Matrix’e dair: Mavi hap mı, kırmızı hap mı, yoksa?

Neo acaba kendisini kandıran hapı mı aldı? Belki de bambaşka bir gerçekliğin içinde yaşıyordu ama kendisini Matrix’te yaşadığına inandırdılar. Bu çağın insanı, tüketgeni, belki de bambaşka şekilde bambaşka bir sisteme aittir… Sizin tercihiniz hangisi olurdu, mavi hap mı, kırmızı hap mı? Yoksa siz de mi sistemi sorgulayanlardansınız?

ARİSTO, “İnsan, doğası gereği bilmek ister” der. İnsan bilmek ister fakat öğrenmeyi bilmez. Yani insanın merakı ve dolayısıyla bilmeyi istemesi doğaldır fakat öğrenmek, öğrenilen bir şeydir; nitekim bilmek başkadır, öğrenmek daha başka.

İnsan için en önde gelen olmazsa olmazlardan biri meraktır. Fakat ilginçtir ki, merakın yâreni düşünmek ise otoriteler tarafından hep istenmeyen olmuştur. Elbette buradaki düşünmek, gündelik ve rutin bağlamda düşünmekten ziyade yaşama dair sorgulamalar içinde belki de “derin düşünme” diyebileceğimiz anlamaya, anlamlandırmaya, uzun dalmalara, dikkat kesilmelere dayanan, doğal çıktısı öğrenmek olan düşünmektir.

İçerisinde bulunduğumuz süreç, aslında bu tür düşünmeler adına bir fırsattır. Ancak ne var ki, genel olarak insanların bu noktada gerekli olan düşünmekten kaçındığı da bir gerçek. Günlük yaşayışımızda her ne kadar bir yıl öncesine göre evlerde daha fazla vakit geçirdiğimiz bir süreç yaşasak da insanlar yine bir şekilde kendilerine ayıracak bir vakit dilimi bulamamakta. Oysa işin hakikati, kendisine sağlanmış konforun dışına çık(a)mama durumudur. Nitekim olası bir sessizlik ve ıssızlık hâlinde dahi hemen televizyonun sesinin yükseltilmesi veya bir müzik çalınması gibi refleks hâlli gürültü oluşturma, düşünmekten kaçınmanın net bir göstergesidir. Çünkü kendi ile baş başa kalmak, alışılagelmişliklerin dışına çıkmaktır; korkularla yüzleşmek, yeni şüphelerin meydana gelmesini sağlamak ve nihayetinde uzun soluklu sorgulamaların aralayıcısıdır. Diğer yanda dizi izlemek veya biraz uzanıp yatmak, sosyal medyadan gerekli/gereksiz onca şeye beğeni dağıtmak varken, keyfini, rahatını, moralini bozacak düşüncelere girmeye ne gerek var, öyle değil mi?

Ne yazık ki farkında değiliz! Bugün hayatımızın çok küçük ve sınırlı bir bölümünde kaçmasından korktuğumuz o rahatlık hâli, hayatımızın geri kalan büyük ve önemli bölümünde baş gösteren rahatsızlıklarımızın ana sebebidir. Bu noktada üst satırlarda değindiğimiz gibi “doğal çıktısı öğrenmek olan düşünmek” ile hayatımıza neler katabileceğimize ya da hayatta ne tür sorunları ortadan kaldırabileceğimize bir bakalım mı?

Düşününce ve dolayısıyla öğrenince ne oluyor?

Öğrenmek ve öğretmek üzerine konuşuluyorsa, Cemil Meriç’in “Bu Ülke” kitabından şu satırları anmadan geçmek olmaz sanırım: “Başladığım noktadan çok fazla ilerleyemedim. Az çok bildiğim birkaç yabancı dil yardımıyla dünyanın irfan bahçelerinde elli yıldır dolaşıyorum. Gördüklerimi çağdaşlarımla görüşmek ve tattığım zevki onlara da tattırmak başlıca emelimdir...”

Aslında hepimiz ne yapmakta olduğumuz noktasında az çok fikir sahibiyiz ve neleri arzuladığımızı az çok biliyoruz. Ama bunların gereklilikleri konusunda tökezleyip duruyoruz. Çünkü en başta düşünmüyoruz; daha sonra elbette doğal bir sonuç olarak etrafımızda paylaşacak düşünce kalmıyor. Devamla sohbetlerimiz alabildiğine sığlaşıyor, tekilleşiyor ve cılızlaşarak lezzetsiz ve de çekilmez bir hâle eviriliyor. Sonuçta sohbet meclislerimizin olmazsa olmazı münakaşalardan mahrum bir hayat sürüyor ve zorunlu yalnızlığa, depresyonlara, psikolojik bozukluklara ve daha birçok soruna kapılarımızı sonuna kadar açıyoruz. Tam bu noktada, “Bu Ülke”de Cemil Meriç münakaşaya dair mükemmel bir tarif getiriyor:  “Düşünce dünyasında hiçbir fetih nihaî değildir. Hepimiz birer Sisyphos[i]’uz. (Düşünmek, sonsuzluğa açılan bir yelken.) Münakaşada zafer, mağlûp olanındır; yenilmek, zenginleşmektir.

Münakaşa, hakikati birlikte aramaktır… Hakikat bin bir cepheli, bin bir görünüşlü. Karşınızdaki, göremediğinizi gösterecek size. Sizden farklı düşündüğü ölçüde yaratıcı ve öğreticidir.”

Mükemmel bir tarif olsa gerek. Nitekim münakaşada kazanan tarafın eline hiçbir şey geçmez. Oysa kaybedenin tarafında bir değişim söz konusudur. Yeni bir düşünce, bir aydınlanma söz konusudur. Dolayısıyla münakaşayı kaybeden, artık eski noktada değildir, bir ilerleme kaydetmiştir ve zafer de hakikatte mağlûp olanın olmuştur. İşte sorunlarımızın temeli, günümüz dünyasında mahrum kaldığımız böylesi bir mağlûbiyettir.

Düşünmemek ile mahrumu olduğumuz bir nokta ise, sorgulamanın rahatlatıcılığıdır. Nitekim insanların soru sorması sadece otoriteyi rahatsız eder; çünkü beklenen bir cevap söz konusu olur ve cevap verme gerekliliği, olağan rahatlığın bozulması anlamına gelir. Oysa soru sormak, soranı rahatlatır.

Peki, soruyor muyuz? Yani düşünüyor muyuz? Yani düşünmemiz gerekenleri düşünüyor muyuz? Bizi rahatlatacak ve mağlûbiyetin hazzına ulaştıracak şekilde düşünüyor muyuz? Elbette hayır! Çünkü insan neredeyse bir bahane makinesi. Yeter ki bir şeyi yapmak istemesin, sonsuz ve sınırsız, bollukla beslenmiş bahaneler üretebilen bir varlık…

Varlık ve düşünmek denince akla gelen ilk isimlerdendir Descartes. “Düşünüyorum, öyleyse varım” der. Ona bu çıkışı sağlayan da aslında bir sorudur: “Şu anda bir rüyada olmadığımıza nasıl emin olabiliyoruz?”

Bu soru üzerine düşünerek, en basit tâbirle, “Şu anda düşünüyorsam eğer ve merak ediyorsam, bu benim varlığımın kanıtıdır” sonucuna ulaşır. Belki de kaçındığımız şey bu olsa gerek. Yani olası bir varlıktan ziyade olası bir yokluk kaygısı, korkusu. Fakat biz şimdilik düşünmeme nedenlerimizin (bahanelerimizin) somut örnekleriyle ilerleyelim…

Gündelik yaşam içerisinde kafamızda o kadar çok sorun, dert var ki, bitmek bilmeyen ekonomik sorunlar başta geliyor sanırım. Hani şu sürekli “düşünmek ve kendimizle baş başa kalmak belâsından hepimizin koşarak sığındığı kurtuluş biletimiz”... Bundandır; düşünmeye ne zaman var, ne de gerek. Hayatlarımızda hep yanlış giden bir şeyler, ardı arkası kesilmeyen sıkıntılar, maruz kaldığımız adâletsizlikler, kötülükler, düzensizlikler, zulümler… Ve hep şikâyet, sürekli şikâyet!

İlginçtir, bunca şikâyet edilen bir hayat, diğer yandan da vazgeçme ihtimâli vermediğimiz bir hayat… Yani herhangi birimize acısız, günahsız, ânında bir ölüm şansı verilse, hangimiz bu şansı kullanmayı talep eder? Muhtemelen hiçbirimiz. O hâlde tam bu aralığa şu soruyu sıkıştırabiliriz: Bu hâl, yaşama arzusundan mı, ölüm korkusundan mı?

Eğer cevabımız ilkine dairse, yaşama arzumuzda ne kadar samimiyiz ve bu arzu ne kadar sahih? Aslında ölümden korktuğumuzdan dolayı yaşadığımız sinyalleri vermekteyiz. Tabiî her ne kadar yaşama arzusu boyutuna geçemesek de büyük ihtimâlle yaşamımızı arzulayanlar vardır. Meselâ sistem, devlet, ailemiz, arkadaşlarımız… Çünkü kaçınılmaz olarak her birimizin ekonomik bir değeri var. Muhtelif noktalarda çıkarlardan ötürü yaşamamız gerekir. Oysa biz sırf ölümden korktuğumuz için yaşıyoruz; en azından şu yaşamsal görüntümüz bunu göstermekte, bunu yansıtmakta ve fakat olması gereken tam tersi. Yani o yaşama arzusunun bize ait olduğu bir hayat gerekmekte değil mi?

Bir tebessümle bir klişeye başvuralım: Herkes cennete gitmeyi ister fakat kimse ölmek istemez.

Ölüm… Hayatımızdaki en büyük belirsizlik... Ne zaman geleceğini ve sonrasını bilmiyoruz. Önümüzü bilmiyoruz, ardımızı bilmiyoruz. Bunca bilinmezlik içinde en azından öğrenme ihtimâlimiz olan şeyler merak edilesi değil mi? Meselâ Descartes’in çıkış noktasından başlamak gerekirse, şu anda bir rüyada olmadığımıza nasıl emin olabiliyoruz?

“Tâbiri câizse hakikati aşındırdığımız, herkesin kendi doğrusunun veya kendi gerçeklerinin ön plâna çıktığı şu dönemde umurumuzda olmayanlar da pek değerli olmasa gerek” yanılgısı, sanırım tarihin gördüğü en büyük gaflettir? Hiçbirimiz bir işe yaramıyoruz; sadece kulağımıza hoş gelen, bizim işimize gelen şeyleri duymak, görmek, bilmek ve yaşamak istiyoruz. İşte bu neredeyse yaşadığımız hayatın özeti!

Bir soruyla sonlandıralım o vakit…

Demokrasi ve kapitalizm ile beslenen, kuşatılmış, donanmış dünya, karşımıza sanki her şeyin bizim parmaklarımızın ucunda olduğu ve her şeyin bizim rızamızla gerçekleştiğini, her şeyin bizim tercih ettiğimizi ve gönüllü olarak yaşadığımızı kulağımıza fısıldar. Hem de öyle olmadığı hâlde… Yani rüyada olmadığımızı ancak rüyadan uyandığımızda fark ettiğimiz gibi bir hâldeyiz. Şu anda bir endişemiz var: Rüyada mıyız, değil miyiz, net değiliz. Ama bir şekilde emin de olamıyoruz.

Meşhur Matrix’i hatırlayalım… Morpheus, Neo’ya mavi hap ve kırmızı hap seçeneğini sunar. “Birini alırsan uyanacaksın ve gerçeklerle, hakikatle tanışacaksın; diğerini alırsan yalanını yaşamaya devam edeceksin” der. Neo seçimini yapar. Fakat soru şu: Neo acaba aldığı hapla, ulaştığı sonuç konusunda emin mi? Yani Neo acaba kendisini kandıran hapı mı aldı? Belki de bambaşka bir gerçekliğin içinde yaşıyordu ama kendisini Matrix’te yaşadığına inandırdılar. Bu çağın insanı, tüketgeni, belki de bambaşka şekilde bambaşka bir sisteme aittir…

Sizin tercihiniz hangisi olurdu, mavi hap mı, kırmızı hap mı? Yoksa siz de mi sistemi sorgulayanlardansınız?



[i] Sisyphos (Sisifos); Yunan mitolojisinde Zeus'u kızdırdığı için devasa bir kayayı bir dağın tepesine taşımakla cezalandırılmış bir kraldır. Sabah uyandığında kayayı zirveye doğru yuvarlamaya başlar. Bütün gün çalıştıktan sonra gece uyuduğunda kaya aşağı doğru yuvarlanmaya başlar. Her gün böyle geçer ve cezası sonsuza kadar sürer. Çünkü asıl ceza budur: Eylemi sonsuza kadar sürdürmek…