Meçhûller istasyonu

Kuşgözü Sokağı’nın Ayten Hanım’ı Osman Ziya’nın gönlü üzerinden bir imtihana tabi tutmuştu kendini. Kıyaslayarak sorduğu tüm sorular cevapsız kaldığı gibi canını oldukça da acıtıyordu. Zihninde inşâ ettikleri öyle sağlam yer tutmuştu ki “ben” kabulüne pek çok şeyi asla yakıştıramıyordu. Oysa olan tek şey Yusuf’un ziyasının bir gönle sızmasıydı. Ama Ayten Hanım bu nimetten gâfil, Osman Ziya’nın değil de başkalarının güzel tarifini hesaba tabi tutarak Zühre’yi elekten geçiriyordu.

KUŞGÖZÜ Sokağı servi ağaçlarını sıkça görebileceğiniz, hemen her hânenin penceresinin önünde menekşe, camgüzeli ve begonyaların renk renge verdiği, kol kola girmiş cumbalı evlerden oluşan eski ve temiz bir sokak. 

Sakinleri genellikle ticaretle meşgul ve muhitin birkaç kuşaktan yerlileri. Çok fazla demeyeceğim, tek bir ev bile kiralık değil bu sokakta. Ticaret erbabı bu muhteremlerin hâlleri ve vakitlerinin yerinde olması da pek hayret edilesi değil tabii ki… Bu sokağın birkaç hanımı birbirlerine -sözüm ona çaktırmadan- bi’hâyli nispet yapar, aralarında en ufak detay rekabete sebep olmaya yeterdi. Elbiselerinin kumaşından, çatal kaşıklarının kalitesine kadar her şey bu kıyasa dahil malzemelerdendi onlar için. 

Manifaturacı Ethem Bey’in kendinden beş yaş büyük hanımı Belkıs Hanım, terzi Nazif Efendilerin denize nazır bir ev aldıklarını sitemli ifadelerle dillendirince Ethem Bey artık öfkelenmiş ve “Şeytan-ı lainde kendini insanla kıyasladı ve o kıyas onu isyana götürdü. Biraz şükür, bir parça hamd yahu...” demişti de, yine de Belkıs Hanım’ı bu mukayeseden vaz geçirememişti. 

Yokuştan çıkınca sokağın başında oturan Muazzez Hanım’la Adil Bey iyice yaşlanmış, ev işlerine bile takat yetiremez olmuşlardı. Hakk’ın takdiri, evlatlarının olmaması onların bu ihtiyarlık çağlarını yalnız ve ıssız geçirmelerinin öncelikli sebeplerinden de denilebilirdi. 

Akrabalarının ise olur da bir işlerine bizden medet umarlar korkusuyla selâmı sabahı kesmeleriyse bu yalnızlığın katmerlenmesine yetmiş de artmıştı bile. Adil Bey ahbaplarına ricada bulunmuş, onların hizmetlerini yapacak bir hanım çalışan araştırmalarını istemişti. 

Saatçi İbrahim Usta’yla belki de mahallenin en kuruntulu, etrafa göz ucuyla bakan kadını olan Ayten Hanım’ın büyük oğlu Fikret mülkiye mektebini bitirmiş, küçük oğulları Osman Ziya ise Cerrah Paşa’da tıp eğitimi alıyordu. Bu yıl tahsilinin son senesiydi. Ayten Hanım bu gururları yaka iğnesi gibi üzerinde daima taşıyor, bulduğu her fırsatta da dile getiriyordu. Evlerinde genç kızları olan komşularına ara ara gider, oğullarından bahsedip kızları hülyalara daldırdığını düşünürdü. Bu hususta pek yanıldığı da söylenemez Ayten Hanım’ın. Osman Ziya kara kaş kara gözlü, uzunca boylu, mahallede yürüdüğü vakit perde arkasından kızları camlara yapıştıran oldukça yakışıklı genç bir beyefendiydi. Bir parça hercai, aşk meşk mevzularını sohbet masalarında yakışıklılığının günlük hayatta cereyan eden tezahürü olarak anlatmak için olduğunu düşünürdü. Fakat son vakitte kulaktan kulağa öyle sözler dolaşıyordu ki, Ayten Hanım’ın iftiharıyla örtüşmesinin mümkünatı yoktu. Osman Ziya okuduğuna dair anne ve babasını oyalamayla kalmamış, son vakitlerde bir garip hâller peyda olmuş üzerinde. Okulu iyice boşlayıp çok fazla yalnız vakit geçirirmiş nedense. Bu lakırdılar İbrahim Usta’nın kulağına kadar çalınmış, önce “çekememezlik” diye yormuşsa da ilerleyen zamanlarda duydukları içine bir kurt düşürmüş. Evde konuyu hanımına açsa onun bitmek bilmeyen çenesine tahammül edemeyeceğinden evvelâ kendi takip etmeye karar kılmış. 


Derler ki, güzele meyyal olmanın hikâyesi İlâhî bir düşle böyle başladı. Semanın şölvesi beşerde Yusuf’un simasında toplandı ve tüm güzel olanlar en güzel olanda vücut buldu.


***

Hafiften başlayan yağmur rüzgârın da şiddetlenmesiyle beraber etrafa savruluyor, uçuşan etekler, ters dönen şemsiyeler ve yere kapaklanan -daha çok- zayıf gövdeli ağaçlar etrafta bir kaosun yaşandığını hissettiriyordu. Yolun sağ tarafındaki müstakil evin bahçesinde sardunyalar bu hiddete fazla direnememiş, toprağın göğsüne başlarını yaslamışlardı. Adetâ kâinatın tüm renkleri çekilmiş, gri siyah arası bir ton dalga dalga yayılmıştı her bir köşeye. Kışa doğru yol alırken sonbaharın adetiydi böylesi hırçınlıklar. Yağmur biraz hafiflemişti ki ufkun ince çizgisinde çarpan şimşekler ve ardından gök kubbeyi paramparça ediyormuşçasına gürleyen gökyüzünün dehşet verici hâlleri seyirlik miydi, fikirlik mi, o da gören gözlerin tercihiydi elbette. 

Osman Ziya hiç aldırış etmedi dışarının o tehditkâr hâline. Anahtarını aldı ve kendini bu karışıklığın ortasına bıraktı. Hızlı adımlarla yürüyordu... Yağmur öyle şiddetliydi ki ne gözlerini açabiliyor ne de adımlarını görebiliyordu. Caminin önünde havanın dehşetinden ürkmüş, evine gidecek takati kendinde bulamayan Adil Bey’i gördü. Hiç aldırış etmedi vaziyetine... İki adım atmıştı ki Adil Bey’in “Osman Ziya!” diye seslenmesine mecburen cevap vermek zorunda kaldı. Bu yaşlı adamı yolun karşı tarafına geçirdi, camda eşini bekleyen Muazzez Hanıma el salladı ve yokuş aşağı bıraktı kendini... Saçak diplerinden yürüyor, fakat bu yürüyüş onu oldukça zorluyordu. Üzerindeki yağmurluğa rağmen vücuduna sızan yağmur omuz başlarını üşütmüştü. Hiç aldırış etmeden hedefine doğru oldukça hızlandı. Vakit yaklaşmış, tren, istasyona varmak üzereydi. Boşluğu delen sesini duydu ve içini kaplayan telaşla adımlarını hızlandırdı. “Ya yetişemezsem, kalabalığa karışır da gözden kaçırırsam! Tam da karşılaşacağımız zamanı buldu Adil Amca” diye söylenerek kendini istasyona attı. Tren yavaşlamış, durmasıyla birlikte yolcular fışkırırcasına vagonlardan boşalmıştı. O, hangi vagondan inerse insin mutlaka bu istikâmetten geçer, köşedeki saatçiden sola ayrılan sokaktan içeri girerek yoluna devam ederdi. Kalabalık biraz azaldıktan sonra karşıdan geldiğini fark etti. Belli ki trene binmeden önce yağmura yakalanmıştı. Kızıl, dalgalı saçları ıslanmış, ayağındaki yüksek ökçeli ayakkabılara rağmen beyaz çoraplarına kirli sular sıçramıştı. Hazırlıksız yakalandığı, ince bluzunun içinde küçücük omuzlarını kafasına doğru çekip, kasılmış bir vaziyette koşturur gibi yürümesinden belliydi. Saatçiye kadar çıktı, köşeyi döndü ve gözden kayboldu. 

Bir gün daha 18:15 trenini uğurlamıştı. Şimdi eve gitme ve yarınki vuslat vaktini bekleme zamanıydı. Bu durum daha ne kadar devam edecekti, bunu hiç düşünmüyordu. Nereye gittiğine dair en ufak fikri bile yoktu; hatta merak da etmiyordu. 

Akşam eve döndüğü günlerden birinde, muhitlerindeki tren istasyonunda görmüştü o meçhûl kişiyi. Öylece kala kalmıştı olduğu yerde. Hani insanoğlu “güzel”i daima gökyüzünde, görüp de ulaşamadığı diyarda bilirmiş ya... Gökyüzünden yansıyan ziyayla yeryüzünde güzellik ancak vücut bulur, işte o zaman ayın parçasından, güneşin ışıltısından bir pay alır, tarife sığar hâle gelirmiş ya... Tâ ki Yusuf’un rüyasında ay ve güneşin on bir yıldızla beraber kendisine secde ettiğini görene kadar… Derler ki güzele meyyal olmanın hikâyesi İlâhî bir düşle böyle başladı. Semanın şölvesi beşerde Yusuf’un simasında toplandı ve tüm güzel olanlar en güzel olanda vücut buldu. Ayın ziyası, yıldızın şulesi ve güneşin parlaklığı Yusuf’la beraber yeryüzünde tecelli eyletildi. Her güzel denilenin özüne Yusuf’un ziyasından bir katre damlatıldı. Bundandır ki insan tükenmez bir cevher, kâinatta ay ve güneşin doğmasının yegâne sebebi oldu. 

Osman Ziya da güzelin ziyasını o meçhûlde gördü Kavaklı İstasyonu’nda... Gördüğü sûret gönlünün dehlizlerinde keşfettiği bambaşka bir âlemi temaşa ettirdi günlerce ona. Ne eliyle bir gömleği yırtmak ne de istasyondakilerin eline birer bıçak vermek niyetindeydi. O, nasibine düşen bir katrenin muhayyileleriyle kendi düşünü görüyordu kuytu bir köşede. Bunun için belki de hiç merak etmedi kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini... 

O uçarı, aymaz hâlleri yatışmış, dahası suskunluğa evrilmişti Osman Ziya’nın. Zihnini tüm gün meşgul eden ve onun için sadece bir sûretten ibaret olan bu bilinmezlik, evvel cezbedici gelse de ufak ufak yerini merak duygusuna bırakıyordu. 

Yatağına uzandı, kitabını aldı, ama yarın onu görme fikrinin heyecanıyla okuduğu satırları bir türlü anlayamıyordu. Aynı cümleyi okumak için başa dönüyor, fakat yarıdan sonra dili kelimeleri telaffuz etse de aklı hep Kavaklı İstasyonu’nda turluyordu. “Güzel daima güzele meyyal olur maddenin beşeriyetinde. Semada akıp giden her güzel kendi alâmetiyle cevelan ederken, kendini  asla ölçmez diğerleriyle. Ama yeryüzünde güzel güzeli talan eder, kendini diğeriyle kıyas eder, daha güzeli bulmak için tarumar eder…” paragrafı zihninin elindeki kitaba odaklanmasına oldukça etkili oldu. Önce kendini yokladı, sonra kızıl saçlı, beyaz tenli, bakışları sürekli yerde, ifadesi biraz kederli fakat daha çok mahcup görünen o bilinmez yolcuyu düşündü. Okuduğu paragrafta anlatılan karmaşık ve yıkıcı düşüncelerden ari bir yere oturttu onu zihninde. Aklına arkadaş sohbetlerinde yakışıklılığından bahsedilince göğüs kafesine dolan hislerin tadı geldi birden. Utandı... Yalnız olmasına rağmen kuytu bir köşeye saklanmak istedi. Kendine bu kadar güvenen Osman Ziya’nın içine heyula bir korku yerleşti. “Ya beni kabul etmezse!?” Bu düşüncenin ihtimalleriyle boğuşurken sabaha doğru uykuya daldı. 

İbrahim Usta, aklını kemiren o söylentilerin aslını öğrenmek için işini bırakıp Osman Ziya’yı takibe aldı. Sabahları evden çıkıyor, söylenildiği gibi okula gitmiyordu. Bir gün birkaç sokak aşağıda eski bir kıraathaneye -kendisi de bir vakitler sıkça giderdi- uğradı. Bir arkadaşı geldi, uzunca hasbihal ettikten sonra akşam üzeri Kavaklar İstasyonu’na gelip, tren yolcularını indirip hareket ettikten sonra o da eve doğru yola koyuldu. Ertesi gün ve daha sonraki birkaç gün böyle sürdü gitti. İbrahim Usta bu duruma bir anlam veremiyordu. “Kıraathaneyi, arkadaşını belki anlayabilirim; gel gör ki istasyonda treni beklemek de neyin nesi!?” demekten kendini alamıyordu. 

O gün istasyona, yine oğlunun uzaktan izlemeye gitti. Tren istasyona geldi, her zaman ki gibi yolcular boşaldı ve tren hareket etti. Yine aynı durağanlık... Ne gittiği bir yer ne de gelen biri vardı? “İyi saatler olsuna mı geldi bu çocuk!” diye vehimlere kapılıyordu içten içe. Bugün de çözümsüz, eli boş Osman Ziya’ya görünmeden gitmeyi düşünürken “İbrahim Amca” diye sesin geldiği yöne doğru istemsizce yöneldi. Karşısında arkadaşının kızı Zühre’yi görünce epeyce şaşırdı. Zühre ise ışıyan göz bebekleriyle İbrahim Usta’ya bakıyordu. 

Kimin duygusunu anlatmalı, bilemiyorum. Zühre sıradan bir karşılaşmanın sakin ve normal tepkisini verirken Osman Ziya babasını orada görmenin paniğiyle olayları birbirine ilintilemenin karmaşasını yaşıyordu. İbrahim Usta Zühre’ye doğru bir adım atarken gözleri oğlunun üzerindeydi. Osman Ziya şaşkın, ürkek ve bir meçhûlün keşfine hazırlıksız yakalanmanın boşluğunda zamanın durağanlığını yaşıyordu. 

“Nasılsın evladım? Hayr olsun, seni buralarda...” İbrahim Usta, daha cümlesini tamamlamadan Zühre izah etti, “Kuşgözü Sokağı’nda yaşlı bir karı kocanın bakımını yapıyorum” dedi. Bu bilgi İbrahim Usta’yı olmasa da Osman Ziya’yı oldukça şaşırtmıştı. Meğer her gün yanı başında, iki adım ötesindeymiş beş dakika görmek için günlerce insan deryasının içinden kaçak göçek seyrettiği. Yanı başlarında konuşmaları dinleyen Osman Ziya’nın garip hâli daha da ayyuka çıkmasın diye babası “Bizim küçük oğlan” diyebildi sadece. Zühre başıyla selâm verip işinden çok memnun olduğunu anlatırken, kendine mıhlanmış bakışların ne kadar farkındaysa İbrahim Usta da o kadar farkındaydı.

“Güzel” diye sınıflandırdığımız tüm şeyler insanın âlemdeki büyük zaafı, güzele sahip olma tutkusu ise onun samimiyetini tahlil eden en zor sınavı. Kuşgözü Sokağı’nın Ayten Hanım’ı Osman Ziya’nın gönlü üzerinden bir imtihana tabi tutmuştu kendini. Kıyaslayarak sorduğu tüm sorular cevapsız kaldığı gibi canını oldukça da acıtıyordu. Zihninde inşâ ettikleri öyle sağlam yer tutmuştu ki “ben” kabulüne pek çok şeyi asla yakıştıramıyordu. Oysa olan tek şey Yusuf’un ziyasının bir gönle sızmasıydı. Ama Ayten Hanım bu nimetten gâfil, Osman Ziya’nın değil de başkalarının güzel tarifini hesaba tabi tutarak Zühre’yi elekten geçiriyordu.