ARİSTO, “İnsan, doğası
gereği bilmek ister” der. İnsan bilmek ister fakat öğrenmeyi bilmez. Yani
insanın merakı ve dolayısıyla bilmeyi istemesi doğaldır fakat öğrenmek,
öğrenilen bir şeydir; nitekim bilmek başkadır, öğrenmek daha başka.
İnsan
için en önde gelen olmazsa olmazlardan biri meraktır. Fakat ilginçtir ki, merakın
yâreni düşünmek ise otoriteler tarafından hep istenmeyen olmuştur. Elbette
buradaki düşünmek, gündelik ve rutin bağlamda düşünmekten ziyade yaşama dair
sorgulamalar içinde belki de “derin düşünme” diyebileceğimiz anlamaya, anlamlandırmaya,
uzun dalmalara, dikkat kesilmelere dayanan, doğal çıktısı öğrenmek olan
düşünmektir.
İçerisinde
bulunduğumuz süreç, aslında bu tür düşünmeler adına bir fırsattır. Ancak ne var
ki, genel olarak insanların bu noktada gerekli olan düşünmekten kaçındığı da
bir gerçek. Günlük yaşayışımızda her ne kadar bir yıl öncesine göre evlerde
daha fazla vakit geçirdiğimiz bir süreç yaşasak da insanlar yine bir şekilde
kendilerine ayıracak bir vakit dilimi bulamamakta. Oysa işin hakikati,
kendisine sağlanmış konforun dışına çık(a)mama durumudur. Nitekim olası bir
sessizlik ve ıssızlık hâlinde dahi hemen televizyonun sesinin yükseltilmesi
veya bir müzik çalınması gibi refleks hâlli gürültü oluşturma, düşünmekten
kaçınmanın net bir göstergesidir. Çünkü kendi ile baş başa kalmak, alışılagelmişliklerin
dışına çıkmaktır; korkularla yüzleşmek, yeni şüphelerin meydana gelmesini
sağlamak ve nihayetinde uzun soluklu sorgulamaların aralayıcısıdır. Diğer yanda
dizi izlemek veya biraz uzanıp yatmak, sosyal medyadan gerekli/gereksiz onca
şeye beğeni dağıtmak varken, keyfini, rahatını, moralini bozacak düşüncelere
girmeye ne gerek var, öyle değil mi?
Ne
yazık ki farkında değiliz! Bugün hayatımızın çok küçük ve sınırlı bir bölümünde
kaçmasından korktuğumuz o rahatlık hâli, hayatımızın geri kalan büyük ve önemli
bölümünde baş gösteren rahatsızlıklarımızın ana sebebidir. Bu noktada üst
satırlarda değindiğimiz gibi “doğal çıktısı öğrenmek olan düşünmek” ile
hayatımıza neler katabileceğimize ya da hayatta ne tür sorunları ortadan
kaldırabileceğimize bir bakalım mı?
Düşününce
ve dolayısıyla öğrenince ne oluyor?
Öğrenmek
ve öğretmek üzerine konuşuluyorsa, Cemil Meriç’in “Bu Ülke” kitabından şu
satırları anmadan geçmek olmaz sanırım: “Başladığım noktadan çok fazla
ilerleyemedim. Az çok bildiğim birkaç yabancı dil yardımıyla dünyanın irfan
bahçelerinde elli yıldır dolaşıyorum. Gördüklerimi çağdaşlarımla görüşmek ve
tattığım zevki onlara da tattırmak başlıca emelimdir...”
Aslında hepimiz ne yapmakta olduğumuz
noktasında az çok fikir sahibiyiz ve neleri arzuladığımızı az çok biliyoruz.
Ama bunların gereklilikleri konusunda tökezleyip duruyoruz. Çünkü en başta
düşünmüyoruz; daha sonra elbette doğal bir sonuç olarak etrafımızda paylaşacak
düşünce kalmıyor. Devamla sohbetlerimiz alabildiğine sığlaşıyor, tekilleşiyor
ve cılızlaşarak lezzetsiz ve de çekilmez bir hâle eviriliyor. Sonuçta sohbet meclislerimizin
olmazsa olmazı münakaşalardan mahrum bir hayat sürüyor ve zorunlu yalnızlığa,
depresyonlara, psikolojik bozukluklara ve daha birçok soruna kapılarımızı sonuna
kadar açıyoruz. Tam bu noktada, “Bu Ülke”de Cemil Meriç münakaşaya dair mükemmel
bir tarif getiriyor: “Düşünce dünyasında hiçbir fetih nihaî
değildir. Hepimiz birer Sisyphos[i]’uz. (Düşünmek,
sonsuzluğa açılan bir yelken.) Münakaşada
zafer, mağlûp olanındır; yenilmek, zenginleşmektir.
Münakaşa, hakikati birlikte aramaktır… Hakikat bin bir
cepheli, bin bir görünüşlü. Karşınızdaki, göremediğinizi gösterecek size.
Sizden farklı düşündüğü ölçüde yaratıcı ve öğreticidir.”
Mükemmel bir tarif olsa gerek. Nitekim
münakaşada kazanan tarafın eline hiçbir şey geçmez. Oysa kaybedenin tarafında
bir değişim söz konusudur. Yeni bir düşünce, bir aydınlanma söz konusudur.
Dolayısıyla münakaşayı kaybeden, artık eski noktada değildir, bir ilerleme
kaydetmiştir ve zafer de hakikatte mağlûp olanın olmuştur. İşte sorunlarımızın
temeli, günümüz dünyasında mahrum kaldığımız böylesi bir mağlûbiyettir.
Düşünmemek ile mahrumu olduğumuz bir nokta ise,
sorgulamanın rahatlatıcılığıdır. Nitekim insanların soru sorması sadece
otoriteyi rahatsız eder; çünkü beklenen bir cevap söz konusu olur ve cevap
verme gerekliliği, olağan rahatlığın bozulması anlamına gelir. Oysa soru
sormak, soranı rahatlatır.
Peki, soruyor muyuz? Yani düşünüyor muyuz? Yani
düşünmemiz gerekenleri düşünüyor muyuz? Bizi rahatlatacak ve mağlûbiyetin
hazzına ulaştıracak şekilde düşünüyor muyuz? Elbette hayır! Çünkü insan neredeyse
bir bahane makinesi. Yeter ki bir şeyi yapmak istemesin, sonsuz ve sınırsız,
bollukla beslenmiş bahaneler üretebilen bir varlık…
Varlık ve düşünmek denince akla gelen ilk
isimlerdendir Descartes. “Düşünüyorum,
öyleyse varım” der. Ona bu çıkışı sağlayan da aslında bir sorudur: “Şu anda bir rüyada olmadığımıza nasıl emin
olabiliyoruz?”
Bu soru üzerine düşünerek, en basit tâbirle, “Şu
anda düşünüyorsam eğer ve merak ediyorsam, bu benim varlığımın kanıtıdır”
sonucuna ulaşır. Belki de kaçındığımız şey bu olsa gerek. Yani olası bir
varlıktan ziyade olası bir yokluk kaygısı, korkusu. Fakat biz şimdilik
düşünmeme nedenlerimizin (bahanelerimizin) somut örnekleriyle ilerleyelim…
Gündelik yaşam içerisinde kafamızda o kadar çok
sorun, dert var ki, bitmek bilmeyen ekonomik sorunlar başta geliyor sanırım.
Hani şu sürekli “düşünmek ve kendimizle baş başa kalmak belâsından hepimizin
koşarak sığındığı kurtuluş biletimiz”... Bundandır; düşünmeye ne zaman var, ne
de gerek. Hayatlarımızda hep yanlış giden bir şeyler, ardı arkası kesilmeyen sıkıntılar,
maruz kaldığımız adâletsizlikler, kötülükler, düzensizlikler, zulümler… Ve hep
şikâyet, sürekli şikâyet!
İlginçtir, bunca şikâyet edilen bir hayat,
diğer yandan da vazgeçme ihtimâli vermediğimiz bir hayat… Yani herhangi
birimize acısız, günahsız, ânında bir ölüm şansı verilse, hangimiz bu şansı
kullanmayı talep eder? Muhtemelen hiçbirimiz. O hâlde tam bu aralığa şu soruyu
sıkıştırabiliriz: Bu hâl, yaşama arzusundan mı, ölüm korkusundan mı?
Eğer cevabımız ilkine dairse, yaşama arzumuzda
ne kadar samimiyiz ve bu arzu ne kadar sahih? Aslında ölümden korktuğumuzdan
dolayı yaşadığımız sinyalleri vermekteyiz. Tabiî her ne kadar yaşama arzusu boyutuna
geçemesek de büyük ihtimâlle yaşamımızı arzulayanlar vardır. Meselâ sistem,
devlet, ailemiz, arkadaşlarımız… Çünkü kaçınılmaz olarak her birimizin ekonomik
bir değeri var. Muhtelif noktalarda çıkarlardan ötürü yaşamamız gerekir. Oysa
biz sırf ölümden korktuğumuz için yaşıyoruz; en azından şu yaşamsal görüntümüz
bunu göstermekte, bunu yansıtmakta ve fakat olması gereken tam tersi. Yani o
yaşama arzusunun bize ait olduğu bir hayat gerekmekte değil mi?
Bir tebessümle bir klişeye başvuralım: Herkes cennete gitmeyi ister fakat kimse
ölmek istemez.
Ölüm… Hayatımızdaki en büyük belirsizlik... Ne
zaman geleceğini ve sonrasını bilmiyoruz. Önümüzü bilmiyoruz, ardımızı
bilmiyoruz. Bunca bilinmezlik içinde en azından öğrenme ihtimâlimiz olan şeyler
merak edilesi değil mi? Meselâ Descartes’in çıkış noktasından başlamak
gerekirse, şu anda bir rüyada olmadığımıza
nasıl emin olabiliyoruz?
“Tâbiri câizse hakikati aşındırdığımız,
herkesin kendi doğrusunun veya kendi gerçeklerinin ön plâna çıktığı şu dönemde umurumuzda
olmayanlar da pek değerli olmasa gerek” yanılgısı, sanırım tarihin gördüğü en
büyük gaflettir? Hiçbirimiz bir işe yaramıyoruz; sadece kulağımıza hoş gelen,
bizim işimize gelen şeyleri duymak, görmek, bilmek ve yaşamak istiyoruz. İşte
bu neredeyse yaşadığımız hayatın özeti!
Bir soruyla sonlandıralım o vakit…
Demokrasi ve kapitalizm ile beslenen,
kuşatılmış, donanmış dünya, karşımıza sanki her şeyin bizim parmaklarımızın
ucunda olduğu ve her şeyin bizim rızamızla gerçekleştiğini, her şeyin bizim
tercih ettiğimizi ve gönüllü olarak yaşadığımızı kulağımıza fısıldar. Hem de
öyle olmadığı hâlde… Yani rüyada olmadığımızı ancak rüyadan uyandığımızda fark
ettiğimiz gibi bir hâldeyiz. Şu anda bir endişemiz var: Rüyada mıyız, değil
miyiz, net değiliz. Ama bir şekilde emin de olamıyoruz.
Meşhur Matrix’i hatırlayalım… Morpheus, Neo’ya
mavi hap ve kırmızı hap seçeneğini sunar. “Birini alırsan uyanacaksın ve
gerçeklerle, hakikatle tanışacaksın; diğerini alırsan yalanını yaşamaya devam
edeceksin” der. Neo seçimini yapar. Fakat soru şu: Neo acaba aldığı hapla,
ulaştığı sonuç konusunda emin mi? Yani Neo acaba kendisini kandıran hapı mı
aldı? Belki de bambaşka bir gerçekliğin içinde yaşıyordu ama kendisini Matrix’te
yaşadığına inandırdılar. Bu çağın insanı, tüketgeni, belki de bambaşka şekilde
bambaşka bir sisteme aittir…
Sizin tercihiniz hangisi olurdu, mavi hap mı,
kırmızı hap mı? Yoksa siz de mi sistemi sorgulayanlardansınız?
[i] Sisyphos (Sisifos); Yunan mitolojisinde Zeus'u kızdırdığı için devasa bir kayayı bir dağın tepesine taşımakla cezalandırılmış bir kraldır. Sabah uyandığında kayayı zirveye doğru yuvarlamaya başlar. Bütün gün çalıştıktan sonra gece uyuduğunda kaya aşağı doğru yuvarlanmaya başlar. Her gün böyle geçer ve cezası sonsuza kadar sürer. Çünkü asıl ceza budur: Eylemi sonsuza kadar sürdürmek…



