Mecaz-ı mürsel

Bugün uzun bir yoldan gelmiş olabiliriz. Zamansız bir anın içinden… Bugün uzun bir yoldan gidebiliriz de. Doğrusu, yoldan çekilebiliriz de. Zaman ki ne yaman, duracağımız yeri söyleyemeden bizi indirebilir aracından bir köşe başında.

İNSAN, boşluğun içinde kolaylıkla yaşayabiliyor. Tıpkı denizdeki balıklar gibi... Ancak müstakil bir boşluğu nasıl dolduracağını bilemiyor. Güzel olana bakarken de öyle. Hasretlik çektiği çoğu konu için de… Kavuştuğu çoğu ahval için de öyle. Zira içinde binlerce varlığın izini taşırken, binlerce inkârı taşırken, binlerce muteriz tavrı barındırırken, binlerce geri adım düşüncesi tövbeye muhtaç iken, hayatın tadını alamadan hayata gözlerini yumarken velhasıl bakışımız tıpkı yaşanmamış güne baktığımız gibiyken (varlığını ve geleceğini biliyoruz ama ispat edemiyoruz) ve nihayet hayatın adını duymaktan öteye geçmezken, en önce kendimizden tarif kaçırıyoruz. Ahvalimiz bu.

Ahval ne olsa da aslında güzergâh aynı. Birbirimizle ve birbirimize olan yolculuk… Belki yolların kesişmesi, belki birleşmesi… Nihayet bu kısım, hatayı çokça barındıran alan. Eskiler kısaca “Evvel refik, ba’del-tarik” derlerdi. Yol önemliydi. Ancak daha önemlisi, yola çıkacak yoldaş ve tabiî ki mânâdan verilmemesi lazım gelen tavizler…

Peki, nedir yolculuktan mânâ?

Gün geçirmek ise maksat, istemesek de geçecek. İstisnalar hariç, hangimiz giden günden pekâlâ razı? Hangimiz bu yolculuktan razı? Her ahvalde yollarımızın kesişimini ne belirliyor? Yolların birleşimini ne belirliyor? Bedenimiz nerede? Ruhumuz nerede? Her ikisiyle olan ahenk nerede?

Başımız evde, başımız çadırın içinde… Başımız açık bir alanda… Başımız kumda… Hangisi? Cevabı bulsak dahi sorun bitecek mi? Elbette değil. Aslolan kalbin sınırlarına henüz yaklaşamıyoruz bile. Zira mânâda kırılmalar, zamanda kaymalar yaşıyoruz. Bu kronik durum her alanı kaplamış durumda. Manipüle ettiğimiz bir mecaz-ı mürsel ahvali yaşıyoruz. Malûm, normal şartlarda bir edebî sanat. Ne ki son dönemde bir çeşit tarif kaçırma. Belki bir rahatsızlık biçiminin somut ahvali. En belirgin yanı, cüzde/parçada olanın tam sayılması talebi. Bu sanatın görülme disiplininden kopmadan devam edebiliriz.  

Parça-bütün ilişkisi

İnsan doyumsuzdur. Bu bir hakikat. Diğer taraftan iletişimde değişkenin çokluğu da önemlidir. Bu da bir hakikat. Örneğin iletişimde abartı, örtücü bir yapıya bürünebiliyor. Bu nedenle normal/sade olandan uzaklaşabiliyoruz. Ne var ki, az olanın da öz olması gerekir. Az olan öz olmayınca anlamın akışı kaybolabiliyor. İstisna dışında parça/bütün ilişkisi bozulabiliyor. Boyayı göstermek duvarı boyamakla aynıymış gibi hissettirilebiliyor. Yemekten bahsetmek, yemek yemekle özdeş sayılabiliyor. Doğru ifadeyle insan, bunu kabule zorlanıyor. İletişim de burada zarar görüyor, belki kopuyor. İletişimi fazlaca yıprattığımız bir kelime sayalım: Bir kalbin reddiyesi diğerine de tesir ediyor. Yadsıma, hoş görünün üstündeki perdeyi kaldırıyor. Belki özetle, değerin üstündeki kristal düzleşiyor.

İç-dış ilişkisi

İçe dair bir bilgi elimizde yok. Orası muğlak. Orası mahrem. Kendimiz dışında bu alan yoruma kapalı. Doğrusu, bazen kendimize bile kapalı. O nedenle bazen çıktı önem kazanıyor. Dıştaki her çıktı sağlıklı mı? Elbette değil. Çünkü bahis neyse de ona etkiyen unsurlar da mevcut. Yine de her haliyle dışsal unsurlarla hareket edebiliyoruz. Nakıs bir işleyiş de olsa bu gerekebiliyor. Ne ki dışta zuhur edenin içte de etmesi gerekiyor. İçte olmayanın da dışta olmaması gerekiyor tabiî. Bu kısımda dikkatsiz veya özensiz davranabiliyoruz. Hâsılı, bu noktada ince bir çizgi mevcut. Hakikatte içten olan az da olsa yerini bulabiliyor. Ancak hakikatte dışa aitse çoktan yerini kaybedebiliyor. İç-dış dengesi de tekrarla burada ahengini yitiriyor.

Neden-sonuç ilişkisi

“Ne, neden ve nasıl oluyor?”, bu alanın soruları. Hakikatte objektif sorular. Ancak yorum kabiliyetiyle kolaylıkla sübjektif alana çekilebiliyor. Bu alan, kendince belirlenmiş güvenli alan. Kendince belirlenmiş ve kırmızı çizgilerle etrafı çizilmiş. Oysa çatısı aktarılmamış. İskele kurulmuş sadece, çatı unutulmuş. Tarifi değiştirelim. Diyelim ki susadık, suyun içilebilir yerinden uzaklaşılmış oluyor. Akabinde suyu bulandırmak hususunda muhataplar suçlanmış oluyor. Öyle ki, muhatabın gözleri bağlanmış olarak uzaklaştırılmış oluyor. Gözler açılınca ona sadece gelinen yer söyleniyor. Biz, buraya nasıl geldik? Doğru soru şu: Hakikaten suyu kim bulandırdı?

Yer-insan ilişkisi

Yer/mekân, algımızı ne kadar değiştiriyor? Meselâ gözden ırak olan gönülden de ırak olur mu? Sadece göze ilişmiş bir görüntü ise, evet, gönülden ırak oluruz. Dahası var. Gönülle hiç irtibat etmemiş bile olabiliriz. Ama son dönem için harcıalem hâle gelen, uzaklara destan üstüne destan… Uzaklara gözlük üstüne gözlük… Oysa insan, çoğunlukla yakını görememekle malul. Yakında esirgenen unsurun uzaktaki faydası? Bu, oldukça soru işareti barındırıyor. Belki uzakla irtibatımız zayıf olduğu için rahatız. Bu yüzden daha rahat konuşuyor olabiliriz de. O nedenle, hakikî iyinin suyu üflememe lüksü yok gibi. Zira susuzluk bir miktar ertelenebilir bir şey.

Sanatçı-eser ilişkisi

Hakikî sanatçıyı tanımak için ne gerekir? Evvelâ sanattan uzaklığımızı idrak etmek olsa gerek. Eserde müessiri görememek… Belki göz ile görüp hissedememek… Yolculukta elbette manzara güzel olur. Orada, o kısa anda bir duygu, o kısa anda bir tefekkür, o kısa anda bir çıkarım gelişebilir. Bunlar elbette kıymetli. Ancak yoldaşı seyretmek, onu tanımak karşısındaki değeri? Manzaranın kendisiyle resmine bakmak arasındaki fark kadar… O kadar belirgin bir fark. Zira biri iç, biri dış. Zira insan, en donanımlı varlık olarak görüş alanımızda. Yanında olmakla karşısında durmak mı? Bu, tamamen bizim tercihimiz.

Sonuç niyetine…

Bugün uzun bir yoldan gelmiş olabiliriz. Zamansız bir anın içinden… Bugün uzun bir yoldan gidebiliriz de. Doğrusu, yoldan çekilebiliriz de. Zaman ki ne yaman, duracağımız yeri söyleyemeden bizi indirebilir aracından bir köşe başında.

Yine de bugün, diyebilir gücümüz var gibiyse, o hâlde demeliyiz. Demeye zorlamak değil kaptan/kalpten taşan… Demeye zorlamak değil artan harcın değerlendirilmesi. Asıl harç, güzel olanın arsamızdaki inşâsı için karılmalı. O inşâdan bir fotoğraf mı? Fotoğraf cansız olur. O hâlde ayna tutmak mı? Ve belki binlerce provadan geçerek… Evvelâ kendimize olacaksa: Evet…