“BİR şehir var yaylada/ Ben bu yaylada doğmuşam/ Dadaş demişler adıma/ Mertliği, yiğitliği, karşılıksız sevmeyi öğretmişler/ Hele, bu vatansa, uğrunda ölmeyi…
Kar havada bar tutar inerken Palandöken’e/ Mavi beyazın buluştuğu noktada/ Türkülere sorun beni, tanırlar/ Çünkü ben o yaylada doğmuşam/ Ben Erzurum’da doğmuşam…”
Kadim şehir Erzurum… Doruklarında çift başlı kartal, eteklerinde güzide şahsiyetleri ağırlayan diyâr… Başı dumanlı dağlara selâm çakar bar tutan yiğitleri ve göğe çarpar, ses verdiği zaman Erzurum’un sesi…
Şehirler de insanlar gibidir; kendine has karakteri, duygu dünyaları ve de hassasiyetleri vardır. Silüeti, geçmişini, bugününü ve dahi geleceğe dair vaadini hece hece anlatır seyirdarına. Coğrafyası, iklimi, tarihî, bir şehrin duruşunu, tavrını belirleyen öncül kriterler olduğu gibi kültürünün ve folklorunun şekillenmesinin de ana zeminidir. Her şehir bir keşif, insana dair uzun ve derin bir yolculuktur aslında. Okunmamış hikâyelerin sayfaları, bir halk sazının telinden dökülen ezgisi ya da yazmanın rengi renkle kararken, nakışı nakışla çatan deseni gibidir her şehir. Şimdi tüm bileşenlerinin keskin, sert ve kavi olduğu kadar şefkatli, hisli ve en fazla da hüzünlü bir şehri, Erzurum’u seyre duracağız…
Kuşbakışı Erzurum
Erzurum’da heybet ve vakar sırt sırta vermiş; dağlarında duman, ufka kadar uzanmış ovalarda nakış, çimen kokan yaylalarda ise rüzgâr olmuştur. Tarih boyunca çokça savaş, göç, sevda ve hasret tadan Erzurum, bunu günlük hayatındaki tavırlarına, ezgilerine ve danslarına yansıtarak tarihî bilincini hep diri tutmuştur.
1890 rakımlı, Doğu Anadolu’nun sınır ili olan Erzurum önce karın sonra da çayın demlendiği diyardır. Kedinin damdan dama atlarken havada donduğunu söylerler kışın şiddetini anlatabilmek için. Çatılarından sarkan mızrak misâli buzlar bu hakikati vurgulamak için olsa gerek kışı teyakkuzda bekler gibi geçirir. Çarşılarında ehrama bürünmüş ezeler, yumurta topuk ayakkabılarının arkasına basıp, ceketi omuzlarında kaytan bıyıklı delikanlılar Erzurum’un simgesi gibidir. Soğuğunun şiddeti kadar sıcaktır insanı; merhametli, hürmetli ve fedakâr...
Zordur hayat Erzurum’da; önce coğrafyası, sonra iklimi ve hafızalarda hâlâ canlı olan acıya dair hatıralarıyla. Dağlarla vuruşur hayatı sürdürmek için bu diyârın insanı. Öyle aşılmaz olur ki dağlar ve yollar kışın, zirveler bile sessizliğin uğultusuna teslim olur. Allahuekber dağları kardeşi Kars’a omuz verirken, Gavur dağları ise Fırat’ı bağrından Basra’ya uğurlar. Gurbet ve hasret Erzurum’un her yanından avazı çıktığı kadar haykırır. Palandöken’in etekleri Abdurrahmân Gazi’yi öyle sarmıştır ki sinesine, üzerindeki heybetin bu yiğitten mülhem olduğuna kani olur insan bakınca.
Erzurum baharın ayak izlerini bekler koca bir kış; bekler ki çiğdemleri baş versin, dağlarına kelik kokuları, yaylalarına sarı papatyalar yayılsın. Ne rüzgârlara göğüs germiştir gelincikler, mor sümbüller… Gecenin bir bıçak gibi kesen ayazına direnmiş, yine de vaz geçmemiştir toprağından. Belki de bir çobanın kavalıyla coşacaktır doruklardan kopup gelen kaynak suları, dağların arasına saklanmış yaylaları.

Eğer “Toprak ne demek, bayrak ne demek bu diyarda?” diye düşünürsen Tabyalara doğru çevir yönünü. Erzurum’a kollarını açarak gövdesini siper etmiş gibi görürsün Aziziye ve Mecidiye Tabyalarını. Hâlâ komut bekliyor gibidir Nene Hatun bu surların içinde. Bir ruh çarpar göğsüne, dağlar, ovalar ve sular haykırır bir ağızdan…
Birkaç adımlık tarih turu
M.Ö. 4900 yıllarında kurulduğu tahmin edilen Erzurum, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. İlerleyen zamanlarda Türk yurdu olan şehir Selçuklunun kundağını kucağında sarmış, 1514 yılında da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına dahil edilmiştir. 1877 ve 1878 Osmanlı-Rus Harbi’ndeki mücadelesi ve Millî Mücadele yıllarında üstlendiği rolle nice kahramanlık destanına konu olmuş, yurduna kanının son damlasına kadar sahip çıkmış mücahit ruhlu bir şehirdir. İsmi 1048’li yıllarda “Erzenü’r-Rum” olarak telaffuz edilip daha sonra “Arzırum” olarak değişmiş ve ilerleyen zamanda da son hâli olan “Erzurum” şeklini almıştır.
Rus ve Ermeni işgaline en acı şekilde maruz kalan Erzurum’un hatıratlarında hüznü ve hasreti adeta yaşamışçasına hissedersiniz. 1. Dünya Savaşı’nda Erzurum bölgesinde Ermeni çetelerinin yaptığı mezalimi Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa şu cümlelerle ifade edecekti: “Erzurum’a o kadar yaklaşmıştım ki, artık insanların dişlerini görecek kadar yakınlarındayım… Gülerek beni karşılıyorlar. Biraz daha yaklaştığımda, orada bir gayr-i tabiîlik hissettim. Bu insanlar hiç kımıldamıyordu. Daha yaklaştığımda ıstırapla gördüm ki, her biri canlı canlı birer kazığa oturtulmuştu. Istıraptan kasılmıştı yüzleri, gülmüyorlardı!”
Bu acı ve ıstırap yüklü zamanlarda yekvücut olan Erzurum, feda edilecek neyi varsa gözünü kırpmadan ortaya koymuş ve tüm vatanı doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine kollarıyla sarıp sarmalamıştır. Bu direnç öyle kavi bir ruh inşâ etmiştir ki, her beden devleşen bir nefer, kadını ve erkeği yenilmez bir mücahit gibidir. Eli kınalı yeni gelin olan Nene Hatun’un 93 Rus Harbi’nde kundaktaki bebeğini beşikte bırakıp cepheye baltayla koşarken “Evladım anasız büyür fakat vatansız büyüyemez!” sözleri işte o ruhun mukaddesatı uğruna neleri feda edebileceğinin fiili ve fikrî delilidir. Öyle ki bu hâl Erzurum’un türküsüne, toyuna, şiirine ve dansına kısacası Erzurum’u Erzurum yapan tüm insanî durumuna yansımıştır.
Medeniyet arşividir Erzurum
Çifte Minareli Medrese, Erzurum kalesiyle kadim bir tarihi yâd eder karşı karşıya dururken. 15 asırdır burçlarından ovayı seyreden kale, Türk yurdu olmanın mührü gibi duran Çifte Minareli Medrese’den gözünü hiç ayırmaz. Yanı başlarındaki Üç Kümbetler derin bir sükûneti ağırlar Emir Saltuk’la beraber etrafında. Rüstem Paşa Bedesteni vitrinlerinde Oltu’nun hazinesini sergiler. Eğer “Toprak ne demek, bayrak ne demek bu diyarda?” diye düşünürsen Tabyalara doğru çevir yönünü. Erzurum’a kollarını açarak gövdesini siper etmiş gibi görürsün Aziziye ve Mecidiye Tabyalarını. Hâlâ komut bekliyor gibidir Nene Hatun bu surların içinde. Bir ruh çarpar göğsüne, dağlar, ovalar ve sular haykırır bir ağızdan: “Erzurum kilidi mülk-i İslâm’ın/ Mevlâ’ya emanet olsun Erzurum./ Erzurum derbend-i ehl-i İslâm’ın/ Mevlâ’ya emanet olsun Erzurum.”
Alvarlı Efe Hazretleri hacca giderken Suriye’de karşılaştığı bir Ermeni’nin “Erzurum’u sizden alacağız!” sözleri üzerine derin bir tefekkür ve kuvvetli bir teslimiyetin satırları olan bu dörtlükleri kaleme alarak cevap vermiştir.
Manevî bir hazinedir Erzurum
“Evliyalar şehri” de denir Erzurum’a. Tarih boyunca birçok evliya ve Allah dostuna yurt olmuştur. Palandöken’in eteklerinde yatan Abdurrahman Gazi’nin Hazreti Peygamber’in sancaktarı olduğu rivayet edilir. “Marifetnâme” eseriyle de bildiğimiz İbrahim Hakkı Hazretleri, Ömer Nasuhi Bilmen, Alvarlı Efe olarak bilinen Hâce Muhammet Lutfi Efendi, Pir Ali Baba bu şahsiyetlerden sadece bir kaçıdır. Bu muhterem zatlar hakkında birçok kerametten bahsedilir fakat Abdurrahman Gazi’nin Peygamber efendimizle olan münasebetinden dolayı onunla ilgili şu hadiseye ayriyeten itibar edilir:
Hazreti Peygamber’in İslâm orduları Erzurum’u fethederken, sancaktarı Abdurrahman Gazi’nin başı bir düşman kılıcı ile gövdesinden koparılır ve yere düşer. Başını koltuğuna alan Abdurrahman Gazi elinde bulunan İslâm Sancağı’nı Palandöken’in en yüce noktasına dikmek üzere dağa doğru koşmaya başlar. Başı koltuğunda, sancağı elinde olan Abdurrahman Gazi Palandöken dağındaki “Şığveler” mevkiine gelince dağda bulunan çobanlar donar kalırlar. Sonra birisi dayanamayıp “Kafası koltuğunda hâlâ koşuyor!” diye bağırır. Bu sözün üzerine nazara gelir ve olduğu yerde düşer kalır ve ruhunu teslim eder. Erzurum’da yaygın bir inanışa göre Erzurum’a gelip de Abdurrahman Gazi Türbesi’ni ziyaret etmeden dönülürse, yolunuz mutlaka tekrardan Erzurum’a düşecektir.

“Bar” sadece bedenin ortaya koyduğu figür ve ritmik hareketlerin tanımlaması değildir Erzurum’da. Bar, bir destandır ve kökü asırlar öncesine uzanır. Zamana karşı aldığı tavır, vakur bir duruşun davula vuran tokmak sesiyle yedi düvele meydan okuyuşudur.
Türkülerin demlendiği, âşıkların beslendiği mekân Erzurum
Mûsiki bir toplumun parmak izidir. Asırlık hafızasını mûsikiye yükleyerek yaşatır nesilden nesile. Hele bir de türküyse bu; kaç ucu yanık mektubun satırları, belki işlenmiş bir mendil veya bir yazmanın kenarındaki nakışı ya da sitem edilen ulu dağların bitmeyen yolları konuşur sizinle. Konuşur da kimseye diyemediklerini türküye dedirtir hâl dilince. Dinlediniz mi bir yörenin türküsünü, insanıyla tanış olur, sevincini, kederini, hasretini ve de sevdasını, yanmanın da yakmanın da hakikatini görürsünüz.
Türkü, Erzurum’da en net ve en samimi ifade biçimidir. Yaşamı algılayış ve kabul ediş tarzı bir usul ve bir üslûp süzgecinden geçtikten sonra ezgi olarak son şeklini alır ve artık bir nefesin onu üfürmesini bekler. Erzurum türküleri uzayan yolların, aşılmaz dağların, yâre söylenmemiş sözlerin ve gurbete yapılan sitemlerin avazıdır özünde. Kırık havalar ve uzun havalar büyük yer tutar bu yörenin türkülerinde. “Ardahan’dan Gelen Tatar, Arabam Mazılıdır, Aras Aras Han Aras” gibi birçok bilinen türkünün yanı sıra bu yörenin türkülerinin kökü âşıklık geleneğine, büyük halk ozanlarının deyişlerine uzanarak beslenir. Erzurumlu Emrah, Aşık Sümmani bu sahanın yapı taşlarını oluştururken günümüz ozanlarında Âşık Reyhani, Âşık Nuri Çırağı ve Âşık Erol Ergani ile bu geleneği devam ettirmiştir. Bu geleneğin temsilcileri temel ezgi kalıplarına “makam/ hava” adını verirler. Âşıklık geleneğinde “makam/ hava” adı ile anılan tek âşık Sümmanı’dir ve ezgi kalıbı da “Sümmani Ağzı” olarak ifade edilir.
Âşık Sümmani’nin “Ben razı değilem hicrana gâma” deyişi edebî niteliğiyle, makamıyla ve derin duygu yüklenimiyle âşıklık geleneğinin edebî nitelikleri kuvvetli bir şekilde taşıdığı gibi türküyü yakmak için evvelâ yanmak gerektiğinin hakikatinin de açık bir ispatıdır. Bu deyişi Sümmani’ye yazdıran maşûkası, canânı Gülperi Hatun’a olan derin sevdasıdır.
Afganistan’ın Bedeşem şehrinin kadısı olan Molla Abbas’ın kızıdır Gülperi Hatun ve sarayda yaşamaktadır. Âşık Erzurum’da, maşûk Afganistan’da vuslatın hayâlini kurarken aradan uzun zaman geçer ve Gülperi Hatun’un taliplileri her geçen gün artar. Kızının hâlini sezen Molla Abbas bu söylentileri durdurmak için taliplilerinden birini kabul edip dünya evine girmesi konusunda bir parça ısrarcı olur. Ne yapamayacağını bilemeyen Gülperi Hatun yârine bir haber uçurmak için düşünür durur. Bir Osmanlı askerinin terhisinden sonra memleketi Erzurum’a dönmeyip Afganistan’da kaldığı bilgisi gelir araştırmalarının sonucunda. Hemen bu askeri buldurtur ve ona Sümmani’yi tanıyıp tanımadığını sorar. Asker, tanıdığını söyleyince yüreği bir kuş gibi çırpınan Gülperi Hatun kendisine bir nâme götürmesi için askere rica minnette bulunur. Hatunun isteğini kabul eden askerin omuzuna bir tutam saç, bir nâme ve birkaç parça değerli mücevher taş diker ve bunlardan kimseye bahsetmemesini, Sümmani’den başka kimseye de asla vermemesini tembih ettikten sonra askere döner, “Bak, şu anda Sümmani Samikale’de değirmenden aşağı elinde yanık bir kürekle inmektedir” der ve orada bayılır.
Yola düşen asker Erzurum’un Narman kasabasının Şekerli köyüne ulaşır. Uzak yoldan gelenlerin ağırlandığı köyün konağına alınır ve istirahat etmesi için ikramda bulunulur. Nereden gelip nereye gittiğini sorarlar ve asker bir anlık gafletle Afganistan’dan geldiğini söyler. Bu cevabı duyanlar “Sümmani’yi mi ararsın?” diye sorarlar. Asker bu soru karşısında hem şaşırır hem de telaşlanır. Bunu nasıl bildiklerini sorunca “Gülperi Hatun’la Sümmani’nin dillere destan sevdasını bilmeyen mi var?” der ve askeri sıkıştırırlar. “Afgan illerinden buralara kadar geldiysen kesin ondan bir şeyler getirmişsindir” diye de ısrar ederler. Yoğun ısrara dayanamayan asker omuzuna dikilen emanetleri odadakilere göstermek durumunda kalır. Değerli taşları gören konaktakiler saçı ve nâmeyi Sümmani’ye götürmesini ama değerli taşları onlara ederince satması teklifini asker reddettikçe köylüler vaz geçmezler. Zaten bundan Sümmani’nin haberi dahi olmayacağını söyleyerek askeri ikna ederler. Asker taşları satar, oradan ayrılır.
Birbirine yakın olan köye, Samikale’ye nihayet varır. Nerede olduğunu sorar, sual eder ve Oltu’ya gittiği haberini alır. Bir müddet bekledikten sonra Sümmani’nin değirmenden geldiğini görür. Oldukça üzgün ve hüzünlü olan Sümmani yârinden bir haber geldiğini biliyordur. Askerin yanına yaklaşarak “Bugün nazlı yârden bir nâme geldi./ Durmasın peşime gelesin demiş/ Çoktan beri ateşine yanardım/ Cuz’i bir ataşe yanasın demiş./ Ne sebep ihtiyar isyana kattın/ Sebep ne karşımda ter kana battın/ Ahdinde durmadın taşları sattın/ Sevdiceğim alıp gelesin demiş.” şeklinde sitem dolu dizeleri sıralar. Asker mahcup bir vaziyette nâmeyi Sümmani’ye uzatır. Sümmani, Gülperi’sinden, maşûkasından gelen kâğıdı açar ve şu satırları okur: “Hülâsa severim değildir yalan/ Beyim tastik ile dilimde değil/ Tez yetiş bağını ederler talan/ Bir sadık muhibbim yanımda değil.// Sen bana âşıksın ben sana canân/ Gûş ver cevabıma âh eyle figân/ Merhametin yok mu ey dertli Sümman/ Mürüvvet merhamet zalimde değil.”
Bu satırlar Sümmani’nin bağrına bir ok gibi işlemiştir. Gâm dolu yüreğinden sazının tellerine ve yâri Gülperi’ye cevaben şu satırlar dökülür:
“Ben razı değilem hicrana gâme/ Garip gönlüm hâldan hâlâ salan var/ Sabavetten beri bir yol gözlerem/ El zanneder uzaklarda kalan var.// Sümmani’yem Yarab gönlüm hoş eyle/ Yâ sabır ver ya da bağrım taş eyle/ Yâ bir çift kanat ver ya da kuş eyle/ Tez ulaşam dost bağında talan var.”
Bu eser gibi insanın hâline dokunan nice hikâyeyi bağlamanın tellerine vuran mızrabın dilinden dinleriz de sır sandığında sakladığı derdine ne yazık ki garip kalırız. Erzurum’un nadide seslerinden olan merhum Mükerrem Kemertaş’ın yıllarca seslendirdiği “Huma Kuşu” türküsünün de sayfalarını açınca seferberlik yıllarında yârini cepheye gönderen eli kınalı gelinin yıllar süren bekleyişine kayınpederinin dayanamayıp bu türküyü yaktığını öğrenmiş oluruz.
Derlenmiş ve repertuara alınmış eserlerin dışında Anadolu’nun her karışında olduğu gibi Erzurum’un da sızım sızım sızlayan, kuytu bir köşede açan ya da yayla yayla dolaşan bir de köy türküleri vardır. Sevdası bağrında yanan bir yiğit, “Şenkaya yolları bükülür gider/ Zülüf ak gerdana dökülür gider/ Bir yiğit ki sevdiğini almasa/ Ömrü ardı sıra sökülür gider” diye ahvâlini anlatırken, narin bir yayla çiçeğinin dilinden dinleriz yâr ile yapılan ahdin cümlelerini: “Güzel senin ile yayla yolund/ O yandan bu yandan söylemedik mi?/ Ağaçlar yeşermiş, güller de açmış/ Seninle kuşburnu toplamadık mı?”

Erzurum millî, manevî ve tarihî birikimiyle vatanın şah damarı olmuştur ve daima da olacaktır. Köklerine doğru yolculuk yapmak isteyenler Erzurum’un asırlık geçmişine uzanarak tüm zamanların içinde yürür. Büyük, küçük, saygı, hürmet gibi içleri boşaltılmış kavramların dipdiri ve canlı hâlleriyle hâlâ ayakta olduğunu Erzurum’da yaşayarak görmek mümkün.
Yiğit meydanda, Erzurumlu barda gerek
Halk oyunları, bir toplumun kendini en karakteristik şekilde ifade etme biçimidir. Ritmik, kompozisyonu olan ve bir ölçü çerçevesinde sergilenen hareketler bütünüdür. Elbette ki coğrafik, sosyolojik ve de kültürel olguların tesir ettiği tüm alanlar gibi halk oyunları da bu etkenlerin etrafında şekillenerek formunu oluşturur. Yörenin erkek ve kadın oyunlarına “bar” denilir.
“Bar” sadece bedenin ortaya koyduğu figür ve ritmik hareketlerin tanımlaması değildir Erzurum’da. Bar, bir destandır ve kökü asırlar öncesine uzanır. Zamana karşı aldığı tavır, vakur bir duruşun davula vuran tokmak sesiyle yedi düvele meydan okuyuşudur. Dadaş, barda bir yanına dağları, bir yanına çağlayan nehirlerini alır ve başında yayla bulutları, bar tutunca şahlanır. Aras olur çağlar, Karasu olur taşar; ayağını vurdukça yere, Palandöken ve Munzur ayağa kalkar. Artık söz biter, bar konuşmaya başlar: “Bar başlıyor!../ Bar başı sallarken mendilini,/ Gözüne al dadaşım gönülden sevdiğini./ Dinle davul ne diyor: dan, dan, dan/ Ben bu sese vurgunam, can, can, can / Canlar yurdundur elbet, her can vatana kurban.”
İşte böylesi bir hissiyatın ifadesidir Erzurum’da bar. “Baş Bar” bu oyunların tacıdır. “Hançer Barı, Sarhoş Barı, Hoşbilezik, Köroğlu, Tamzara, Karabet, Temirağa” gibi daha birçok oyunu vardır.
Erzurum’da kadın ve erkek oyunları ayrı ayrıdır. “Aşşahtan Gelirem, Çift Beyaz Güvercin, Akça Ferikler, Atın Üstünde Eğer” isimli oyunlarsa kadın barlarının adlarıdır. Kadın barları “ağızdan söyleme” de denilen, müzik eşliğinde sözlerin oynayanlar tarafından karşılıklı söylenerek oynanan oyunlardır.
Kadınlarda, “üç etek” ismi verilen, kadife üzerine simle Türk motifleri işlemeli, çoğunlukla siyah, bordo ve lacivert renklerinin kullanıldığı yakasız, kollu ve ayak bileklerine kadar uzanan giysiler kullanılır. Bu giysilerin göğüs, boyun ve kol ağız kısımları dantel süslemeli olur.
Erkek giysilerinde ise bacak kısımları dar, yukarı kısımları geniş tutularak kesilmiş, üst arka kısmı katmer satıhlı, aşağı doğru sarık bir körük hâline getirilmiş (zigva), ön tarafı ise nispeten potur görünümlü pantolon görevi gören ve zıpka diye adlandırılan, lacivert kumaştan yapılma alt giysi giyerler. Uzun kollu, dik yakalı, kol ağızlarında dört ya da beş adet siyah veya beyaz düğmesi bulunan beyaz renkli gömlek giyilir. Bele takılan kuşak, şal, Trablus ipeklisi ya da Tosya yerlisinden yapılır.
Giyinmek, sahip olduğun şartları kuşanmaktır aslında
Giyim kuşam, önce yaşanılan bölgenin iklimine göre şekillenir. Bunun yanı sıra kişinin sosyal statüsü, evli ya da bekâr oluşu ve kültürel estetik normları belirleyici etkenlerdir. Bunun yanı sıra inanç sistemi ise ana karakterini belirleyen başat aktör olur. Yüksek bir coğrafyanın zorlu şartlarında yaşayan Erzurum insanı soğuğa karşı tedbirini doğal olarak yünden faydalanarak geliştirmiştir.
Kadınların dış kıyafeti “ehram” denilen ince eğrilmiş koyun yününden zahmetli aşamalardan geçerek ve mekikli dokumayla elde edilen yöresel bir giysidir. Ehram, bir bedenin bütününü dolayacak kadar büyük ölçülerde dokunur ve “serpme, sıralı, kaplama motifler” denen desenlerle süslenir. Kadınlar başlarına “leçek” denilen düz beyaz, uçları -genellikle- gümüş renkli pullarla oyalanmış örtüleri kullanırlar.
“Entari” kadınların temel üst giysisidir. Bunların renkleri ve kumaşları gerek yaş skalasına gerekse sosyal statüye göre tercih edilir. Entarilerin altına genellikle pamuklu kumaşlardan yapılan “tuman” isimli geniş paçalı, bilek kısmı lastikli pantolonlar kullanılır. Bel bölgesine öncelikle sıcak tutması gerekçesiyle sarılan, ince ve renkli yün ipliklerle el tezgâhlarında dokunmuş kuşaklar sarılır.
Erkek giysilerinde pamuklu veya yünlü kumaşlardan dikilmiş yakasız gömlekler kullanılır. Gömlek üzerine “zıh” adı verilen yine yünlü kumaştan yapılmış kolsuz yelekler kullanılır. Bu yeleklerin yanlarına köstekli saatler için küçük cepler mutlaka eklenir. Alt giysi ise, paçaları dar, bel kısmına yaklaştıkça genişleyen koyu renkli pantolonlardır. Erkeklerin başlarında genellikle sarık ve bazen de yün iplikten örme fesler vardır. Ayakkabı olarak çoğunlukla çarık kullanılır.
Şehrin merkezinden köylere çıkıldıkça bu giysilerin formunda ve kumaşlarında nispeten değişiklikler olur. Çiftçiliğin ve hayvancılığın yoğun şekilde yapıldığı köylerde kadın elbiselerinin ön tarafı düz, arka tarafı ise geniş piliselerin kullanıldığı divitin ya da pazen kumaşlardan dikilir. Elbiselerin ön kısmına “tastar” denilen etek boyu uzunlukta, ayrı bir kumaştan bele bağlanması için iki ucunda bağcıkları olan, “iş önlüğü” de denilebilecek kumaşlar bağlanır. Bu, elbisenin kumaşının gerek yıpranmaması gerekse de kirlenmemesi için tasarlanmış bir yöntemdir. Özellikle orta yaşın üzerindeki kadınların bellerine deriden dikilmiş “iğnelik” dedikleri bir kılıf mutlaka olur. İğneliğin içinde ufak bir çakı, bir boy ip ve de bir tane dikiş iğnesi bulundurulur. Ayaklara koyun yününden eğirilerek yapılan ipliklerle örülmüş, erkeklerin baldıra, kadınların ise diz kapaklarına kadar uzanan “dizleme” adı verilen yün çoraplar giyilirdi.
Genç kızlar ve yeni gelinler renklerin kendini ifade ettiği en coşkulu alanlar gibidir. Rengârenk boncuklardan örülmüş oyalı yazmalar, sıcak renlerin çiçek desenleriyle şenlendirildiği kumaşlardan etekler, orlon iplikten örme yelekler tercih edilirdi.
Bir göç hikâyesidir Erzurum’da düğün
Modern dünyanın aynılaştırdığı insanların gerek giyim kuşam, gerekse de kendilerine has gelenek ve göreneklerinin unutulma eşiğinde olduğu bu zamanlarda bir Erzurum düğününe uzanarak seyre koyulmakla, kültürümüzün geniş yelpazesini ve sosyal hayatın anlam dolu ritüellerindeki insanı seyretmiş oluruz.
Anadolu’da düğünlerin ana teması “ayrılık” duygusu üzerine inşâ edilir. Özünde düğün, bir göç hikâyesidir ve “evlat göçürmek” olarak telaffuz edilir. Erkek için hayatın aynı düzende devamı olsa da kadın için baba ocağından ayrılıştır ve mutlulukla hüzün aynı anda yaşanır.
Erzurum düğünlerinin en belirgin ve vazgeçilmez ritüeli “gelin hamamı”dır. Kınadan ya da düğünden bir gün önce damadın ailesi tarafından hamama götürülen geline hamam takımıyla beraber çeşitli hediyeler alınır ve hanımlar arasında hamam eğlencesi yapılır. Düğünden bir gün önce elleri kınalanan gelin kızın evinde eğlence tertip edilir. “Kız başı” denilen bu eğlencede köy oyunları, kına türküleri söylenir. Sabaha kadar süren eğlenceler aynı şekilde delikanlı için de arkadaşları ve akrabalarınca tertip edilir; eğlenceli ve esprili köy oyunları olan “yüzük, kabak ve sıcak mı soğuk mu” isimli oyunlar oynanır.
Ertesi gün mümkün olduğu kadar erken saatlerde gelin alma yapılır ve yeni yuvasına götürülmesiyle düğün başlar. Delikanlılar kayınpederden “koç parası” adında hatırı sayılır miktarda harçlık alır ve bununla kendi aralarında eğlence düzenlerler. Gelin yeni yuvasının kapısına gelince damat yüksek bir yere çıkar ve gelinin başına bir elma atar. Bu ritüelin köklerinin Orta Asya’ya kadar uzanıyor olduğu söylenir. Masalların bitiminde mutlu sonu anlatmak için gökten düşen “üç elma”nın biri belki de gelinin başına atılan bu elmadır.
Düğünden iki üç gün sonra damadın akrabalarına gelin tarafından hazırlanmış hediyeler -buna gelin bohçası da denir- takdim edilmek üzere bir davet düzenlenir. “Çeyiz açma” denilen bu davette maksat gelinin yeni akrabalarına izzet ve ikramda bulunması olduğu kadar birlik ve beraberliği pekiştirmektir de.
Bir Erzurum sofrası kuralım
Yeme içme insanın temel ihtiyacı. Yeni dünya düzeninde ise hassasiyetle üzerinde durulan mühim meselelerden. Elbette ki her yöre kendi topraklarında yetişen ürünlere göre bir beslenme yöntemi geliştirmiştir. Sahil şehirlerinde sebze ağırlıklı beslenme şekli kırsala doğru ilerledikçe et ve tahıla ağırlık verir. İklimin sertleştiği bu bölgelerde sebze çeşitliliği sahil bölgelerine oranla nispeten daha az, hayvancılığın ise daha yoğun olduğundan dolayı yeme içme tercihleri de bu şartlara göre şekillenmiştir.
Erzurum, Anadolu’nun sınırında, Kafkaslar ve İran arasında, tarihî İpek Yolu hattı üzerinde bulunması sebebiyle diğer sahalarda olduğu gibi zengin bir mutfağa sahip olup yemek kültürünü günümüze kadar koruyabilmiş illerin başında gelir.
Her şeyden önce Erzurum sofralarında “göğermiş/ kerti peynir” olmazsa olmazdır. “Her derde derman” der Erzurumlu göğermiş peynir için. Yaz aylarında yapımına başlanıp, “kurun” denilen tahta kapların içerisine basılarak kışa kadar hazırlığı süren, kahvaltı sofralarının en vaz geçilmezidir. Su böreği ve kete bu sofralara apayrı bir anlam katarken aynı lezzeti hiçbir yerde yakalayamayacağınızı da dipnot olarak söylemekte fayda var.
Erzurum’da kış hazırlıklarının içinde öncelikli sırayı kavurma alır diyebiliriz. Bu yörede uzun kış gecelerinin vaz geçilmez geleneklerinden olan ve “yatsılık” öğünü genellikle saat 22:00’dan sonra yenir. Özellikle de misafir olduğu zamanlarda çaylar demlenir ve siniye bal, kaymak, kavurma, göğermiş peynir gibi yörenin çay sofralarının vazgeçilmezleri koyularak güzel bir ziyafet çekilir.
Erzurum’da patates temel besinlerin başında gelir. Erzurum’a gittiğinizde biri size “Kartol dolması yer misen?” derse sakın ha “hayır” demeyin. Bu yörenin belki de en lezzetli yemeklerinin başında gelir “kartol dolması”. Kartol yani patates haşlanır ve bol soğanlı, reyhanla, baharatla pişirilmiş bulgurla iyice karıştırılır ve lahanaya sarılarak fırına verilir. Nar gibi kızaran dolmaların üzerine eritilmiş tere yağı ve sarımsaklı yoğurt dökülerek yenilir.
Hayvancılığın yaygın olduğu Erzurum’da et ağırlıklı beslenme neredeyse temel prensiptir. Bundandır ki “cağ kebabı” yörenin en bilinen ve tercih edilen lezzeti olarak kabul edilir. Serin yaylalarda, dağlarında beslenen hayvanların etinin kalitesi bu yemeğin lezzetinin vaz geçilmez gerçeğidir. Arkasından ceviz içiyle sarılıp kızartılan kadayıf dolmaları şerbetlendikten sonra sofraya hazır hâle gelir.
Erzurum mutfağının en mühim materyali tandırdır. Yere gömülen ve bir metre derinliğindeki tandır, yemeğin pişirilmesi, çamaşırın yıkanması ve banyoda kullanılan sıcak suyun hazırlanması için her evde bulunan bir gereçti. Sabah erken saatlerde yanan tandırda önce yemekler pişirilir ardından da alev kora dönünce ekmek yapılır. Tandırın iç duvarlarına vurularak pişirilen ekmeğe bazı günler kete yapımı da eşlik ederdi. Tandırda yapılacak tüm işler tamamlandıktan sonra pişen yemekler, güğümlerde ve demliklerdeki sular hâlâ kor olan ateşe gömülür ve tandırın üstü kapatılır. Belki de o gün süt kaymağıyla pişirilen lor dolması, şalgam pancarı ya da haşıl pişmiştir ve toprak kaplarda yayılan o nefis kokular nimetin şükrünü eda ettiriyordur.
En çok bilinen dut pekmezi Tortum, Uzundere, Olur ve İspir ilçelerinde üretilir. Bunun yanı sıra yaban meyvesi olan kuşburnu en çok marmelatı yapılan meyvedir. Doğu Karadeniz bölgesinde kalan İspir ilçesi kuru fasulyesiyle tescillenmiştir.
Asıl Erzurum dediğimizde ilk sıraya koymamız gereken içecek hiç tartışmasız çaydır. Yorulunca, dinlenince, üşüyünce, sıcaktan daralınca kısacası yaşanılan her durumda yanınızda olan şey daima çay olur. Erzurumluların çaya olan düşkünlüğü fıkralara konu olacak kadar fazladır. Çay, “kıtlama” denilen bir yöntemle içilir. Şeker pancarından elde edilen bu şeker türü sert ve 10-15 cm uzunluğundadır ve özel şeker kesme aletleriyle küçültülür. Dilin altına ufak bir parça alınır ve bu şekilde çay içilir. Çay genellikle limonla ve de açık olarak tüketilir. Öyle iki üç bardak değil demlikler bitene kadar… Hatta “aşlama” denilen demin olduğu çaydanlığa su ilave ederek de devam edilir.
Çaya olan bu itibar Erzurum’da çokça göreceğiniz çay bahçelerinde semaverle ikram edilir. Her bardak tazelendiğinde “Hele doldur canan ölim, yanmişam” ifadeleriyle de pekiştirilir.
Erzurum’un evleri
Erzurum’un geleneksel evlerinin kendine has özelliği, mutfağın evin tam merkez noktasında olmasıdır. Evin oturmaya ayrılan bölümünün tam orta kısmına yerleştirilen tandır, evin işlevselliğini belirleyici unsurdur. Tandırın olduğu bölümün bir duvarına mutlaka ambar koyulur. Ambar, iç tasarımı olarak iki ya da üç bölmeli olup, her bir bölmeye buğday, arpa gibi tahılların unları koyulur. Ön kısımlarında yukarı doğru hareketli kapakları vardır ve ekmek yapılacağı zaman bu kapaklar yukarı çekilerek ihtiyaç olan un ambardan alınır.
Aynı mekân içerisinde duvara yerleştirilen ahşap raflara çinko ve bakır tabaklar dizilir. Bu rafların alt sıralarına tandırda yemek pişirmek için kullanıla küçük boy güveçler, raf bölümünün altındaki zemine ise “zap” adı verilen battal boy topraktan yapılma saklama kapları yerleştirilir. Bulgur, mısır, buğday gibi ürünler bu kaplarda saklanır.
Tandırın kullanıldığı bölümün “aşkana” adı verilen tavan kısmı hareketli olup, tandır yandığı zaman açılarak baca görevi yapar. Çapraz örgülerle kademeli şekilde yükselen tavan kısmı kalın ağaç keresteleriyle yapılır. Tandır, ocak görevi görmesinin yanında yöre halkı için bir ısınma kaynağıdır. Yakma işi bittikten sonra kor ateşe gömülen yemekler, su dolu güğümlerin olduğu tandırın üzeri sac bir kapakla kapatılır ve üzerine kare, orta boy kısa ayaklı “kürsü” denilen bir masa koyulur. Bu masanın üzerine iki veya üç kat kilim örtülerek hane halkının ayaklarını bu kürsünün altına uzatıp üzerindeki örtüleri de dizlerinin üstünden üst gövdelerine kadar örterek kendilerini soğuktan muhafaza ederdi. Yemekler bu kürsünün üzerinde yenir, duvarda yanan gaz lambasının titrek ışığında çaylar içilir, ardından sohbetler yapılırdı.
Büyük aile olarak yaşanılan o zamanlarda yerel halkın evleri çoğunlukla tek odalı olur, bu oda da evin oğlu ile gelinine tahsis edilirdi. Çocuklar dede ve nineleriyle tandırın etrafına serilen yer yataklarında uyurdu.
Erzurum ağzından birkaç cümle
Anadolu’nun en büyük zenginliklerinin başında yörelerin konuşma dillerinde kullandıkları ağızların çeşitliliği gelir. Resmî ve literatür dili olarak kullandığımız İstanbul ağzı ortak kabul olsa da her kişi ait olduğu yörenin ağzına bir parça aşinadır. Erzurum, yerel dilini yani kendi ağzını hâlâ konuşan ve yaşatan illerdendir. Erzurum’a olur da giderseniz ve “Bugün ayam fene gapali” denirse anlayın ki hava (ayam) kapalı, yani yağmur yağma ihtimali odlukça yüksek. Ya da bir adres tarifinde “Embele arhuluhli get” diye tarif edilirse size yan yoldan (arhuluhli) yürümeniz söyleniyordur. Çok yorulduğunuz da “Dur biraz alçahlan” teklifi geliyorsa oturup (alçahlanmak) iyice dinlenin. Üçüncü veya dördüncü katta olduğu için yaşlılar evinize gelmiyorsa “badallari” (merdiven) çıkamadıkları içindir. “Neden küsmüşler acaba?” sorusunun cevabı büyük ihtimalle “Dilazarluh (sözlü yapılan tartışma) etmişler” olarak verilecektir.
Daha bunu gibi çokça kelime hâlâ kullanılarak günlük konuşma diline dahil ediliyor. Gıpti: Cimri/ Çelpeşik: Çamurlu, bozuk yol/ Guz: Kuzey yamaç/ Kıs pıs etmek: Topluluk içinde alçak sesle gizlice konuşmak…
Erzurum millî, manevî ve tarihî birikimiyle vatanın şah damarı olmuştur ve daima da olacaktır. Köklerine doğru yolculuk yapmak isteyenler Erzurum’un asırlık geçmişine uzanarak tüm zamanların içinde yürür. Büyük, küçük, saygı, hürmet gibi içleri boşaltılmış kavramların dipdiri ve canlı hâlleriyle hâlâ ayakta olduğunu Erzurum’da yaşayarak görmek mümkün. Yanık bir ezginin satırlarını taşır hikâyeleri ve eski bir dostun kollarını açmış beklediği gibi bekler Erzurum konuklarını…



