üzerine duruyorlardı. Hak ve adalet kavramları ısrarla vurgulanıyordu. Mesela Kutadgu Bilig adlı eserde Yusuf Has Hacip, devlet yönetimi, adalet, ahlâk ve insanın dünya-ahiret dengesine dikkat çekiyor iken, Atabetül Hakayık adlı eserinde Edib Ahmed Yüknekî yaşadığı dönemin bozukluğunu şöyle anlatıyordu:
“Sen bozuldun, onun için dünya da bozuldu”
“Günümüz düzeninin bozukluğu: Dostluk yalan oldu, gerçek dostluk nerede? Yüzlerce dosttan bir tek sadık dost bulunmaz. Birçok insan dıştan dost gibi görünse de içten vefasızdır. Bunu iyi bil. Bugünlerde insanlığın durumu çok kötü. Yazık, insanlık nereye gidiyor? Vefa gölünün suyu kurudu. İslâm’ın gücü azaldı. Zulüm (cefa) denizi derinleşti, taştı. Hani sözünü tutmak, emaneti korumak? Sonunda hayırlı işler de ortadan kalkacak. İşin başı kötü giderse, sonu da kötü olur. Kötülüğün sonu da başı gibi gelecektir. Dünya düşmanlık, eziyet ve cefa ile doldu. Hani bir vefalı? Varsa ara, bakayım. Sen bozuldun, onun için dünya da bozuldu. Niçin bu dünyaya aldanıyorsun? İslâm garip idi, yine garip oldu. İbadet riya, din mecaz oldu. Meyhane mahallesi doldu, mescit harap oldu? Halk beynamazdır (namazsız) şimdi. Bilgin uygulamayı, zahit (dindar) takvayı bıraktı. Arif, dans icat edip hoş semâ ediyor. Bizi aldanmaktan men eden insan kalmadı. Onun için bu bid’at (dine aykırı yenilik) her gün artmaktadır. Hani emr-i maruf (iyiliği emretmek) kılan iyi adam? İyi insanın duracağı yerin kendisi nerede? İnsanı bir yana bırakıp sen zamanı kötülersin. Zamanı yerme, insanları kötüle! Kim ikiyüzlüyse saygın adamdır. Kendine rağbet edilmelerini dileyenler ikiyüzlü olsun. Haklı olana, hakkını kullanma yolları tıkanmıştır. Haksız olana ise bütün yollar açıktır. Ey ahlâksız kişi, sevinçle dolaş. Bu senin zamanındır, istediğini yap. İstediğin gibi rahat ve kaygısız yaşa. Hangi konuda engellediler seni? Hangi sözlerle karşı çıktılar? Utanma kayboldu; araştırsan kokusunu bile bulamazsın. Helal yiyen kalmadı, helalin varlığına dair bir iz bile görünmüyor. Haram yiyen, yediğini haram saymıyor. Halk, zengin olan kimseye yönelip hür olan nefislerini ona kul yapıyor. Parası olmayanı görünce yüzünü çevirip gözlerini kaçırarak geçip gidiyorlar
Medeniyet krizi kalp krizine benzer; biri insanı, diğeri toplumu öldürür
Bu ifadeleri bir arkadaşıma attığımda sen mi yazdın diye sormuştu. Nerede ise bin sene önce yazıldığını öğrenince çok şaşırmış ve “Sanki günümüzü özetliyor” demişti. Aslında söylediği çok önemli bir tespitti ve bu yazıda anlatmaya çalışacağım noktaya parmak basıyordu.
Ülkeler zaman zaman önemli sorunlar yaşarlar. Şimdilerde bunlara “kriz” diyoruz. Kuraklık olur, kıtlık olur, yiyecek krizi yaşanır, savaş olur, yönetici seçilemez, seçilen indirilir siyâsî kriz olur, mali işler iyi gitmez ekonomik kriz olur. Tarih krizlerle doludur. Ancak gerek bin yıl önce Edip Ahmet’in tespitleri ve gerekse günümüzde yaşadıklarımız böyle bir krizi işaret etmiyor. Eğer bir kriz, tüm alanlara yansımış ve bir ahlâkî boyut taşımış ise o artık bir “Medeniyet Krizi” olmuştur.
Medeniyet krizi kalp krizine benzer. Biri insanı, diğeri toplumu öldürür. Bin yıl önce yaşanan ve o günün düşünürlerinin işaret ettiği durumlar aslında bir medeniyet krizini göstermekteydi. Bu, Türk-İslâm dünyasının ilk medeniyet krizi idi. Okumalarda şunu öğrendim ki medeniyet krizlerinden dönüş mümkün değildir. Biz tarih öğretmenleri İbni Haldun’un “Devletler tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür” sözünü çok kullanırız. Ama aslında İbni Haldun’un kastettiği ümran yani medeniyettir.
Devrin âlimlerinin tüm uyarılarına rağmen toparlanamayan Türk-İslâm coğrafyası, büyük bir bela ile yüzleşmek zorunda kaldı. O zamana kadar tarihte esamesi okunmayan ilkel ve barbar bir kavim olan Moğollar coğrafyanın üzerine çökerek yok ettiler. Medeniyetin timsali o güzelim şehirler nerede ise ot bitmez hale geldi. Moğollar bir şehre girdiğinde tüm erkekleri öldürdüler, tüm çocukları köle yaptılar, sattılar ve tüm kızları ve kadınları kendi aralarında paylaştılar. Cengiz Han’ın iki binin üzerinde karısı olduğu bilinmektedir. Bir Avrupalı tarihçinin dediği gibi “Namahrem diye burnunu göstermeyen Türk kadınları Moğol çadırları arasında çırılçıplak dolaşıyordu”. Moğollara karşı savaşan Cihangir Celaleddin Harzemşah hikâyesi çok hazindir. İndus nehri kenarında (1221) Cengiz Han tarafından sıkıştırılınca kendi eşi ve çocukları dahil yanındaki tüm kadınlar kendisine yalvararak Moğolların eline geçmektense öldürülmelerinin istemişlerdi. Ve sonuçta kadın ve kızlar İndus nehrine atlayarak hayatlarına son vermişlerdi. Moğollar sadece insanlara ve onların şeref ve haysiyetlerine kıymadılar, tüm binaları, kütüphaneleri kitapları camileri yıktılar yaktılar, tüm medeniyet ışığını söndürdüler. Sanki yok etmek için görevlendirilmişlerdi. İşte Türk-İslâm coğrafyasının birinci medeniyet krizi böyle bitti. Aşağıdaki hikâye o günü çok güzel özetlemektedir.
Bir tekerrüre doğru gidiyoruz
Zalimliği ile meşhur Moğol hükümdarı Hülagu Han, 1258 senesinde Bağdat’ı yakıp yıkar... 400 binden fazla Müslümanı kılıçtan geçirir. Camiler, medreseler yerle bir edilir. Milyonlarca dinî ve ilmî eser Dicle nehrine atılır. Nehir günlerce kan ve mürekkep akar. Hülagu Han, şehrin dışına kurduğu karargâhtan haber gönderip o beldenin en büyük âlimi ile görüşmek istediğini bildirir. Ancak kimse görüşmek istemez. Çünkü, işin içinde kelleyi kaptırmak da vardır.
Bu haber zamanın genç âlimlerinden Kadıhan’a ulaştığında, “Ben gidip görüşürüm” der. Hülagü Han onu kabul eder ve hemen arkasından ilk sorusunu sorar:
-Söyle bakalım! Beni buraya getiren sebep nedir?
Kadıhan, bu soruya şöyle cevap verir:
-Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük, zevke sefaya daldık. Cenab-ı Hak da verdiği bu nimeti almak üzere seni gönderdi.
İkinci sorusunu sorar:
-Peki beni buradan kim gönderebilir?
-O da bize bağlı, benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, nimetin kıymetini bilir, zevk sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen burada duramazsın!
Moğol zulmünden kaçan “esas gayesini unutmayan, makam, mevki, mal mülk peşine düşmeyen, zevke sefaya dalmayan,” altın bir kol, Anadolu’ya gelir ve burada ikinci bir Türk-İslâm medeniyeti oluşturur ve beş yüz yıl dünyaya hükmeder.
Ancak bir tarih öğretmeni olarak bin yıl önceye ve günümüze bakıp anlıyorum ki, son iki yüzyıldır biz de bir medeniyet krizi yaşamaktayız… Olaylar, olgular o kadar birbirine benziyor ki, bu hali ikinci medeniyet krizi olarak yorumlayabiliyorum. Bu bizim ikinci medeniyet krizimizdir. Tarihte hükmedenler olarak esamesi olmayan azgın ve lanetli bir Siyonist kavmin İslâm coğrafyasını hercümerç edişini görüyorum da aklıma Moğollar geliyor. Edib Ahmed Yüknekî’nin tespitlerinin günümüzle aynı oluşunun bir hikmeti olsa gerek. Bir tekerrüre doğru gittiğimizi görüyorum. Kadıhan’ın Hülagü Han’a dediği gibi, “Seni buraya bizim amellerimiz getirdi”. Başımıza ne geliyorsa ne gelecekse bizim amellerimiz sonucu olacağını muhakkaktır. Edib Ahmed bin Mahmud Yüknekî’nin “Gerçeklerin Eşiği” adlı kitabındaki çaresizliği ile temenni ediyorum ki inşallah tarihten ders alırız da bir daha tekerrür etmez.



