101 yıl önceden bir ibret vesikası: Meclis-i Mebusan Baskını ve İtilâf Devletleri’nin işgal politikası

“21 Mart 1920’de, İngilizler Üsküdar’da sulh mahkemelerinin bulunduğu bina ile istintak hâkiminin bürolarına, jandarma dairesine, belediye servislerine ve hapishaneye el koymuşlar, bu sûretle amme hizmetlerinin hemen kâmilen durmasına sebep olmuşlardır. Mahkemeler, hususî sûrette kendileri için hazırlanmış olan binalar hâricinde toplanmayacakları için vazîfelerini ifa edemeyeceklerdir.”

İngilizlerin işgal politikaları ve saldırıları

İSTANBUL’da bir terör ve baskı politikası izleyen İngilizler, son olarak 16 Mart 1920 günü Meclis-i Mebusan’ı basarak milletvekillerinin bir kısmını tutuklayıp bir kısmını sürgüne gönderdiler. Gelişmelerin istedikleri gibi gitmemesi üzerine yüksek komiserler ve işgal polisi şehri ablukaya aldı. Letafet Apartmanı’nı basarak 8 Türk’ü şehit ettiler. Birkaç gün sonra Harbiye eski Nazırı Cemal Paşa’nın evi basıldı. Harbiye Nezareti, İngiliz General Shuttleworth’un kontrolüne verildi.

16 Mart 1920 günü sabah 05:45 sularında İngiliz askerleri araca bindirilmiş iki birlik hâlinde Beyazıt Direklerarası’nda bulunan Şehzadebaşı 10’uncu Kafkas Tümenine bağlı karargâh birliği karakoluna geldiler. Askerlerin uyuduğu koğuşa giren İngiliz askerleri, karargâh bölüğü erlerinden beşini ateş açarak öldürdü, onunu yaraladı. Bunun üzerine hükûmet yetkilileri işgal güçleri komutanlığına nota vererek durumu protesto ettiler. Hariciye Nazırı Safa Bey, 17 Mart 1920 günü İngiliz yüksek komiserlerine şu tarihî muhtırayı vermişti:

“50 İngiliz askerinden mürekkep bir müfreze, dün sabah saat 10’a doğru Şehzadebaşı’ndaki 10’uncu Tümen Karargâhı’nda bulunan askerlere mesken vazîfesini gören binanın önüne otomobille gelmiş ve evvelâ nöbet bekleyen Türk askerine taarruz etmiştir. Askerin bağırması üzerine nöbetçi onbaşısı koşarak yanına gelmiş ve müfrezeye kumanda eden subayın tabancasından çıkan kurşunlarla yaralanmıştır. İngiliz askerleri bundan sonra yatakhaneye girmişler ve henüz yatmakta olan askerlere ateş etmeye başlamışlardır.

Bir müddet sonra hâdise mahalline bir miktar Hintli asker gelmiş ve bunlar da taarruza iştirak etmişlerdir. Yatakhanede bu hâdise cereyan ederken, 15 kadar İngiliz askerî mızıka kıtası askerlerine ait odaya girmişler ve bunları koridorda bir sıraya dizdikten sonra İngiliz subayı, çavuşun kendisine mızıka efradı olduklarını söylemesine ve filhakika silahsız olmalarına ve hiçbir mukavemet teşebbüsünde bulunmamalarına rağmen, askerlerine onlara ateş etmelerini emretmiştir. Netîcede mızıka askerlerinden üçü öldürülmüş, ikisi yaralanmıştır. Diğerlerine gelince, bunlar yere yatmak veya kaçmak sûretiyle ölümden kurtulmuşlardır.

Diğer cihetten, üst katta yatmakta olan karargâh kumandanı teğmen Nail Efendi ile kâtiplerden Arslan ve Bekir Zeki Efendiler muhafaza altında, Sultan Beyazıt Camii’nin karşısında bulunan eski jandarma dairesine götürülmüşlerdir. Osmanlı askerlerinden alınan silahlar da bu binaya nakledilmiştir. Bu teessüfe şayan hâdiseyi bildirirken, mezkûr İngiliz askerlerinin hareket tarzı hakkında verilecek hükmü ekselanslarına bırakır ve bu gibi vakaların tekerrür etmemesi için gereken tedbirlerin alınacağını ümit ederim.” (Söylemezoğlu, 2001:59-60)

İtilâf Devletleri’nin zâbitleri, aynı gün Londra’nın talimatı üzerine Meclis-i Mebusan’ı bastılar. Albay Kara Vasıf Bey ve Rauf Bey, İngiliz askerleri tarafından tutuklanıp Malta adasına sürgüne gönderildiler. Ertesi gün sıra, Edirne mebusları Mahmut ve Şeref beylerle İstanbul mebusu Numan Efendi’deydi. Bunları başka tutuklamalar izledi.

Sonraki dönemin Dâhiliye Nâzırlarından Hilmi Uran, bu tarihî baskın olayını şöyle yorumluyor:

“Nihâyet işgal kuvvetlerinin tasallut plânı Meclis’e kadar uzandı ve Meclis’e gelip isimlerini verdikleri birkaç mebusu alıp götürmek istediler. Bunların arasında Rauf Orbay da vardı. Rauf Bey o sıralarda, Ankara’da kalan Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’teki mümessillerinden biriydi. Rauf Bey’e arkadaşları tarafından kaçması teklif edilmişti. Herhâlde kaçabilirdi de… Fakat kaçmadı ve ‘Kaç’ teklifini yapan arkadaşlarına, hatırımda iyice kalmış olduğuna göre, ‘Ben şimdiye kadar düşmandan kaçmadım’ cevabını verdi. Aşağıya indi, teslim oldu, götürdüler.” (Uran,2007:116).

Ahmet Emin Yalman da Rauf Orbay’ın tavrıyla ilgili tarih kitaplarında yer almayan bir başka önemli ayrıntıya yer verir:

“O dakikada Sivas’ta kurulmuş olan Millî Hükûmet’in başlıca temsilcisi sıfatıyla İstanbul’da Rauf Bey bulunuyordu. Rauf Bey ve arkadaşları 16 Mart işgalinin hazırlandığını günlerce önceden haber almışlar ve bunu Sivas’a bildirmişlerdi. Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’e Osmanlı Bankası vâsıtasıyla iki bin lira yol harçlığı göndermiş ve ‘Kaç, gel!’ emrini vermişti.

Fakat hâdiselerle karşı karşıya bulunan Rauf Bey, Meclis kapanmadan İstanbul’dan ayrılmayı mahzurlu görmüş, Anadolu’da hazırlanacak hareketin selâmeti için kendini fedâ etmeyi ve Malta’ya yollanmayı göze almaya karar vermişti.” (Yalman, 1997:472-473)

Tevkif edilenler arasında Cemal, Cevat ve Mahmut Paşalar da vardı. Her üçü de eski nâzır olan bu zevat, hakarete maruz kalarak gecelikleriyle ve elleri bağlı hapishaneye götürülmüşlerdi. İngiliz ajanları kapıları ve pencereleri kırarak bu zevatın evlerine girmişler ve zevcelerini silahla tehdit etmişlerdi. 13-14 yaşında çocuklar da tevkif edilmiştir (Söylemezoğlu, 2001:86).

İngilizlerin işgal ettikleri İstanbul’da yaptıkları ilk faaliyetlerden biri, 145 Türk devlet adamı, subay, idareci ve aydını Malta adasına sürgüne göndermeleri olmuştu. Tutuklama ve sürgünler, Mart 1919’da, Irak Cephesi’nden çekilişi yürütmüş Ali İhsan Sabis Paşa ile başlamış ve Ekim 1920’ye kadar sürmüştü. Seçilen isimler, işgale karşı direnişi organize edilebilecek ve liderlik potansiyeli gösterebilecek şahıslardan oluşuyordu.

Müteakiben, işgalciler mevcût hükûmeti hedef aldılar. Üç Müttefik Yüksek Komiseri adına Fransız Yüksek Komiserliğince Sadrazam Ali Rıza Paşa’ya 20 Ocak 1920’de verilen bir notayla, sadece Harbiye Bakanı Cemal Paşa’nın değil, Genelkurmay Başkanı Cevdet Paşa’nın da istifası istendi. Ertesi günü paşaların istifası yüksek komiserlere bildirildi.

Meclis-i Mebusan bu olaylar üzerine, “Fiilî işgal, hukukî işgal hâline de dönüşmüştür. Özgürce tartışma ve karar alma imkânı kalmamıştır. Bu sebeple çalışmalarımıza ara veriyoruz” kararı verdi.

Bu tarihî kırılmanın ardından mebuslardan bir kısmı da kaçarak Anadolu’ya geçti ve bağımsızlık mücadelesine katıldılar.


Fransızların işgal politikaları ve saldırıları

Dönemin Bahriye Nazırı Avni Paşa, o günlere ait şu manidar olayı anlatıyor:

“Nezaret vazifesine ilk başladığım gün, şu elim vaka karşısında kalmıştım: Bahriyece mütarekeye tekaddüm eden günlerde Almanlardan alınan Korkuvadu vapuru Fransızlar tarafından müsadere edilmiş ve vapura bir askerî müfreze görevlendirilerek birlikte Odessa’ya seyretmesine müsaade edilmişti.

Vapurun Odessa’dan İstanbul’a dönüşünün ardından Bahriyeden vapur mürettebatının kumanyasını götürmek için tahsis edilen römorkör vapura yanaşmış, vapurun süvarisi Yüzbaşı Haydar Bey erzakı teslime başlamıştı. Tam o sırada ambarın yanında duran Fransız müfrezesinin kumandanı olan bir çavuş, Ali Haydar Bey’e hiçbir neden olmadığı hâlde hakaret etmiş ve sebebini soran Ali Haydar Bey'i şehit etmişti.

Gayet kıymetli bir zabit olan Haydar Bey’in şehit edilmesi olayı Nezarete aksetmiş ve elim bir hava doğduğu gibi heyecana sebep olmuştu. Bahriyeden teşkil olunan bir heyet ile bu elim saldırıya kurban giden Yüzbaşı Haydar Bey’in cenazesini, itina ile hazırlanmış bir merasimle Beyoğlu’ndan ve Şişli’nin büyük caddesinden geçirilerek Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne defnedilmesini talep eylemişlerdi.

O sırada yabancı orduların işgali altında şımarmış olan Rumların ve Ermenilerin taşkınlıkları ve bir kargaşalık yaratmak için fırsat kollamakta oldukları görülmekte olduğundan, millette meydana gelen isyanı yatıştırmak için siyâsî girişimde bulunmak vaadiyle şehidin cenazesi Eyüp Sultan’a nakledilmiş ve tabutun bizzat altına girilerek hem hüzünlü, hem de yetiştirici birkaç söz ilâve edilerek cenaze merasimi sessizce geçirilmiş, daha doğrusu ıstırabımızın kanı içimize akıtılmıştı.

Bu katil Fransız’ın cezalandırılması için Hariciye Nezareti vasıtasıyla resmî teşebbüsümüze hiç cevap alınamayınca bizzat Fransız Sefiri Mösyo de France’ye müracaat eyledim. Sefire, ‘Fransızların özel ve resmî yaşamı işgalde ortaya koydukları şiddet Haydar Bey’in şehit edilmesiyle sonuçlanan saldırı ve kin güden taşkınlıkları hâddi aşmış ve milletin sabrını taşırdığı gibi sessiz kalmalarına ait dayanma güçleri dahi taşmış olduğundan bahisle, çavuşun cezalandırılmasını ısrarla talep eyledim. Cevaben konunun askerî mâkâmlar tarafından tetkik edilmekte olduğu gibi Sefaretçe de her ne mümkünse yapacağını vaat eylemiş iken yine bu çavuşun bir hafta bile hapsedilmesine olur vermemişti.” (Öndeş, 2012:173-174)


Esaret altındaki İstanbul’dan manzaralar

Dört yıl savaşın her türlü acı ve ıstırabını yaşayan İstanbullular için şimdi bir de beş yıl sürecek yabancı işgali dönemi başlamıştı.

İtilâf Devletleri’nin donanmaları Boğaz’da demirlemiş, otorite alanları bölüşülmüştü. (Tarihî yarımadadan Fransa, Pera tarafından Britanya, Kadıköy’den de İtalya sorumluydu). Arada Yunan gemileri de vardı (Belge, 2011:589).

Bu yokluk günlerinde, İstanbul’da kötü yönetim zirveye çıkmış, insanlar varlık ile yokluk arasında mücadele vermeye başlamışlardı. Prof. Dr. Hakan Özoğlu, İstanbul’un o zor günlerini Amerikalı diplomatların raporlarından naklediyor:

“26 Aralık 1918 tarihli rapor, İstanbul’a gönderilecek Amerikalı diplomatlara bilgi mâhiyetinde yazılmış bir doküman. Raporda şöyle deniliyor: ‘Halkın çok büyük bir çoğunluğu sefalet içinde... Enflasyon, savaşın başladığı zamana göre yüzde bin artış göstermiş durumda... Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının üzerinden beş hafta geçti. Şu âna kadar henüz büyük bir bulaşıcı hastalığa rastlanmadı ama şehir çok kirli. İstanbul’da su, elektrik, tramvay ve şehir hatları servislerinin verilebilmesi için yaklaşık bin 200 ton kömüre ihtiyaç vardır. Almanlar yakın zamana kadar şehre günde 300 ton kömür gönderiyordu ama savaş bittikten sonra bu durdu. Zonguldak’ta Osmanlı ordusunun disiplini altında çalıştırılan kömür madencilerinin çoğu savaştan sonra işi durdurdu. İstanbul’daki kömür stokları hemen hemen eridi. Geçen Kasım ayında (1918) üç haftalık bir süre ile şehre elektrik verilemedi.’

Suyun da şehre ancak günde birkaç saat verilebildiğini anlatan Heck, şehrin sokaklarının bu yüzden temizlenemediğini anlatıyor.

Fowle’nin raporunda da başka tesbitler yer alıyor:

‘Boğaz’daki vapur seferleri de kömür eksikliği yüzünden düzenli yapılamıyor. Kömür bulup sefer yapan birkaç tekne ise tepeleme dolu ve çok tehlikeli seferler yapıyor ama şu âna kadar henüz kaza olmadı. Trenler de bu krizden nasibini aldı ve seferlerin çoğu yapılamıyor. Bunun netîcesi olarak da Anadolu ve Trakya’dan getirilen tahıl gibi önemli gıda maddeleri şehre ulaşamıyor. Bu da şehirdeki kıtlığın ve enflasyonun önemli sebeplerinden biri.’” (Özoğlu, 2015)

O günlerin İstanbul’unu anlatan en çarpıcı gözlemlerden biri, Tarık Zafer Tunaya’ya aittir:

“Mütareke İstanbul’unda birkaç tip insan vardır: Birinci tip, büyük çözülmenin rüzgârından bir zafer havası çıkaran yabancılar ve onlarla işbirliği eden azınlıklardır. Bunlar arasında kendilerini öyle kabul edenler de vardır. Yabancılar, büyük kentin yaşamına egemendirler. Askerlere evlerin bir iki odası ayrılacak, ‘umumî vâsıtalarda’ bedava gidip geleceklerdir. Mondros adasına yolcu edilen heyetin uğurlandığı gün, Beyoğlu bayram etmektedir. Mağaza vitrinleri yabancı ve Yunan bayraklarıyla donanmıştır. Herkes sarılıp öpüşmekte, göğüslerini İngiliz, Fransız kokartlarıyla donatmaktadır. Başkan Wilson’un Prensiplerine, Rumca Neologos gazetesi bir karikatürü ile yeni bir yorum getirmektedir: Wilson’un attığı toptan çıkan gülle, Venizelos şeklinde Ayasofya Camii’nin kubbesinin üstüne oturtulmuştur. Gazeteler Rumca başlıklarının altındaki Türkçe ismi kaldırmış, Rum okullarında Türkçe dersleri kaldırılmıştır.” (Tunaya, 1989:7)

“Halikarnas Balıkçısı” lakaplı Cevat Şakir Kabaağaçlı, o kasvetli günleri şöyle anlatıyor:

“Kasvetli bir günün şafağında, yabancı kuvvetler bir karakolda yatmakta olan silahsız, günahsız askerleri uykularında süngüleyerek öldürdü. Şehre âdeta bir kâbus havası çöktü. Taşkışla’yı işgal eden yabancı kuvvetler, yokuştan çıkanları vuruyor ve sonra koşup soyuyorlardı. Gün geçmiyordu ki, yabancı kıtalar şehirde geçit resmi yapmasınlar.

Liman, yabancı savaş gemileriyle doluydu. İkide birde, olur olmaz sebeplerle, hattâ ortada hiç bir sebep yokken bile sert ve hoyrat bir tavırla şehirlilere, ‘Unutmayınız ki, mağlup bir milletsiniz’ denirdi.” (Kabaağaçlı, 1971:13-14)

Zavallı ve çâresiz durumda bulunan İstanbul Hükûmeti ise, yapılan işgal zorbalıklarına karşı işgalcilere nota vererek tarihe kayıt düşmektedir. İstanbul’daki Yüksek Komiserlere tevdi edilen nota şöyle idi:

“21 Mart 1920’de, İngilizler Üsküdar’da sulh mahkemelerinin bulunduğu bina ile istintak hâkiminin bürolarına, jandarma dairesine, belediye servislerine ve hapishaneye el koymuşlar, bu sûretle amme hizmetlerinin hemen kâmilen durmasına sebep olmuşlardır. Mahkemeler, hususî sûrette kendileri için hazırlanmış olan binalar hâricinde toplanmayacakları için vazîfelerini ifa edemeyeceklerdir.” (Söylemezoğlu, 2001:62-63)

21 Mart 1920 tarihli notada ise şöyle deniliyordu:

“Bir İngiliz müfrezesi, 16 Mart saat 10’dan 17 Mart akşamına kadar Beyazıt Yangın Kulesi’ni işgal etmiştir. İngilizler gittikten sonra hükümdara mahsus ipek bayrağın yırtıldığı ve bu kumaşın büyük bir kısmının kaybolduğu görülmüştür.” (Söylemezoğlu, 2001:64)

Damat Ferit Paşa ise o günlerde sadrarazamlıkla birlikte Harbiye Nâzırlığını da üzerine almıştı. Müsteşarı da Albay İsmet İnönü idi. Ertesi günü Damat Paşa’nın, kendisini Harbiye Nâzırı tayin ederek bütün iktidarı üzerine almaya cüret ettiği anlaşıldı. Padişah ile olan akrabalığına ve onun güvenine dayanarak önünde engel tanımayan bu çılgını tutacak başka bir kuvvet yoktu…

 

Kaynaklar

Belge Murat, (2011), Militarist Modernleşme, İstanbul, İletişim Yay.

Kabaağaçlı Cevat Şakir, (1971), Mavi Sürgün, İstanbul: Remzi Kitabevi

Öndeş Osman, (2012), Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor, İstanbul: Timaş Yayınları

Söylemezoğlu Galip Kemali, (2001), Yok Edilmek İstenen Millet, İstanbul: Yenigün Yayıncılık

Tunaya Tarık Zafer, (1989), Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt: 3, İstanbul: Hürriyet Vakfı Yay.

Uran Hilmi, (2007), Meşrutiyet, Tek Parti, Çok Parti Hatıralarım, İstanbul: İş Bankası Yay.

Yalman Ahmet Emin, (1997), Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, İstanbul: Pera Yay.