Mavi toka

Yağmur çekildikten sonra tezgâhın naylon örtüsü kalktı. Tezgâhta sırayla dizilmiş mavi tokalar adeta bir gökyüzü gibi parladı. Tam o sıra, Cüneyt ve Çelebi de müsaade isteyip kalkmışlardı. Çelebi tokaları görünce Cüneyt’i kolundan tuttu. “Dur!” dedi…

CILIZ parmaklarını çizik bir plağın aynasında gezdiriyordu. İdamlık düşlerini giydiriyordu üzerinde biriken tozlara. Derme çatma bir şarkının kelimelerine mezar taşı sıralıyordu bir bir: “Her mevsim bu hasretin hazin hikâyesi/ Yalansız gönlümle sabır taşı içi keder/ Masal değil vadettiğim, bir aşk efsanesi/ Neyim varsa alıp götürür, senin için değer…”

Penceresinden izlediği iğde ağacının gölgesine kuruyan ekmek kırıntılarını serpiyordu. Medet umuyordu karıncaların kalbinden. Zira bu kalabalık şehrin keşmekeşle dans edişi, kalbindeki şehrin nihaî sonunu hızlandırıyordu.

Kapının çalmasıyla irkildi Çelebi. Sürmeli gözleri, derin bir uykudan çekip alınmış gibi açıldı. Masasının üzerindeki tütsü tablasından yayılan yoğun dumanın ardından sempatik yüzlü gülünç arkadaşı Cüneyt çıkageldi. Efsunlu hava kaybolmuş, realite cehennemi cayır cayır suratına vurmuştu.

Cüneyt her zamanki enerjik tavrıyla sordu: “Ortadoğu ve Balkanların en yakışıklı seyyahı, haydi, hazır mısın, Kütahya’ya gidiyoruz!”

Bir sessizlik vardı gözlerinde, dudağında bir ıslık. Kalbinde adını bilmediği ama tadını bildiği bir ağırlık…

-İyi misin Çelebi?

Gülümsedi. “Evet” dercesine başını salladı. Islak cümlelerini rafa kaldırdı. Kuru yapraklara sardı vaveylasını, kalbinin rüzgârına bıraktı. Esen her yel onun yakasına bir gül takardı. Göğsüne bir kına yakar, yollarına bir nişane bırakırdı. Çelebi, bu içsel meddücezirleri şehirlerarası yolculuklarda hep yaşardı. Asfalt yollarda değil, hakikî yollarda; ezelî zamanlar ve ebedî mekânlar arasında yolculuk yapmayı arzular, ruhanî telepatilere kulak verirdi. Manevî iklimlerin toprağına gönlünü basar, billur bir ırmakta çağlayanlara karışırdı. Ve bir ses onu çağırırdı, inanırdı buna. Şehir şehir dolaşması biraz da bu sebeptendi.

Alnı secdeye düştüğü vakitler, “Rabbim, hayrı yollarıma çıkar!” diye dua ederdi. Belki de bir şifa arayışıydı bu. Rengini bilmediği gökyüzünde konacak bir dal aramak gibiydi onun şifası. Veyahut düşüp kaldığı çöllerde bir uğur böceğinin konması gibi omuzuna.

Çelebi, ergenlik çağına henüz yeni girdiği yaşlarda bir gün içerisinde bir yangın hissetti. İlkin gözleri karardı, sonra kapandı ve yere düştü. Bir rüya âleminde buldu kendisini; uyurcasına… Terli avuçları arasında mavi bir toka tutuyordu sımsıkı. Ayakları çıplak, yarı yüzü saçıyla kapalı esmer bir kadın duruyordu karşısında. Kadın, “Yaram yarandır’” diyordu. Çelebi tokayı ona uzatıyor, ancak kadın uzaklaşıyor, kuşlar arasında kaybolup gidiyordu. Başucundaki kalabalığın yüzüne su serpmesi, bileklerini kolonya ile ovalaması üzerine uyanmıştı. Bu ne bir tansiyon meselesiydi, ne de bir kriz. Sonrasında hep tekrar eden rüyalar ve onun bu hâlleri peşini hiç bırakmamıştı.

Çelebi henüz anne karnında iken, babasının tayini üzerine Erzurum’dan Konya’ya gelmişti. Gezgin olmak onun hep hayâliydi. Gazetecilik eğitimini Ankara’da tamamlamış ve yine hayatını bu şehirde idame ettirmişti. Ulusal bir televizyon kanalında kendi hazırlayıp sunduğu gezgin programıyla pek çok şehrin tarihî dokusunu solumuş, maneviyatına dokunmuş, şehirlerin ve sokakların eşsiz mimarisine gönül bağlamış, hayran kalmış, yöresel yemeklerin tadına varmıştı. Çayından, suyundan, ekmeğinden, somunundan her leziz nimetin farkını yaşamıştı. Şehirlere kalbini açmış lâkin kalbine seyyah olamamıştı.

O içtenliğiyle, gösterişsiz ve sade sunumuyla izleyicilerin sevgisini kazanmış başarılı bir program yapımcısıydı. Ancak Çelebi’nin ailesi biricik evlatlarının Konya’ya dönmesini istiyordu. Çelebi’nin bir anda düşüp bayılmaları bir değil, iki değil, çok kez yaşanmıştı ve yaşanmaya devam ediyordu. Teşhisi konulamamış bir marazın evlatlarına etki etmesinden endişe duyuyorlardı.

O, sırlı bir uykunun tenha sokaklarında, bir rüyanın ardında koşarken, insanlar onu nöbet geçiriyor zannediyordu. Uzun kirpikleri arasından dökülen sözcükleri kimse duymuyordu. Kalbinin ritminde bir rüzgârın atlarla yarıştığını kimse anlamıyordu. Çelebi’nin içerisi kaynıyordu. Hangi su ferahlatır, kimse bilmiyordu.

Yolculuk saati gelmişti. Geniş cepli pantolonu, oduncu gömleği içerisinde beyaz tişörtü, hasır şapkası, sırt çantası, kehribar bilekliği ve spor ayakkabılarıyla son derece hazırdı. Yol boyunca ekip arkadaşı Cüneyt’le hoş sohbette bulunmuş, şarkılar söylemiş ve yorulduklarında bir dinlenme tesisinde yemek yemişlerdi. Sonrasında yine gözleri derinleşen ve iç sesine dönen Çelebi, süngüsü çekilmiş düşünceler arasında, kalbinin sığınak köşesinde yine o şarkıyı dinliyordu.

Kütahya’ya geldiklerinde bir gece otelde kaldılar. Gece boyunca çalıştılar, sunum metni yazdılar. Gezecekleri turistik ve tarihî mekânları sıraladılar. Kütahya Kalesi, Arkeoloji Müzesi, Dumlupınar Şehitliği, Çinili Cami…

Röportaj ve çekimler sokak halkının samimiyeti ve misafirperverliğiyle üç günde tamamlandı. Dönmeden evvel Sahaflar Çarşısı’nda biraz demlenip öyle yol alacaklardı. Çelebi, kitapların mazisinde ve saman kâğıtların rayihasında huzur bulurdu. Yağmur yağıyordu. Yakınlardaki bir çay ocağına sığındılar.

Çay ocağının karşısında, üzeri yağmurdan korunması için poşetle örtülmüş bir tezgâh ve hemen yanında bir şemsiye altında gözlerini yerden kaldırmayan meczup bir kadın vardı. Dalgalı uzun saçları yüzünü kapatacak kadar gürdü. Saçının her teli bir şarkının melodisini saklıyor gibiydi. İçindeki merakı coşturan o ses bir kez daha kulaklarında çınlamaya başlamıştı.

Taburesini alan Çelebi’nin yanına geliyor, çay ocağında bardaklar teker teker çoğalıyordu. Herkes muhabbete karışmak için can atıyordu. O ise, içinde yankılanan sesin gizeminden kendisini alamıyordu.

Yağmur çekildikten sonra tezgâhın naylon örtüsü kalktı. Tezgâhta sırayla dizilmiş mavi tokalar adeta bir gökyüzü gibi parladı. Tam o sıra, Cüneyt ve Çelebi de müsaade isteyip kalkmışlardı. Çelebi tokaları görünce Cüneyt’i kolundan tuttu. “Dur!” dedi. Rüyasında elinde tuttuğu tokalardı bunlar. Ve elini uzattığı kadın da besbelli ki “o” idi. Beyni zonkluyor, avuç içleri terliyordu. Düşmemek için tekrar yerine oturdu. Bir yudum su içtikten sonra çaycıya sordu: “Bu kadın kimdir usta?”

-Zavallının biri. Dili lâldir. O gördüğün mavi tokaları kendisi yapar, satar. Sahaf arası dolanır, kitaplar alır. Babası şehitmiş. Annesi de ölünce yalnız kalmış. Vaktiyle Erzurum’da bir öğretmen, okul çıkışında, yol kenarında gördüğü köpekle oyuna dalıp derse gelmediği için bu kızcağıza kızıp bir tokat atmış. Tokadın hışmıyla saçındaki toka sıyrılıp dereye düşmüş. O toka, babasının şehit olmadan evvel ona verdiği son hediyesiymiş. O günden sonra kızcağızın sesi kesilmiş. Konuşamaz olmuş. Teyzelerinin yanına, buraya göç etmişler. Hiçbir doktor çare olamamış. Onu hayata bağlayacak tek sebep, artık bu mavi tokalar olmuş.

Gözlerine bir yağmur bulutu doldu Çelebi’nin. Dudakları titredi. Tokat sesiyle uçuşan kuşları gördü düşünde, dere kenarında aynı o sahneye gitti bir an. Annesinin karnına yenice düştüğü günlerde bu kızcağızın ahı mı bulmuştu onu? Gül suyuyla yıkamak istiyordu şimdi o yanağı. Harfleri hâlsizleşiyor, iplik iplik kanıyordu derinden. Lâl olmak mı bir engeldi şimdi, yoksa ayaklarına bilmeden ağrılı düğümler atmak, bastığı her yerde dolanıp kalmak, gönlünde bir bedel taşımak mı?

-Merhaba, benim adım Çelebi. Yaram yarandır!