Medeniyet inşâsında ölçü (12)

1900 yılında Alman fizikçi Max Planck, “Siyah Cisim Işıması” olayının keşfinden sonra; Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Enrico Fermi, Wolfgang Pauli, Satyendra Nath Bose, Lev Landau, Erwin Schrödinger ve daha birçok bilim insanının çalışmaları, Kuantum Mekaniği’nin yapıtaşlarını oluşturdu. Bunlar gibi çok sayıda fizikçi, istatistik mekaniğin yöntemlerini fiziğin tüm dallarına başarıyla uyguladı. Determinizm bir kez daha çöktü!

GÜNÜMÜZ dünyasında, bilimsel dayanağı olan fikir ve oluşumlar daha fazla kabul görürken, geleneksel oluşumlar tali yol olarak gösteriliyor. İlhamı doğrudan Kur’ân’dan alıp çağın anlayış ve idrakine söylemek ve geleneğin formel ürününü evrensel olarak ortaya koymak gerekiyor. Bunu başarmak için doğru fikir ve düşüncenin inşâ edilmesi şarttır. Geleneğin formel yolu, yeni bir fikir inşâsına zemin teşkil eder.

Bu uğurda doğru fikir ve medeniyet iktidarının iki ayağı vardır. Birincisi; doğrudan Kur’ân’dan alınacak ilhamla, bu topraklarda en değerli varlıkları en üst düzeydeki bilgiyle bilmek ki bu tecrübe, bu topraklara yabancı değil. İkincisi ise; gerek modern, gerekse geleneksel tecrübelerin günlük hayatta bir şeyi yapabilme, analiz ve yorum noktasınca ciddî sapmaların ortadan kaldırılması gerekir.

Özelikle doğru analiz ve yorum kısmında birey-toplum geçişlerinde büyük yanılgılar mevcût. Batı merkezli yorum ve analizler toplumun değer yargılarına uyarlanmadan, yanlış bir şekilde kabulünü bir kenara bırakın, Batılılar gibi düşünmekten öteye geçemeyen yorum ve analizler, milletin bütün değerlerini sıfırlama noktasına taşınıyor.

Bir canlının bütün özelliklerini taşıyan en küçük yapısı hücre, bir maddenin bütün özelliklerini taşıyan en küçük yapı da atomdur. Çevredeki canlılar ve maddelerin bütün özellikleri bu kalem ucu ile açıklanır. Bir toplumun özelliklerini yansıtan en küçük yapı ise birey/fert/kişi ve ailedir.

Canlıyı hücre ayakta tutarken, atoma hükmeden de dünyaya hükmeder. İnsanı (birey/fert/kişi ve aile) yaşatan, devleti yaşatır. “Toplumu yaşat ki devlet yaşasın” şeklinde bir ifadenin olmadığını burada not düşmek zorunluluğu vardır.

En büyük sıkıntı, birey-toplum geçişlerinde doğru ve makbul yorumların ortaya konulamamasıdır. Günümüzde, toplumun genel yapısına bakarak analiz ve atılımlar yapılmaktadır. Bu ise resmî olarak genel geçer kabuldür. Hâlbuki toplumun genel özellikleri bireyin/ailenin yani küçük ölçekteki yapılardan kaynaklanır. Toplumun genel yapısına bakılarak makro ölçekteki analiz, yorum ve çözümlerin asıl devâ olamayacağı görülmemektedir. Bu nedenle birey ve ailenin ihmâli söz konusudur. Samîmi niyetle tedbir alınmaya çalışılsa da makro devâ, mikro derde merhem olmuyor.

Çöken Determinizm ve mikro ile makro dünya arasındaki geçişkenlik

Bu durumun kökleri, nedenleri ve sonuçları mikro/makro dünyaların doğru anlaşılmasında yatmaktadır. Asıl berrak bilgi ve doğru ölçü ise mikro-makro dünyaların geçişlerinde yatar. Bir sistemin/toplumun makroskobik/büyük değişkenlerle belirlenen her bir özelliğine “makro durum” denir. Her makro durum sebep-sonuç ilişkisiyle tanımlanır. Nicelik burada yer alır; nitelik burada hiçbir şekilde dikkate alınmaz. Bu ise tam bir vahamettir!

Bir sistemi/toplumu oluşturan birey ve aileden her birinin tek tek üretkenliği, durumu veya konuşlanması, “mikro/küçük durum” olarak tanımlanır. Bu ölçekten bakıldığında bir makro/büyük/toplum durumuna karşılık gelen çok sayıda mikro/küçük/birey durum olduğu görülür.

Neden-sonuç ilişkisine göre yorum ve analiz yapan makro/toplumsal olaylarda birey/kişi, öğrenci ve aile yapısına bakmayı gerekli görmez. Bu göremezliğin ihmâl edildiği durumda, asla nâs ve fütüvvet içeren bir  “eğitim reformu” gerçekleştirilemez. Bunun diğer bir açıklaması ise şu: Bireyi yok sayan bir eğitim reformu, birey odaklı ehliyet ve liyakat gibi durumları yok saymış demektir.   

Makro/toplumsal olaylar çözülmek istendiğinde neden-sonuç ilişkisinin netîcesine bakıldığından, bireyin hak ve özgürlükleri ihmâl edilir. “Ortam sakinse bir denge durumu vardır” diye düşünülüp toplumun sorunları çözülmüş gibi de düşünülebilir. Bu da büyük bir yanılgıdır.  Böyle durumlarda nitelik, ehliyet ve liyakat gibi bireysel kaynaklı durumlarda toplumu oluşturan aile ve bireyle etkileşim içerisine girerler. Çünkü bireyin ihmâli, kişilerin tek tek gözlerinden kaçmaz.

Atom fikri 2 bin 400 yıl öncesine kadar uzanır. Modern anlamdaki atom görüşü olgunlaşmadan önce de çok sayıda ve atoma dair bilimsel fikir öne sürülmüştü. Herkesin kabul ettiği bir atom fikri kabul görünce, Avusturyalı fizikçi Ludwig Eduard Boltzmann, mikro ile makro dünyalar arasındaki geçişe dair yöntemi kurdu. Kurduğu bu yönteme göre, mikro dünyalardan makro dünyalara bir geçişin rahatlıkla izahı mümkün olan durum ortaya çıkmıştı.  

Boltzmann, tartışmalı olduğu günlerde dahi mikro dünyanın en önemli savunucuları arasında yer almıştır. Boltzmann’ın mikro dünyaları kaynak alarak ortaya koyduğu kuram bilim dünyasına girmiş ve fizikteki klâsik Determinizmi paramparça etmişti. Ancak ortaya konan bu kuramın Determinizmin kulelerini yerle yeksan etmesi kolay kabul görmedi. Özellikle Hıristiyan Batı büyük bir direnç gösterdi. Bununla da yetinmeyip, her şeye bir neden arayan Hıristiyan bilim insanlarından bazıları da şiddetle karşı durdular. (Durmaya da devam etmektedirler.)

İtalyan kimyager ve bilim insanı Amedeo Carlo Avogadro’nun, bir elementin bir molündeki atom sayısı ya da bir bileşiğin bir molündeki molekül sayısı olarak bilim dünyasına kabul ettirdiği “Avogadro sayısı” da mikro ve makro dünyalar arasındaki geçişin bir ölçüdür. Mikroskobik dünyanın atom altı parçacıklarından Avogadro sayısı kadar olanı bir araya toplanırsa, makro dünyaya geçilir. Böyle bir geçiş, mikro dünyanın iç kuvvetleriyle makro dünyanın sebep-sonuç ilişkinin günah keçisi olan dış kuvveti de açıklar.

Durum, Boltzmann’dan önce de bu kadar açıkken, Boltzmann’ın kuramına karşı çıkanların ne denli saplantı içerisinde olduklarını da ortaya koymaktadır. Avogadro’nun şansı, geçişleri ifade ediyor gibi bir mantık kullanmasıdır. Diğer bir ifadeyle nitelikten niceliğe geçiş, Batı’nın alışkanlıkları arasında olmasıdır.

Michael Faraday, André Marie Ampère, Carl Friedrich Gauss ve Jean-Baptiste Biot-Felix Savart’ın ortaya koyduğu matematiksel ifadelerin deneysel ile uyumunda eksiklikler bulunmaktaydı. Bu eksikliği düzeltmek için yola çıkan İskoç fizikçi James Clerk Maxwell, hem uyuşmazlığı giderdi, hem de elektrik ve manyetizmanın aynı şey olduğunu kendisine ait olan “Maxwell Denklemleri” ile ispatladı.

Maxwell’in düzelttiği yeni denklemler, aslında Faraday, Ampère, Gauss ve Biot-Savart’ın ifadelerinin düzeltilmiş hâliydi. Düzeltme sonucunda deney ve teori uyuşmazlığı ortadan kaldırıldığı için özellikle bilim dünyasında “Maxwell Denklemleri” olarak bilinmesinin nedeni de budur.

İlim, irfan, sanat ve hikmet insanlarının eğitim reformuna “fikrî iktidar” noktasında doğru katkı sağlayabilmesi ve bunun siyâsî kadrolarca desteklenmesi, çok önemli adımların da başarılmasını zorunlu kılar. Bu yapılamadığı takdirde, fikrî iktidarı gerçekleştirecek eğitim reformunu istendik düzeyde gerçekleştirmek mümkün değildir.  

Peki, Maxwell ne yapmıştı da bu uyuşmazlığı ortadan kaldırmıştı?

Maxwell, öncelikle ortamın bir “esîr” maddesi ile dolu olduğunu kabul etti. Ardından “manyetik” ve “elektrik” ifadelerini kullandı. Manyetik ve elektrik geçirgenlikleri birlikte kullanınca ışık hızına ulaştı. Deney-teori uyuşmazlığı da ortadan kalkınca dikkatleri üzerine çekti.

Maxwell, “Esîr maddesi var mı yok mu, bilmiyorum; ancak düzeltme sonucunda elde ettiğim doğru ifadelerle esîr maddesinin varlığını kabul ederek elde ettim” diyerek bir orta yol ile çıkış aramıştır. Maxwell’in bu çekingenliğinin nedeni, Kilise odaklı, Galileo’nun yargılanmasına neden olan şeyden başka bir şey değildi!

Boltzmann, kendi kuramının dünyada kabul edildiğini göremeden öldü. Maxwell, gazların kinetik teorisinin zayıf temellerini fark edince, bu temelleri sağlamlaştırmak için Boltzmann Kuramı’na başvurdu. Buraya elinden geldiğince katkıda bulunsa da, Batı’nın bunu da kabul etmesi pek mümkün olmadı.

Newton’un ortaya koyduğu “saat gibi işleyen bir evren” anlayışı, materyalistler tarafından “İlâha ne gerek var?” gibi Deterministtik bir hâl almıştı. Boltzmann Kuramı, Maxwell düzeltme işlemi, bu Deterministtik görüşün temellerine dayanmıyordu.

1900 yılında Alman fizikçi Max Planck, “Siyah Cisim Işıması” olayının keşfinden sonra; Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Enrico Fermi, Wolfgang Pauli, Satyendra Nath Bose, Lev Landau, Erwin Schrödinger ve daha birçok bilim insanının çalışmaları, Kuantum Mekaniği’nin yapıtaşlarını oluşturdu. Bunlar gibi çok sayıda fizikçi, istatistik mekaniğin yöntemlerini fiziğin tüm dallarına başarıyla uyguladı. Determinizm bir kez daha çöktü! 

Böylece makro dünyanın ve topluma ait olayların köklerinin mikro dünyalarda (aile ve birey) olduğu bir kez daha aşikâr oldu. Günümüzde dahi Batı dünyası, bu bilimsel yorumu günlük hayatta kullanmaktan imtina etmektedir. Çünkü “Bir İlâha ne gerek var?” durumunun sonuçlarını omuzlarında hissettiklerinden, kendilerinden kaçıyorlar.

Sorunu çözmeye nereden başlamalı?

1992 yılına gelindiğinde, klâsik termodinamiğin kurucusu Amerikalı bilim adamı Josiah Willard Gibbs, İstatistik Mekanik Teorisi’ni her yönüyle ele alarak mikro özellikleri temelle makro duruma geçen Boltzmann’ın kuramını tüm fizik camiasına, ardından da bütün bilim dünyasına kabul ettirmeyi başardı. 

Ortaya çıkan son duruma göre, gerek makro/toplum, gerekse mikro/birey(aile) durumun temelleri tamamen mikro ölçekteki verilere dayanıyor.

Makro ölçekte olaylar değiştiğinde, makro değişkenler ile bu değişiklikler görülebilir. Ancak mikro ölçek değişkenlerinden kaynaklı olayların, görünmesi, yorumlanması, analizi ve de makro düzey ölçüleriyle anlaşılmaya çalışılması, tamamen yanlış sonuçlara götürecektir. Eğer makro (toplum) ölçekte düzensizlik ortaya çıkarsa, bu durum çevre ve toplum düzensizliğini ya artırır ya da sâbit kılar. Bu durum toplumun genel hedef ve amacını ortaya koyduğu için, düzensizliği meydana getiren durumların konum ve iletişimleri en azından güvenlik güçleri veya diğer kurumlarca tespit edilip çözülür.     

Düzensizlik ve sorunlar birey odaklı ise, bunun tespit ve çözümü kolay değildir. Birbirinden bağımsız görünen çok sayıda bireysel olay, toplumsal/makroskobik olayları/durumları tetikler. Mikro seviyedeki durumlar mikro düzeydeki ölçü ve tartılarla anlaşılır. Buradan elde edilecek en sağlıklı sonuç şudur: Genel olarak toplumu etkileyen her (makro) olay birey kaynaklıdır ve bunun doğru teşhis ve tedavisi zorunludur. Özellikle toplumu ilgilendiren öğretim/eğitim durumları bir kademe daha yüksek bir dikkat ve özen ister.


İlim, irfan, sanat ve hikmet insanlarının eğitim reformuna “fikrî iktidar” noktasında doğru katkı sağlayabilmesi ve bunun siyâsî kadrolarca desteklenmesi, çok önemli adımların da başarılmasını zorunlu kılar. Bu yapılamadığı takdirde, fikrî iktidarı gerçekleştirecek eğitim reformunu istendik düzeyde gerçekleştirmek mümkün değildir. 

Fikrî iktidar yolunda, nâs ve fütüvveti kapsayacak biçimde eğitim reformunun gerçekleştirilmesi için en azından aşağıdaki üç aşamayı başarmak şarttır:

Bir: Eğitim reformunu başarma yolundaki adımın toplumsal yansımasına karşılık gelen bireysel/ailevî durumların dökümü detaylıca çıkarılmalıdır. Yani ehliyet, liyakat ve benzer durumlar birey odaklı olarak tek tek tespit edilmelidir. Bu durum eğitim reformunun alttan yukarı doğru olmasını gösterir. Tersi hem doğru değil, hem de çözüm üretmez.

İki: Birey odaklı tespit edilen her bir durumun (ehliyet, liyakat, yapılabilirlik gibi) gerçekleşme olasılığı (gerçekleşme düzeyleri) belirlenmelidir. Kişiler, başarılması istenen bir eğitim reformunun ne kadarına olumlu yaklaşıyor, ne kadarının olmasını arzuluyor, belirlenmelidir. Eğitim reformunda kişi, öğrenci ve aile ne arzulamaktadır? (Mühim veri burada yatar!)

Üç: Tek tek tespit edilen birey, öğrenci ve aile gibi mikro durumlardan makroskobik özelliklere geçiş yapılmalıdır. Diğer bir ifadeyle, “Birey, öğrenci ve aileler, yapılması düşünülen eğitim reformunun ne kadarında toplumu ilgilendiren tarafta duruyorlar?” sorusunun cevabı önemli. Eğer bireylerin beklenti ve talepleri toplumun genel kabulü noktasında değilse, böyle bir mikro tespit, toplumsal olayların eğitim reformuna katkı sunmaz. Açıkçası birey, öğrenci ve ailelerin eğitim reformundan beklentileri, kişisel çıkar odaklı değil, toplumun yararı noktasında olmalıdır ki buna özen gösterilmesi gerekir.    

Bu toplumda eğitim öğretim reformunun fikrî iktidarın, birey odaklı olarak yukarıdaki üç basamak uygulandığında rahatlıkla başarılacağı unutulmamalıdır. Bunun merkezinde toplumun değer yargıları olduğu gibi irfanının olduğu da malûmdur. Bu toplum özellikle birey, öğrenci ve aile merkezli olduğundan, hep olumlu tepkiler verecektir.

Bu adımın herhangi bir yerinde siyâsî kadroların talepleri devreye girerse, bu reform, istenen düzeyde gerçekleşemez. Çünkü mikro düzeyden makro düzeye geçiş noktasındaki üçüncü kural, ihmâl edilmiş olunur! Üç adımın çatısı oluşturulduktan sonra, siyâsî kadrolar bu çatıyı bozmamak şartıyla her noktada işe yardım edebilir. Bu kişisel bir görüş değil, bilimsel bir sonucun eğitim reformuna uyarlanış hâli olarak görülmelidir.

Ayrıca yukarıda adı geçen bilim insanlarının yabancı olması tedirginlik oluşturmamalıdır. Çünkü son 150-200 yıllık süreçte mikro-makro geçişlerin öncüleri bunlardır. Yoksa tarihte millî ve mânevî değerlere saygılı çok sayıda bilim insanı, dünya bilim ve düşüncesine katkı sağlamıştır. Bunun farklı bir yazı konusu olduğunu burada özellikle vurgulamak gerekir.

Mikroskobik durumdan (birey, öğrenci, aile) elde edilen ifadeler, aynı zamanda makro ortamda toplumun ifadeleri olarak da adlandırılır. Ancak bunun tersi doğru değildir. Yani genel geçer bir durum ortaya koyup bunu bireylere uygulayarak istendik bir eğitim reformu gerçekleştirilemez. Yukarıdaki adımlara uyulduğunda ise istenen reformun başarılması yolunda hiçbir engel kalmayacaktır.