MAVİ bir gökyüzüydü önümde duran; yaprakları yeşeren bir ağaç vardı yanımda ama gözlerim yine hüznü görürdü. Kendi kendime, etraftaki insanların içindeki yangın gökyüzünü yine aleve vermiş, derdim.
Halbuki insanlar mutlu olsunlar diye ağaçlar yapraklarını yeşile boyuyordu vakti gelince yere sermek için. Nerede saklıydı mutluluk? Yeşil yaprakların arasında mı, kurumuş yaprakların sesinde mi, yoksa biriken hüzünlerin arasında mı?
Maviydi gökyüzü ve ağaçlara bakıyordum, alabildiğine yeşile kaçıyordu... İlerledim, ilerledim. Güzel, sıcak ve sevimli bir güneş vardı gökyüzünde. Milyonlarca kilometre ötedeki bu yıldız parçası nasıl oluyordu da bu kadar sıcak olabiliyor ve dünyayı ısıtıyor, diğer bazı gezegenleri de sıcaklığıyla kavuruyordu?!
Mutluluk, sadece basit bir kelime değildir; içinde sahip olamadıklarımızı saklar, hissetmek istediklerimizi, görmek istediklerimizi, söyleyemediklerimizi de… Bazı kelimeler konuşur bizimle, içimizdeki o gökyüzüne yansıyan alevi bir kelimeye sığdırır belki de “sıradan” bir cümleye. Ama o cümlede içinde kaç benliğimizin öldüğünü ne o kelimeler bilir ne de ağaçların kuruyan yaprakları…
Beyaz bulutlara bakarak ilerliyorum; görüyorum dağlarla sevişen gri bulutları... Gökyüzüne bakıyorum, ara ara mavi. Ağaçlar iyisinden budanmış. Resmi okumak için aşağıya doğru, şelalenin çağladığı vadiye, ağaçlara doğru koşuyor kuşlar; onları da görüyorum. Çevreye bakıyorum yürürken ne çok farklı gökyüzü var ne çok farklı ağaçlar, kuşlar, dağlar ve içimizi ürperten sular… Keşke olsaydım diyorum ya çağlayanda haykıran bir damla su veya mavisini yitirmiş gökyüzünde bir kuş. Bir sürü kuş… Martılar, kargalar ve serçeler ve adını bilmediklerimiz; adını bilmediğimiz insanlar kadar çok.
Mevsimler, içimiz hep bir mevsim havasında olmaz mıydı? Ne sıcak, ne soğuk, ne mutlu, ne mutsuz, ne yorgun, ne de yaşam dolu... Gökyüzü de bir kelimedir, içinde maviyi barındırır. Bazen o mavi bir tutkudur, bazen kurşuni bir hüzün bazen de kaybolan ani bir kızıllıktır ufukta. Sahi mavi alev alır tutuşur muydu? Eğer çok fazla cümle ölmüşse içimizde, mavi sonbahar gibi nasıl tutuşmaz ki? Çünkü bazı şeyler kül olmalıdır. Yıldızların çıkabilmesi için karanlık gereklidir; külleri de yüreğe bırakmak gerekir. Gökyüzü alev almış işte; bir cümle ama kim bilir neler yanıyor içinde...
Gönül köşkünde zamanında itibarlı biri oturmuş belli ki. Zengin, varlıklı ve aşkta ticaret yapmayan önde gelen biri. Kalbin kıyısında, her günün sabah ve akşamında, her mevsim gökyüzünü mavi gösteren biri, sonbaharı saklarcasına… Hayatı, felsefesini ufku görecek şekilde konuşmuşlar sanki…
Düz yoldan ilerliyorum batıya doğru. Bir zamanlar buralarda aşklara konu olma ihtimali olan patika bir yolda ilerliyorum. O yollar hâlâ var, dağların yamaçlarında görüyorum ama aşkla yürüyen ayaklar kesilmiş o yollardan, bulanmış asfaltların katranına... Mevsimlerden bağımsız otobanlar yapılmış aşkın virajlı hüzünlü patika yollarına.
Yürüdükçe güneşte gölgelerini uzatıyor ağaçların, yeşilliklerin, kayaların böğrüne uzanmış tüm varlıklara. Ağaç gövdeleri, çizgi çizgi uzanmış, gölgeleri canlanıyor, Hacivat ve Karagöz’ün adeta orta oyunu gibi bir oyun sergileniyor suların beyaz köpükleri arasında. Kuşları görüyorum çimenlerin üzerinde, bir şeyler arıyorlar. Ormanın içinde binlerce ağaç var. Yeşili, sarısı, nar kırmızısı, kestanesi; üşüyen ağaçlar görüyorum kavak gibi söğüt gibi… Hepsi de rastgele sıralanmışlar gözlere zevk olsun diye. Yoksa zaman zaman göklere mi yükseliyor bunlar, karanlıkta izlediğimiz yıldızdan sevgilileri için diye düşünüyorum içimden…
Yaprakların ağaçlara küstüğü bir mevsimin dalları kırılmış hüsranları da vardı gökyüzünde... Matem değildi, mavisini kaybetmiş gök kubbenin o pürüzsüz efkarı! Rüzgârda gizlenen her zerrenin bağrında, sanki minik ve ürkek hüzünler de saklıydı! Ve toprağa karışmış çiçeklerin masum kokuları, tıpkı gizeme bulaşmış garip hayâllere dalmıştı! Güne nakşolmuş manzara, kendinden soyunmuş racon kesen portreler de yansıtıyordu teninden toprağın derinliklerine.
Pusuya yatmış küskün yıldızlar... Sebebi belirsiz zalim uzaklar ve mevsimin kölesi kaçak güneş! Baktım da çevreye, notalar kanat çırptı benliğimde o an; dünyanın bin türlü halleriyle belki, topyekûn efkarını da gizleyen o gizemli sis...
Boynu sevgili gibi bükülmüş ağaçların yalnızlığa selam durduğu anlarda gibiyim... Toprağın yağmurla kucaklaştığı günlerin yürek ısıtan sessizliğinde... Ve farkında olmasak da sevgili, gökyüzünden düşen yağmur taneleriyiz... Hazan mevsimi var ya, canın sevgiliye hasret gibi üşüdüğü zamanların biçare yalnızlıkları, sonbahara yoldaş gibi geliyor insana... Ve sonbaharın asil renkleri eşlik ediyor içimdeki derin sevdaya.
Manzara ise kimsesiz kırlangıçların göç yolunu şaşırmışçasına kahrını resmediyordu; nereye baksam yokluk, nereye baksam özlem ve nereyi gözlemlesem biçare bir sessizlik! Gözler neyi aradı acaba dünkü manzaradan? Sise bulanmış ormanlar, ıslak zeminler, tüten bacalar ve pencerelerde hasret nöbetindeki kahve gözler...
Oysa şöyle derinden bir iç çekerek, manzarayı nefese nefese, sanki bir yelpazenin bağrında yaprak yaprak çevirebilse insan, kim bilir nelerin şavkı vuracak mahzun gözlere? Efkâr yürekte sallanan bir eski muska gibi mecburiyetse, hissedilen duygular da bir o kadar baskıcı! O yüzden diyorum ya sevgili; ne olursa olsun, kimsesizliğe kanat çırpan serçe yavrularının yollarını aradığı bir günün, tömbeki tadında sahipsizliği var ortada...
Sonbaharın hüzne mahkûm olduğu günün sabahında, dünyaya açılan gözlerim gibi kanatlarını bir o yana, bir bu yana savurdum pencerenin... Dünyanın güne mahpus olmuş tüm gizemi de tıpkı bir nefes gibi göğsüme saplansın diye bekledim... Oysa baktım da yalnızlığımın demir parmaklığından, bizi bir çavdar tanesi gibi kara taşların arasında ezmeye çalışan dünya yine kendi döngüsündeydi!
Bulutların arasında kaybolan güvercinler yuva arayan yalnızların imdadına yetişircesine kanat çırpıyordu... Ve sanki kuş kanadında sevgiliye bir mektup da götürülüyordu... Manzara böyleyse, kışın kar soğuğunda naz yaptığı günlerde, sıcak bir yuvanın hasretine sarılmışçasına yatmak geliyor insanın içinden... Ve pencereye yaslanmak gibi uzaklara dalmak... Ve sınırların mayınından, buharı teninde ağlayan bir bardak çam kokulu kaçak çayda sabahlamak!
Dün var ya dün, aynı zamanda teninde ceylan koşturan bir güzelliğin çalılarda mola verdiği bir an gibiydi! Sevda teninin patikalarında, nerede dursam dedim sevgilide acaba? Olsa da yanımda, canım neresinde bir yorgun kalbin titreyişi gibi dalgalanıp dursa? Hangi kıvrımlarına saklansa gözlerim ve nefesim neresinde bir yelkenliyi delicesine kanatlandırsa? Ancak sonbahar hüznü, özlemin kuyusunda can ararsa, mevsimler saman sarısı yalnızlıklara gömülmüş haşmetli duygular gibi kendinden geçmeye başlar...
Sevda kokusunda hasret aramak bu olsa gerek... İyisi mi dedim, duyguları mahmuzlamaktan vazgeçmek lazım... Gün nasıl dünyayı kendinde frenlemişse, gem vurmak lazım tutkulara hasreti büyük zalim ve pervasız duygulara... O hâlde “dön” dedim “sabahı kilitleyen manzara”ya… Sevgili düşünsün seni, seni senden alan yalnızlıklarda! Evet sevgili, yüreğinde sabır varsa güne isyan eden hançerenin, kehribardır zamana mahkûm olmuş prangasız esaretin çıkmaz sokağındaki açık cezaevi...
O yüzden kapattım pencereyi ve gün yüzünde düşlerimin açılmamış sayfalarına odaklandım. Dilime bir nağme yapıştı o an, işte tıpkı bir köz ateş gibi sen düştün her satırından kelamımın, almasa da içimde isyan vardır selamımın! İyisi mi dedim, güne teslim olup, sonbahara hapsedeyim kendimi! Açılmamış bohçalarda gelin çeyizleri gibi heyecan barındırsın hayâllerim...
Bıraktım sonunda kendimi sevgili, bıraktım sana... Gelişine, özlemine, hasretine ve benden can koparmış bıçak gülüşüne bıraktım. Araçta efkârlı bir türkü, tespihimde kehribarı bir sabır ve mırra tadında yakıcı bir gazel gibi gelmeni beklemekteyim; derdimi kimlere desem, başım alıp nere gitsem?!
Düzce’nin Derdim köyü Samandere şelalesi gidilecek yerler arasında. Ve bizi ağırlayan Emin beye ve yol arkadaşımız Erol beye teşekkürler.



