Manzara

Adam kahvaltı sonrası balkon demirlerine ellerini yaslayıp manzarayı seyrederken doktorunun birkaç gün önce söyledikleri geldi aklına. İlaçlarını kullanmazsan gerçeklik algın deformasyona uğrayabilir, demişti. Neydi gerçeklik algısı? Gerçeklik kime göreydi?

İKİ gün önce gelmişti adam, annesinin ısrarıyla gittiği doktordan… Tanıdık tavsiyesi ile gittiği doktorun masasının önündeki deri koltuk, oturduğunda adamı içine çekmişti adeta. Gömüldüğü yerden kalkmanın zor olabileceğini düşünen adam doktora sezdirmeden kalkmak için bir iki deneme yaptı. Kalkabileceğine ikna olan adamın kollarından hayli güç alması gerekecekti anlaşılan kalkabilmek için. Sorun çözülmüş gibi görünüyordu, doktoru dinleyebilirdi artık. 

Yaş olarak ellisinin üstünde gösteren doktor bilgisayar ekranını baştan aşağı süzmüş önce masa üzerinde duran cep telefonuna sonrasında adama dönerek bir iki yutkunduktan sonra büyük bir ciddiyetle konuşmaya başlamıştı. Böyle yaptığında daha ikna edici olduğunu düşünerek delici bakışlarını adamın gözlerine dikmişti. Doktor ona sıkı sıkıya, endişe ve kaygı gibi duygulardan uzak durmasını tembihlerken, ilaçlarını da ihmal etmemesi gerektiğini söylemişti… Bu arada mümkünse kendine, stresten uzak, sakin bir yaşam biçimi seçmelisin, demişti. Doğayla baş başa kalabileceği, iç içe yaşayabileceği bir yerde zaman geçirmenin kendisine iyi gelebileceğini de son söz olarak eklemişti, geçmiş olsun demeden önce.

Anlatılanları dinlerken doktor olmanın nasıl bir his olduğunu düşündü adam. Düşünmeyi bırakıp adama direkt sorsa mıydı şu beyaz gömlek içinde olmanın nasıl bir his olduğunu, bilemedi. Annemin emekli maaşının yarısına el koyduktan sonra söyleyebileceğinin hepsi bu mu doktor bey, demeyi çok isterdi. Zihni bu sorularla meşgulken kulağı doktorda olsa da gözleri odayı dolaşıyordu. Karşısındaki duvar çerçeve haline getirilmiş sertifikalarla doluydu. Bravo sana doktor, dedi içinden, oldukça gayretliymişsin. En son önündeki sehpada kalmış kirli fincana ve çay lekelerine takıldı gözleri. İlaçlarınızı kullanın, on gün sonra gelin tekrar görüşelim, dediğinde doktor, adam hâlâ beyaz gömlekteki kerameti düşünüyordu. Son defa içinden geçenleri sormayı düşünerek baktı yüzüne doktorun. Yüzündeki ciddiyetin devam ettiğini görünce vazgeçti sorularından. Bıyık altından gülümseyerek çıktı muayene odasından.

Gelmeden önce o da böylesine muhteşem bir manzarayla karşılaşacağını bilmiyordu. Güzel olduğunu söylemişti arkadaşı gideceği yerin, lakin bir pitoreskle karşılaşacağını tahmin etmemişti. Bir orman evi denmişti ona… Ağaçların arasında küçük, ahşap bir ev, biraz uzakta da olsa göl manzarası harika… Hatta belki de caydırmak için, yolu biraz yokuş, göze alabilir misin bilmem, diye de eklemişti arkadaşı. Olsun, demişti; biraz sessizliğe, biraz uzaklığa hatta biraz da yüksekliğe ihtiyacım var; görmek ama görünmemek gibi meselâ; meselâ uçan kuşlar gibi… Sessiz olsun, olabildiğince sessiz… Kendimin dışında kimsenin sesini duymak istemiyorum bu sıralar; hatta kendimin bile sesini, demişti arkadaşına… Madem öyle tam senlik orası, olmuştu arkadaşının son sözü.

Merkeze uzak gibi, ama yakın da sayılırdı; aşağıdaki küçük köyü, gölün büyük bir kısmını, göl ile köy arasındaki yolu, gölün ötesindeki tepeleri, oturduğu yerden gün batımını rahatlıkla görebileceği panoramik bir özelliğe sahipti burası. Adam, arkadaşının anlattığından ya da anlatamadığından çok daha ötesini bulmuştu.

Arkadaşının uyarısı üzerine eve çıkmadan önce bakkala uğradı adam. Genelde ahşap yapılı evlerden oluşan beş on haneli köyün tek bakkalıydı burası. Parke taşlarla döşeli küçük meydandaki evlerden birinin altında bulunuyordu bakkal. Köye yakışmayacağından mıydı bilinmez moda deyimle market yerine hala bakkal yazıyordu kirlenmiş tentesinde. Hoşuna gitti bu ifade nedense adamın. Bakkalmış, dedi içinden… Onu arzu ettiği şehir hayatından kavramsal olarak da uzaklaştırdığını hissettirdi tabeladaki bakkal yazısı. İçeri girip selam verdi. Bakkal önce tepeden tırnağa süzdü adamı. Müşterisinin elindeki valize bakarak bir şeyler söylemek istediyse de vazgeçti. Seni gözüm bir yerlerden ısırmıyor, demek ister gibiydi. Ama alışkındı bakkal bir süredir gelen yabancılara; çünkü çevrede son yıllarda orman içinde küçüklü büyüklü hayli ev yapılmıştı. Bu durum bakkal amcanın işine geliyordu aslında, yeni yapılar yeni müşteriler demekti çünkü. Kimlerden olduğunu, kime geldiğini sorma fikrinden vazgeçti, boş ver, kimse kim, dedi bakkal, uzatılan paraları sayarken. 

Adam aldıklarını bir poşete doldurup hem poşetin mukavemetini ölçmek hem de taşıyıp taşıyamayacağını anlamak için birkaç kez kaldırıp bıraktı yere. Taşıyabileceğine kanaat getirince hayırlı işler dileyerek ayrıldı oradan ardında bir çift meraklı göz bırakarak. Bakkaldan çıktıktan sonra arkadaşının tarifine göre koyuldu yola. Biraz da espri olsun diye söylenmiş olan altmış adım sayıp sağa döndüğünde gördüğü evi hemen tanıdı.

Mesafeyi gözüyle ölçüp biçtikten sonra bir çırpıda merdivenlere ulaşacağını sanıyordu, ama yanılmıştı. Her adımda gücünün biraz daha azaldığını hissediyordu. Yolun yarısında elindekileri bir kenara bırakıp dinlenmek zorunda kaldı. Bahaneyi günde içtiği bir paket sigaraya bulmuştu. Şu meret yüzünden hep, diye geçirdi içinden, yaka cebine bakarak. Merdivenler, öndeki küçük bahçenin yanından arkaya dolanıyordu, zira kalın direkler üzerine oturmuş evin girişi arka taraftandı. İçeri girdikten sonra elindekileri bulduğu ilk boşluğa bırakıp oturacak bir yer aradı kendisine. Ev, iki şirin oda ve küçük bir mutfaktan oluşuyordu. Öndeki odaya geçti adam. İki koltuk ve bir kanepeyle dizayn edilmiş odanın ortasında küçük bir de sehpa göze çarpıyordu. Buradan hem ağaçların arasından az sonra batacak olan güneşi hem de gölü görebilmek mümkündü. Pencereye yakın koltuklardan birine bıraktı adam yorgun bedenini. Biraz soluklanıp bir sigara yakmak niyetindeydi. Dağların arkasına doğru ormanı kaplayan ağaçlarının arasından sızan güneş evin içinde haleler oluşturuyordu. Hayranlığı giderek artıyordu adamın. Soluna doğru kaydırdı bakışlarını. Karşısındaki göle doğru gittikçe alçalan dağ, su içmeye uzanmış bir ceylan başını andırıyordu. Ufuktaki kızıllığın suya yansıdığını ta buradan görebiliyordu. Manzarayla birlikte ormanda serenat yapan kuşların seslerine dikkat kesilen adam biraz dikkatli baksa öz ötedeki meşe ağacında meraklı bakışlarla evi gözetleyen sincanı fark edecekti. Hayran hayran bulunduğu bölgeyi seyreden adam biraz düşündükten sonra elini cebine atıp telefonunu çıkardı; o da burada olmalı, buraları görmeli mutlaka diye düşünerek… Ama on sekizinci girişiminden sonra arama işini ertesi güne bırakmaya karar verdi.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyandı adam. İçindeki huzurla birlikte aklında buldukları gülümsetti onu. Ne güzel, dedi, gülümseyerek uyanmak, ne güzel mutluluğu yüreğinde hissederek açmak gözlerini yeni güne. Yorganı üzerinden atıp kalktı usulca. Diğer odaya geçti, tül perdeyi araladı hafifçe. Rüya gibiydi her şey. Bunları yaşamasına vesile olan annesine ve arkadaşına, hatta doktora bile teşekkür etti içinden. Güneş az önce doğmuş olmalıydı. Tepeyi aşan güneş ışıkları adamın önünde birkaç yüz metre ötede iki sıra halinde dizilmiş evlerin çatılarına vuruyordu. Sağa sola sallanan dallar havanın biraz rüzgârlı olduğunu söylüyordu. Sonbahar serinliği sabah saatlerinde kendisini daha bir hissettiriyordu. Gözlerini, her salınışta biraz daha çıplak kalan dallardan ve az ötedeki evlerin çatılarından kaldırıp karşı tepelere kadar uzanan göle doğru baktı. Göl henüz uyanmamış gibi sakin görünüyordu. Sakin görünmesi belki de üzerinde yüzen ördeklerin, inip kalkan kuşların görünmeyecek kadar uzakta olmasındandı. Fakat kıyıya bağlı kayıklar, küçük balıkçı tekneleri seçilebiliyordu rahatlıkla. Şu karartılar da geceden kalma olta balıkçıları olmalıydı dedi kendi kendine adam. Sonra, şu serinlikte biraz göl havası almak nasıl olurdu, diye sordu; bir bankta oturmak öylece kıpırtısız, ellerini göğsünde birleştirip küçük dalgalarını gölün seyrederek… Sahile ulaşmak için koşturan ama orada öylece eriyip yok olan o dalgaları...

O sahilde bir balıkçı oltasına takılıp parçalanacağını bile bile kıyıya varmak için sürünmek zorunda kalan dalgaları… Nasıl olurdu? Cevabını bulmak bu sorunun çok da zor olmadı. Daha önceki gibi olurdu dedi içindeki ses. İnhilale uğramış bir kalple indiğin yokuşu tırmanmak zorunda kalırdın. Yitiklerini bulmuş gibi olup sonra tekrar tekrar yitirmenin döngüsüyle mütehassis olur kendi evinin yolunu bulmak için bir rehbere ihtiyaç duyar hale gelirdin. Eve dönüş yolunun zorluğu onu bu düşüncelerinden vazgeçirdi. Perdeyi sonuna kadar açtı adam, sonra da pencereyi… Olmak istediği yerle arasında sadece boşluk kaldı.

Kahvaltı hazırlığına girişmeden önce banyoya uğradı. Aynada yüzünü inceledi bir müddet. Göz kenarlarında oluşan kırışıklıklara takıldı gözü. Daha önce var mıydı yoksa ilk defa mı fark ediyordu, ayırdına varamadı; uzun zamandır ilk defa yüzünü bu kadar yakından inceliyordu çünkü. Sonra, şakaklarından açılmaya başlamış saçları çekti dikkatini. Sırma saçların elveda demeye başlamış sana, dedi içinden adam gülümseyerek; ara ara kendisiyle dalga geçmeyi severdi. Sakallarındaki beyazlar daha mı çoğalmıştı ne? Umursamadı… Sana sorsam şimdi ne görüyorsun aynada diye, bir cevabın olmayacak biliyorum. Ah, dedi adam kendi kendine yüzünü kurulamaya çalışırken; ömrün, cevabı olmayan sorular sorarak geçiyor, farkında mısın? Kalktığında hissettiği huzur aynadaki suretin gözlerinde yitip gitmişti.

Adam kahvaltı masasını hazırladı. Masaya tek tabak, tek çatal ve tek bardak koydu. Hazırlarken aklı hâlâ şiddetle arama isteği duyduğu telefondaydı. Ama bir türlü içindeki tereddüdü yenmeyi başaramamıştı.

Gelmesini çok istiyordu ama evet demesini nasıl sağlamalıydı? Çünkü hayır deme ihtimali çok yüksekti. Ne söylemeliydi ki yeterince ikna edici olsun? Ya hayır demekte ısrar ederse? Israr etmeli miydi? Şu muhteşemliği fotoğraflayıp birkaç kare gönderse karar vermesini kolaylaştırır mıydı, emin olamadı. Üstelik telefon açıldığında söze nasıl başlayacağını da bilmiyordu adam. Telefonu kaçıncı kez eline alıp bıraktığını hatırlamıyordu. Son kez aldı telefonu eline. Arayacağı ismi buldu rehberden yeniden. Geriye sadece tek hareket kalmıştı, heyecandan titreyen parmaklarıyla arama tuşuna basmak.

Burayı çok seveceğinden eminim, dedi adam. Bir defa çok sessiz, tam senin istediğin gibi. Geceleri duyacağın ses sadece rüzgârın sesi, yaprakların hışırtısıdır. Ormanın güzelliğini ise mümkün değil anlatamam. Yaprakların yeşilden sarıya, sarıdan turuncuya, turuncudan kırmızıya geçerken oluşturduğu o muhteşem ahengi inan başka bir yerde göremezsin. Sonbahar manzaralarının güzelliği başka mevsimlerin güzelliğine benzemez. Evin yukarısında bir dere olduğundan bahsetmişti arkadaşım, kahvaltıdan sonra keşfe çıkacağım senin için. Sadece bir gün, ama geldiğinde bir müddet gitmek istemeyeceğinden eminim. (Önce geleceğinden emin ol dedi içinden.) Sen hiç patikalarda birikmiş yaprakların üzerinde yürüdün mü? Yumuşacık hani böyle havada yürüyormuş gibi hissedersin… Bak, istersen aşağıdaki göle gider oradan yukarıya doğru seyrederiz, istersen yukarıdan göle doğru… Evden daha da yukarıya tırmanabiliriz istersen. Şehirden, keşmekeşten, karmaşadan, kaostan ve bütün bunlara sebep olan insandan olabildiğince uzağa, çok uzağa ha, ne dersin? Bak söz, göl manzaralı kahvaltıyı ben hazırlayacağım, kendi ellerimde sen yanımda dur ve sadece gülümse.

Defalarca yaptı bu konuşmayı içinden odanın ortasında dolanarak ve yeni yeni cümleler ekleyerek… Öğle olmuştu neredeyse… Son kez derin bir nefes aldı, bütün cesaretini toplayıp yöneldi telefona… Uzun uzun çaldı telefon.

Ertesi sabah erkenden uyandı adam, söz vermişti; kahvaltıyı kendisi hazırlayacaktı. Bir ara yardım etmek isteyen bir ses duyar gibi oldu adam. Sesin geldiği tarafa doğru baktı. Ellerini göğsünde birleştirmiş üzerinde sabahlığı ile karşısında gülümseyen bir kadın duruyordu. Hayır dedi adam, sesindeki ton oldukça kararlı olduğunu gösteriyordu; sen misafirsin. Hem ben söz vermiştim sana; sen sadece bu şekilde yanımda dur ve bana gülümse… Adam elindekileri mutfak tezgâhının üzerine bıraktıktan sonra tekrar döndü kadına, kadının yüzüne dökülmüş saçlarını geriye itti eliyle ve kulağına eğilerek tekrarladı; keşke hep benimle kalsan ve hep böyle gülümsesen.

Kadının yardım teklifini reddeden adam kahvaltı masasını hazırladı özenle. Masaya tek tabak koydu, tek bardak, tek çatal. Sonra başını sağa doğru çevirip (sola da çevirse fark etmezdi) boşluğa doğru, yediniz mi diye sordu muzipçe… Yediyseniz toplamalıyım artık…

Adam kahvaltı sonrası balkon demirlerine ellerini yaslayıp manzarayı seyrederken doktorunun birkaç gün önce söyledikleri geldi aklına. İlaçlarını kullanmazsan gerçeklik algın deformasyona uğrayabilir demişti. Neydi gerçeklik algısı? Gerçeklik kime göreydi? Doktor, adama eczaneden ancak özel izinle renkli reçetelerle alınabilen ilaçlar yazmıştı. Adamsa ilaçlarını almak yerine arkadaşının bahsettiği yere otobüs bileti almayı tercih etmişti. Çıkarken de, gerçek nedir doktor bey, diye sormuştu içinden… Yaşadıklarımız mı yoksa yaşamadıklarımız mı? Peki ya düşlediklerimiz? Benim gerçekliğim benim düşlediklerimdir belki de, nereden biliyorsun? Bu kimyasalları kullanarak neden sizin dünyanızda olmayı seçmeliyim?

Adam kafasını kaldırdı gökyüzüne doğru. Devasa pamuk öbeklerini andıran bulutların akışını seyre dalmışken bir ses duydu. Çok iyi tanıdığı bir ses adıyla sesleniyordu kendisine. Önce sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Emin olmak için tekrar etmesini bekledi. Evet, Müfit diye bağırıyordu birisi; Müfiiit!

Adam heyecanlandı birden. Hızla bulunduğu yerden dış kapıya doğru koştu. Balkon kapısından geçerken ayak parmaklarını çarptı kapı eşiğine. Normal zamanda olsa bütün hücrelerinde hissedeceği acıyı bile hissetmedi heyecanından. O zaten uzun zamandır hiçbir acıyı hissetmiyordu kalbindekinden başka.

Dış kapının önünde durdu. Heyecanını bastırmak için derin derin nefes aldıktan sonra elini uzattı kapı koluna yavaşça. Karşısında kendi gerçekliği duruyordu bütün çıplaklığıyla…