Medeniliğe tutulan ayna: Kadın

“AB Uyum Süreci” kılıfı altında kadını korumayı iddia ederken tamamen hedef hâline getiren, onu kendi eliyle intihara sevk eden İstanbul Sözleşmesi gibi belgeleri ve kanunları yeniden gözden geçirmeliyiz. Aileye sahip çıkmalıyız. Aile çatısının; kadını da, erkeği de, çocuğu da içine alan, güvende tutan en kutsal mekân olduğunu unutmayalım. O çatının bacası tüttüğü müddetçe toplum da güçlü olacaktır. Nesiller emin ve mutlu bir geleceğe, sevgi ve şefkat dolu ailelerinin rehberliğinde erişecektir.

İNSAN, medeniyet ile bedeviyet arasında inişleri çıkışları olan sosyal bir varlık konumunda. “Bedeviyet” kelimesini her ne kadar medeniyetin zıddı olarak kullansak da, aslında tam olarak bunu karşılamadığını düşünüyorum. Zira bu kelime daha çok, çölde yaşayan Arap kabileleri için kullanılmakta. Oysa çölde yaşamadığı ve Arap olmadığı hâlde o kadar bedevi var ki, bunlar şehirlerde yaşayan akla ziyan hareketler yapmaktalar. Şehir magandaları, trafik magandaları, tacizciler, tecavüzcüler, kapkaççılar, yankesiciler işte tam da bu sınıfa göre tipler!

Kimi sözlükler medeniyetin zıddı olarak ilkelliği, vahşiliği ve barbarlığı göstermiş. İslâmî literatürde daha çok “cahiliye” olarak anlatılan bu kavram da biraz yine o dönemin Araplarının durumlarını aktardığı için, bazı insanlar burada işlenen tüm insanlık dışı tutum ve davranışları hemen onlara mâl etmekteler. Oysa Arap kabilelerinin geneline bakıldığında, kız çocuklarını gömme âdeti, toplumun tamamına yayılmamıştı. Kız çocuğunu gömerek katletme meselesi, şehirden çok çölde yaşayan bedevi Araplar arasında yaygındı. “Arapların efendileri” olarak kabul edilebilecek olan Kureyş kabilesi içinde bu âdeti görmek son derece zordu. Cahiliye ve İslâm tarihi kaynakları incelendiğinde, bu çirkin âdet ile ilgili örneklerin genellikle İslâm’a yakın dönemde gerçekleştiği görülmektedir.

İşte tam da bu minvâlde, açılan kadınların toplumda gördüğü değer ve toplumsal statü bahsi, yine onlara uygulanan işkenceler, cinayetler, tecavüzler ve kızların diri diri gömülmesi gibi aklın ve vicdanın almadığı her cürüm, sadece o topluma hazfediliyor. Böylece akıllarda kadınlara yönelik bu uygulamalar sadece burada yapılmış da başka milletler, başka medeniyetler güllük gülistanlıkmış gibi geliyor insanlara.

Demek ki İslam’da kadını anlatmak isteyen bizim cenahın, kalemini İslâm öncesi Arapların Cahiliye Dönemi’nden başlatmak gibi bir metot yanlışı var. Biraz da projektörü Batı’ya doğrultmak, oradaki uygulamaları gözler önüne sermek gerekiyor.

Diri diri gömülen kadınlardan diri diri yakılan kadınlara

“Medeniyet” kavramı ile yazımıza giriş yapmıştık. Medeniyetleri kuran en büyük unsur, dindir. Özellikle semâvî dinler birer medeniyet kurmuşlardır. Günümüzde “medeniyet” denince akla, uygarlık ve teknik ilerleme gelmektedir. Zira medeniyetlerin tezâhürleri maddîdir. Her ne kadar her medeniyetin görünen yüzü maddî olsa da onu kuran asıl temel unsur, maddî değil mânevîdir. Yasemin Yaşar’ın da belirttiği gibi, sadece akıl ve akılcılıkla bir medeniyet ne doğar, ne ayakta durur. Zira inançsızlığın medeniyeti olmaz. Ama inançların asliyetinden ve sâfiyetinden sapmalar yaşanılması, insan eli ile yapılan tahrifatlar, insanların din ile olan bağının gevşemesine, akabinde de bu medeniyetlerin yıkılmasına sebep olmuştur.

İşte tam da burada, “Bir medeniyetin veya kültürün sınandığı temel turnusollerden birisi kadındır” diyor Yasemin Yaşar ve ekliyor: “Zira tarih boyunca medeniyetlerin tahribinde de, bekçiliğinde de kadın, önemli bir rol üstlenmiştir.”

Bizce de medeniliğe tutulan bir aynadır kadın. Bu çerçeveden Batı medeniyetini inceleyen Ahmet Selim de, “Batı medeniyetinin seyyiatının hasenatına galip geldiğinin göstergelerinden birisi de kadının statüsüdür” demekte. Onun verdiği bilgilere göre, Batı’da gerçekleştirilen 586 yılındaki bir din kongresinde kadının da bir insan olduğu fakat erkeklere hizmet için yaratıldığı sonucuna varılmıştır. Yine eski inanışlarda, hattâ Hıristiyanlık ve Yahudilikte kadının Allah katında makbul olmadığı, doğuştan günahkâr doğduğu kabul edilmektedir.

Eski Yunan’da ise, kadına şeytanın meydana getirdiği bir çirkinlik olarak bakılmış ve özellikle Orta Çağ’da içlerine şeytan girdiği gerekçesiyle yakılmışlardır. Yine ilk çağlarda Eflatun, “Kadın cehennemin kapısıdır ve o bir maldır” demiştir. Aristo ise, “Kadın yaratılış itibariyle yarım kalmış bir erkektir” ifadesini kullanmıştır.

Cahiliye Dönemi’nde bazı Arap kabileleri (tüm Araplar değil) kız çocuklarını diri diri toprağa gömerken, 1200’lü yılların başında başta Roma olmak üzere Avrupa’da ise kadınlar diri diri yakılıyordu. Hem de cadı suçlamasıyla… İyi de, bir insanın cadı olup olmadığı nasıl anlaşılabilirdi ki?

Minareyi çalanın kılıfı da hazırdı tabiî. İşte birkaç kıstas: Bir kadının şeytanla iş birliği yaptığının yani cadı olduğunun kesin kanıtı, vücûdunun herhangi bir yerinde beni ya da doğum lekesi olmasıydı. Ya da eğer bir kadın, kilisedeki ayin sırasında esnerse, kadının içindeki cinin kutsal sözleri duyup kaçmaya çalıştığı düşünülüyor ve bu kadının da cadı olduğuna hükmediliyordu. Bu hükmü kim mi veriyordu? Tabiî ki Katolik Kilisesi’nin kendilerine bağlı olarak kurduğu Engizisyon Mahkemeleri…

Uzun yıllar Avrupalılara kâbus yaşatacak olan Engizisyon’un ilki, 1231’de Papa Dokuzuncu Gregorius tarafından kuruldu. Çünkü Valdensesler ve Katharlar düzeni bozuyor, sapkın öğretiler yayarak Kilise’ye başkaldırıyorlardı. Her ne olursa olsun, Hıristiyanlık ilkelerine karşı gelenler cezalandırılmalıydı. Hem bu sadece Kilise’nin değil, aynı zamanda İmparator İkinci Frederick’in de kararıydı. Çünkü dine isyan etmek, devlete isyan etmekle eşdeğer görülüyordu. Bu mahkemelerde çoğunluğu kadın olan insanlar, büyücü ve cadı olmak suçuyla adaletsiz bir şekilde yargılanıyor ve mahkeme üyelerinin verdiği kararlar sonucu yakılarak ya da boğularak öldürülüyordu.

İlk cadı yargılaması 1204 yılında gerçekleşmişti. İş o kadar çığırından çıkmıştı ki her iki kadından biri cadı olarak yargılanıyordu. İlk yargılanan kadınların çoğu köylü, yoksul, dul ve bekâr fark etmeden, erkeği olmayan kadınlardı. Suçlu bulunan kadın çırılçıplak soyuluyor ve ondan bir duâ okuması isteniyordu. Eğer kadın çıplaklığından ve kalabalık ortamdan dolayı utanır, sıkılır ve şaşırırsa direkt cadı olarak itham ediliyordu. Cadı olarak suçlanan kadın, bir insan boyunu geçen derinlikteki bir suya atılıyordu. Eğer kadın kurtulmak için çabalarsa, onun şeytanla iş birliği yaptığına hükmedilerek ya o suda boğularak ölmesi bekleniyor ya da o sudan çıkarılarak direkt ateşe atılıp yakılıyordu.

1400 ile 1550 yılları arasında, sadece Almanya’da 100 binin üzerinde kadın yakılarak öldürülmüştü. Hattâ bu cezaların toplu infazlar şeklinde uygulanması bir gelenek hâlini almıştı. İngiltere’de ise cadı olarak suçlanan kadınlar asılarak infaz ediliyordu. Kadınlar neden yakılarak ya da boğularak öldürülüyorlardı, biliyor musunuz? Çünkü Kilise kan dökmekten nefret ediyordu. Bu şekilde Kilise kurallarına göre infaz edilen kadınların mallarına ve mülklerine de Kilise ve devlet el koyuyordu. İş o kadar büyük bir ranta dönmüştü ki artık soylu ve daha zengin kadınların da cadı diye yakılmalarına başlanmıştı.

Avrupa’daki birçok ülkede Engizisyon, 17’nci yüzyıl sonlarında ortadan kalkarken nihâyet bu utanç vesikası, İspanya’da Napolyon tarafından 1808’de ilga edilmiştir. Engizisyon Mahkemeleri 1814’te Yedinci Ferdinand tarafından yeniden canlandırılmak istenmişse de 1820’de Kortez tarafından bütünüyle kaldırılmış, 1834’te de son kalıntıları temizlenmiştir.

2000 yılına gelindiğinde, yüzyıllarca süren ve milyonlarca kadının ve erkeğin bu şekilde vahşice öldürülmesi meselesini, Engizisyon Mahkemelerinin yaptıklarından dolayı özür dileyen Papa İkinci Jean Paul tatlıya bağlamıştı. Yani anlayacağınız Papa, günahkâr Kilise’nin günahını çıkarmıştı. Ama öyle görünüyor ki, bazı vahşetleri tarihe gömmek veya bir özürle geçiştirmek mümkün değil.

İşin bir başka trajikomik tarafı da şu: Yakılarak öldürülen bu kadınlar, daha sonra yine Kilise tarafından “azize” olarak ilân edilmişlerdi. Bu duruma en güzel misâl, cadı diye yakılan kadınlardan İngiliz işgaline karşı erkek kılığına girerek savaşan Fransız Jeanne d’Arc’tır. Bu kadını yargılayan Beauvais Piskoposu Pierre Cauchon, onu büyüyle uğraşmakla suçlamış ve “Kızoğlankız denen, yalancı, zararlı, halkı kışkırtan, kâhin, bâtıl inançlı, tanrıya küfreden kibirli, İsa'nın inancına uymayan, tafracı, putperest, vahşi, sefih, şeytanların himâyesindeki, dönek, dinden ayrılmış ve sapkın Jean” demişti. Jeanne d’Arc, Engizisyon Mahkemesince kâfirlikle suçlanmış ve odun ateşinde diri diri yakılmıştı. Kilise, onu 400 yıl sonra 1920’de “azize” ilân etti.

İkinci bir misâlse sanırım daha tanıdık gelecek. Her ne kadar Engizisyon Mahkemeleri 1800’lü yıllarda kapansa da kadınlar bu yüzyılda da yakılarak öldürülmüşlerdi. 8 Mart 1857 yılında, ABD’nin Massachusetts eyaletinde binlerce tekstil işçisi kadın, kötü çalışma şartlarını ve kendilerine verilen düşük maaşları protesto etmek amacıyla sokağa döküldü. Bu yürüyüşe 40 bin kadın iştirak etmiş ve bu mahşeri kalabalıktan yükselen devâsa ses, mevcût otoriteyi korkutmaya yetmişti. Akabinde polise, kadınlara karşı şiddet kullanılması talimatı verilince sloganların yerini acı feryatlar ve imdat çığlıkları almıştı. Zira sokaktaki kadınlar polis şiddetinden kurtulmak için fabrikalara sığınmış, ancak fabrikanın ateşe verilmesi ve polis barikatlarının kadınların dışarı çıkmasına engel olması yüzünden 129 kadın yakılarak öldürülmüştü.

Kadınlarına sahip çıkamayan Amerikalılar cenazelerine sahip çıkabilmiş ve 100 bin kişinin katıldığı büyük bir törenle o işçi kadınların cenazesi kaldırılmıştı. 1911 yılı 8 Mart’ında, ilk Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlandı. 1977 yılında AB tarafından o acı günün hatırlanması adına 8 Mart tarihi, “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul edildi. Timsah gibi hem avını yiyecek, hem de ağlayacaksın ki gözyaşların günahını temizlesin. Temizler mi sizce?

Hıristiyanların kadın algısı

Efendim, şimdi diyebiliriz ki, “İslâm kadına saygınlık ve itibar vermiş, Cennet’i anaların ayaklarının altında yaratmıştır”. Doğrudur. Ama Hıristiyan azizler, “Hazreti Îsâ’nın annesi dışında kalan tüm kadınların Cehennem azabından kurtulamayacağını” söylemekteydi.

Hıristiyanlıkta kadın, Hazreti Âdem’e haram meyveyi yedirterek Cennet’ten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkâr olmasına sebep olmuştur. O bu yönüyle kötülüğü, şeytana uymayı ve erkeği de ayartan bir varlığı temsil eder. Bundan dolayı Hıristiyanlık, evlilikteki cinsel ilişkiyi günah ve kirlenme sayar ve bu nedenle rahipler evlenmez. Altıncı asırda azizler ve papazların hâkim olduğu Mason meclislerinde kadının rûhu olup olmadığı tartışılmış, bir oyun dışında rûhunun olmadığı kabul edilmiştir. Ünlü Hıristiyan ilâhiyatçısı Clement’e göre “kadın, kadın olmaktan dolayı utanmalıdır”. Manastırlara kapanan birçok kişinin de sebebi, evlenerek günah işleyeceklerine inanmaları ve kirleneceklerini düşünmeleridir.

Bugün hâlâ Yunanistan’ın üç önemli yarımadasından biri sayılan Aynaros’ta, Ortodoks Kilisesi’nin kontrolünde bulunan adaya giren kadınlar hapse atılıyor, dişi hayvanlar öldürülüyor. “Kutsal Dağ” olarak da adlandırılan bu bölgeye kadınlar girdiğinde, iki ay ile bir yıl kadar burada bulunan hapishanede hapsediliyorlar. Bu durumun düzeltilmesini talep eden Yunanistanlı kadın milletvekili Anna Karamanou ise, ülkesinde büyük öfkeyle karşılanıyor. Papa Nikodiomus ise, “1200 yıldır Athos dağında bu gelenek devam etmekte. Kimse bu geleneği değiştiremez” diyerek kadın milletvekiline bir cevap da vermiş.

“Milletvekili” demişken, “demokrasinin beşiği” denilen ama asla aslı astarı olmayan Avrupa’da kadınların oy hakları bile daha yeni yeni verildi. 1918’de, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Avrupa genelinde kadınlara oy hakkı verilmesi için yapılan eylemlere katılan İsviçreli kadınlar, bu hakkı 1971 yılına kadar alamadılar. 1991’deki gösterilere kadar İsviçre Hükûmeti’nde bir kadın temsilci bile yoktu. Yasalarda annelere doğum izni de yer almıyordu. Meselâ Appenzell Kantonu’nda kadınlar oy kullanma hakkını Yüksek Mahkeme’nin kararıyla ancak 1991’de alabildiler.

Hattâ İsviçre’de kadınlar eşitlik talebiyle geçen yıl yine yollara düştü. Neden mi? İsviçreli kadınlar, hükûmetleri cinsiyet eşitliği konusunda adım atmaya zorlamak için onlarca yıldır mücadele veriyor. 28 yıl aradan sonra yeniden 2019 yılı Haziran ayında gün boyunca süren protesto eylemleri düzenlediler. 1991 yılında da aynı taleple düzenlenen gösterilere yarım milyon kadın katılmıştı. Şimdi bizim Kemâlistler bağıracaklar “Biz kadına seçme ve seçilme hakkını vereli 100 sene oldu” diye, ama 28 Şubat öncesi başörtüsü nedeniyle Meclis’ten çıkarılan vekilleri, askerî garnizonlarda çocuğunun yemin törenine başörtüsü nedeniyle alınmayan anaları, eşi Cumhurbaşkanı seçildiği hâlde protokole sokulmayan eşleri de hatırlatmak lâzım! (Bizde çok şükür bu sorunlar da hâlledildi. Orası da ayrı bir mevzu…)

Tarih boyunca, Batı’nın kadına uyguladığı bu negatif ayrımcılık 1900’lü yıllarda feminizm ve cinsel özgürlük akımlarını doğurmuştur. Yani bir ifratın kucağından alınan kadın, başka bir ifrat çukuruna atılmıştır. Günümüz popüler kültürü kadını, tüketimin hem öznesi, hem nesnesi hâline getirmiştir. Bu şekilde kurulan tuzaklar ile kadın; hâkim toplum ve medeniyet algısı ile dinin, kültürün, gelenek ve âdetlerin arasında sıkışıp kalmıştır.

Batı, kadını her zaman aşağılamıştır -ki bunun sebebini açıkladık-. Bugün bir medeniyet kriteri olarak gösterdikleri sanat alanında dahi kadını sadece seyirlik, teşhir edilecek bir nesne olarak kullanılmıştır. Kadın, hayatın tüm alanlarında ikinci sınıf varlık olarak kabul edilmiştir.

Yahudilikteki durum

Millî Gazete’nin 13 Mart 2010 tarihinde yayınlanan “Batı Kadını Sömürüyor” başlıklı yazıda şu bilgiler verilmekte: “Yahudilikte kadının yeri ise her sabah yapılan şu duâyla belirlenmiştir: ‘İlâhımız, Kâinatın Kralı! Beni kadın yaratmadığın için sana hamdolsun.’”

Yahudi hukukunda şu kural hep geçerlidir: “Evli kadın az akıllı, çocuk ve deli gibidir, alım satım yapması caiz değildir.” Yahudilikte evlilik bir alışveriş, kadın da babasından satın alınan bir mal gibidir. Kocası onun mutlak efendisidir. Eski Yahudi hukukunda kadın, boşandığında da hiçbir hak iddia edemez; eğer evlilik bittiyse kadın, kocasından evlenirken verdiği yüzüğü isteyebilir. Fakat tüm mal erkeğindir. Kadının kocasına getirdiği, çalışıp kazandığı, hattâ düğününde takı olarak verilen hediyeleri kocasına vermek zorundadır. Hepsi kocasının helâl malıdır. Kocası bunları alır ve dilediği gibi kullanır.

Aslında Yahudiliğin kadına bakışı yine kutsal kitapları Tractate Shabat’ın 152’nci sayfasında şu şekilde betimlenmiştir: “Kadın, dışkı dolu bir çuvaldır.”

Suçlu bulunan kadın çırılçıplak soyuluyor ve ondan bir duâ okuması isteniyordu. Eğer kadın çıplaklığından ve kalabalık ortamdan dolayı utanır, sıkılır ve şaşırırsa direkt cadı olarak itham ediliyordu. Cadı olarak suçlanan kadın, bir insan boyunu geçen derinlikteki bir suya atılıyordu. 

Batı’da kadınların bugünkü durumu nasıl?

Nevzat Tarhan’ın da dediği gibi, Batı medeniyetindeki ifrat yaklaşım, negatif ayrımcılık karşısında yine aşırı bir uç olarak feminizmi ortaya çıkarmıştır. Kadın, feminizm ve özgürlük söylemleriyle bir başka esarete atılmış, sömürü aracı olmuş ve modern köle hâline getirilmiştir.

Birçok bilinen Batılının kadına bakışı şaşıdır. Yine Millî Gazete’den alıntıladığımız şu sözlere ve söyleyen adamlara bakınız:

“Aristoteles: ‘Kadın eksik yaratılmıştır, rûhu yoktur.

Friedrich Nietzche: ‘Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma.’

Emile Zola: ‘Kadını özgürlüğüne kavuşturmak harika bir şeydir. Ama her şeyden evvel özgürlüğün nasıl kullanılmasını ona öğretmek gerekecektir.’

Charles Baudlaire: ‘Kadınların kiliselere girmelerine izin verilmiş olmasına her zaman şaşırmışımdır. Onlar Tanrı ile hangi diyalogu kuruyorlar?’

François Marie Arouet (Voltaire): ‘Kadınlar rüzgârgüllerine benzerler. Paslandıkları zaman sabit kalırlar.’”

Neyse, “Bunlar geldi geçti” diyelim, peki sizce bugün durum nasıl acaba?

Bu konuyu araştırırken, BBC News adlı sitede Yusuf Özkan’ın kaleme aldığı Hollanda özelindeki “8 Mart: Batı’da da eşitsizlik her alanda” isimli ve 2015 tarihli bir yazı dikkatimi çekti. Özetle şu tespitlerde bulunmuş Yusuf Özkan:

“Avrupa’daki kadınların yüzde 33’ü şiddet mağduru!/ Kadınlar dünyanın her yerinde büyük risk altında. Evlerinde bile güvende değiller. Her gün çok sayıda kadın şiddet ve tecavüze maruz kalıyor. Üstelik kendi evinde...

Bu konuda yine Hollanda’dan dikkat çekici bir başka örnek: Hollandalı kadınların beşte biri evinde eşi ya da sevgilisinden şiddet görüyor. Her 10 kadından biri ise tecavüze uğruyor. Üstelik bunu yapanlar, ormanda saklanan birileri değil, kendi çevrelerindeki, hayatlarındaki insanlar...

Hollanda’da eşitlik ve kadın tarihi konularında çalışmalar yapan Atria adlı enstitünün yöneticisi Renee Römkens, 100 yıllık süreçte, kadın hakları konusunda hâlâ istenilen düzeye ulaşılamadığını vurguluyor.”

AB Temel Haklar Ajansı’nın yaptığı araştırmaya göre, Avrupa’daki kadınların yüzde 33’ü evde fiziksel ya da cinsel şiddet mağduru. Araştırmaya göre hamile kadınlar da şiddete maruz kalıyor. Çoğu kadın, polise başvurmaktan çekiniyor. Bunun nedeni, korku ya da utanç! Şikâyetler genelde, yabancı erkekler tarafından gerçekleştirilen şiddet ya da cinsel saldırı nedeniyle yapılıyor. Kadınlar kendi eş ya da sevgilileri hakkında fazla şikâyetçi olmuyorlar. Araştırmaya göre şiddet, en yoğun şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde görülüyor. Danimarka yüzde 52 oranıyla bu konuda en önde! Şiddet gören kadınların oranı Finlandiya’da yüzde 47, İsveç’te de yüzde 46. Şiddetin en az olduğu ülkeler ise, yüzde 20 oranıyla Polonya, Avusturya ve Hırvatistan. Almanya’da bu oran yüzde 35.

Eşit işe eşit ücret yok

Kadına yönelik şiddet konusunda Avrupa ülkeleri, ABD’den biraz daha iyi durumda. Ama gelirdeki eşitsizlik, Avrupa’da da oldukça yüksek. Avrupa Birliği (AB) verilerine göre, Avrupa’da kadınlar, aynı işi yaptıkları erkeklere göre ortalama yüzde 16,4 daha az maaş alıyorlar. Hollanda’da bu oran yüzde 16,9; Fransa ve Belçika bu konuda Hollanda’dan daha kötü durumda. Bu iki ülkede maaşlardaki eşitsizlik oranı yüzde 20 ve üzerinde. Almanya ve İngiltere ile Kuzey Avrupa ülkeleri, diğerlerinden biraz daha iyi durumda.

Güney Avrupa’daki çalışma yaşamında eşitsizlik arttı. Avro bölgesindeki ekonomik kriz sonrası, iş pazarındaki gelir dengesizliği Hollanda’da yüzde 2 oranından kadınlar lehine arttı. Ancak Güney Avrupa’da, Portekiz, İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi ülkelerde eşitsizlik daha da büyüdü. Avrupa Birliği’ne yeni katılan Doğu Avrupa üyelerinde de iş pazarındaki kadın-erkek eşitsizliği arttı. Son yıllarda Hollanda ve diğer gelişmiş ülkelerde 30 yaş başlangıcındaki genç kadınlar, aynı işi yaptıkları erkeklerden daha çok kazanmaya başladılar. 100 yıldan bu yana kadın-erkek geliri ilk kez genç kadınlar açısından eşitlendi. Ancak 40 yaş ve üzeri kadınlarda fark hâlâ kadınlar aleyhine açık. Bu yaş kuşağındaki erkekler kariyerlerine devam ediyor. Ancak kadınların neredeyse yarısı ekonomik özgürlüğe sahip değil. Çocuk doğurduktan sonra birçok kadın işi bırakmak zorunda kalıyor ya da daha az çalışıyor.

Batı’da siyaset alanında da eşitsizlik var

Politikada da kadınlar açısından eşitsizlik sürüyor. Avrupa ve ABD’de siyasal yaşamda kadınların sayısı erkeklere göre çok az. Hollanda’da parlamentodaki kadın sayısı yüzde 39. Belediye meclislerinde bu oran yüzde 25 civarında. Belediye başkanlarının ise sadece beşte biri kadın.

Avrupa ülkelerindeki göçmen Müslüman kadınlardan da, eşit haklar komisyonlarına son yıllarda giyim kuşamları nedeniyle ayrımcılık gördükleri yönünde çok sayıda başvuru yapılıyor.

Gelelim bize…

Bir özeleştiri yapmamız gerekirse, bizde de durum pek iç açıcı değil. Her gün kadına yönelik bir şiddet, tecavüz ve cinayet olayı, haberlerin konusu olmakta. Dinin önüne geçen töreler, bizde de kadının en büyük düşmanı! Aşağılama, dövme, hattâ istemediği birine -hem de babası yaşında birisine- zorla verilme, töre olarak tanımlanıyor. Başka birine kaçan veya tecavüze uğrayan bir kızı öldürmek de öyle... Bu kararı veren aile mahkemesine dinî bir hüviyet verilmesi ise kabul edilir bir şey değil. İşin en acı tarafı da, aile içi bireyler tarafından tecavüze uğrayıp da sonuçta yine ölüme mahkûm edilen kızlarımızın durumu tam bir facia! Bu kızlarımızın bir kısmı kendi canlarına kıymakta. Oysa bunların hiçbiri din ile bağdaşan şeyler değil.

Bir de Batı özentisi olarak aile kurumunun zayıflaması, kadının fıtratının dışında tanımlanması ve feminist yaklaşımlar, hepsi bir arada kadının düşmanı! Ayrıca kadının düşmanı, kendi hemcinsi. Özellikle aile içi şiddet olaylarında baş müsebbip yine kadınlar.

Yasemin Yaşar, konu ile ilgili yazısında şu önemli tespitlerde bulunmuş: “Doğu medeniyetlerinde ise, ifrat ucun bir tarafından kadın eve hapsedilen, sosyal hayatın dışına atılan, töre kurbanı hâline getirilen anlayışların kurbanı olmuş, bir taraftan da nazik ve ‘seriü’t-teessür’ yapısı dikkate alınmamış çok ağır şartlarda çalıştırılıp, mülkiyet ve tercih hakkı elinden alınarak bir başka ifrata yuvarlanmıştır.”

Hani Müslümandık? Hani, “Erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır” diyen Bakara 228’inci âyet nerede kaldı? Peki, “Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allah’ın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin!” ve “Cennet anaların ayakları altındadır”, “Hanımını döven, Allah’a ve Resûlüne âsi olur. Kıyamette onun hasmı Ben olurum”, “Kadınlara ancak asâlet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür” diyen Hazreti Peygamber’in ümmeti olan biri böyle yapar mı?

Oysa kızların diri diri toprağa gömüldüğü vahşet asrını Hazreti Peygamber, İslâm ile tam bir şefkat ve merhamet asrına çevirmemiş miydi? Onun döneminde kadın ticaret yapabilirdi. Mülkiyet hakkına sahipti. Mecliste onunla istişâre edilir, akıl danışılır, ondan ilim öğrenilirdi. Bir anne olarak hürmet görürdü. Bu yüzden de Cennet, onun ayakları altında bilinirdi. Peki, ne oldu? Yeni bir hüküm mü geldi? Hayır, biz dinimizden uzaklaştık sadece!

Sonuç

Sonuç olarak, Yasemin Yaşar’ın şu tespitlerine katılmamak elde değil:

“Kadınları istismar eden, ‘mebzul bir meta’ hâline getiren bugünkü sefih medeniyet, onları daha fazla hak, hürriyet, eşitlik kavramlarıyla kandırmıştır. Açık saçıklığı medeniyet sembolü olarak göstermiş ve kadınlar buna teşvik edilerek teşhirciliğe yönlendirilmiştir. Böylelikle kadın, modernleşme ile beraber nefsinin esiri olmuş ve çağdaş köle olarak kullanılmıştır.

Bu durum hâlihazırdaki insanlığı tehdit etmektedir. Nefsine esir düşmüş annelerden özgür evlâtlar yani kişiliği, karakteri, şahsiyeti oturmuş, mânevî değerleri özümseyen nesiller yetişemeyeceğinden dolayı geleceği tehlikeli hâle getirmektedir. Nitekim kadındaki rol kayması, erkeğin rolünde de kaymalara sebep olmuştur.”

Şimdi bu anlatılanlar ışığında kendimize çekidüzen vermeliyiz. İşte özendiğimiz Batı’nın cemaziyülevveli budur! Onun illetli bakışı aslında hiçbir zaman değişmeyecektir. Batı kötüdür ve kötü bir misâldir. “Su-i misâlden misâl olmaz” kavlince, biz özümüze dönerek, Kur’ân ve Sünnet ışığı altında kendi rotamıza dönmek zorundayız. Bu mesele, aslında kadın-erkek meselesinden ziyâde bir insanlık meselesidir. Açın ve Kur’ân’a, Sünnet’e bakın, çözüm orada! Korkmayın, bizim dinimizde kutsal kitaba kadın da, erkek de dokunabilir ve okuyabilir.

Yine “AB Uyum Süreci” kılıfı altında kadını korumayı iddia ederken tamamen hedef hâline getiren, onu kendi eliyle intihara sevk eden İstanbul Sözleşmesi gibi belgeleri ve kanunları yeniden gözden geçirmeliyiz. Aileye sahip çıkmalıyız. Aile çatısının; kadını da, erkeği de, çocuğu da içine alan, güvende tutan en kutsal mekân olduğunu unutmayalım. O çatının bacası tüttüğü müddetçe toplum da güçlü olacaktır. Nesiller emin ve mutlu bir geleceğe, sevgi ve şefkat dolu ailelerinin rehberliğinde erişecektir.

 

Kaynaklar

Ahmet ACARLIOĞLU, Câhiliye Arap Toplumunda Kız Çocuklarının Katli Meselesi: İslam Tarihi Perspektifinden Değerlendirme, Cumhuriyet Ünv. İlahiyat Dergisi, Cilt 23, Sayı 1, Sayfalar 441 – 460, Sivas, 2019

Ahmet SELİM, Din-Medeniyet ve Laiklik, Timaş Yayınları, İstanbul, 1991

Batı kadını sömürüyor, Millî Gazete, 13 Mart 2010

Büşra BULUT; Avrupa Tarihinin Utanç Vesikası Engizisyon Mahkemeleri, https://www.wannart.com/ 2018

Imogen FOULKES, (BBC Cenevre Muhabiri) İsviçre’de Kadınlar 28 Yıl Sonra Yeniden Eşitlik Talebiyle Sokaklarda, 14 Haziran 2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48635402

Kürşat DEMİRCİ, Engizisyon, TDV İslam Ansiklopedisi, c: 11, sh: 238-241, İstanbul, 1995 

Prof. Dr. Nevzat TARHAN, Köprü, Sayı:87, Yaz-2004, s. 82.

Yasemin YAŞAR, Medeniyetlerin Tahrip Edicisi ve Bekçisi Olarak Kadın, Köprü, sayı: 119, 2012