“NEY
harîfi her ki ez yâr-i bürîd/ Perdehâyeş perdehâ-yi mâ derîd.” (Neydir yardan ayrılana gerçek yâr/ Ki
perdeleri perdemizi yırtar.)
“Kim ayrılık acısı ile karşılaştı, ayrılık acısıyla
sarsıldı ise ona teselli verecek gerçek dost neydir.” Beyitte geçen “yâr” ve
“harîf” kelimelerinin ikisi de “dost” demektir. Ancak harîf ile kastedilen,
gerçek dosttur. Türkçedeki “herif” kelimesi de bu kelimeden bozmadır. Harîf
mürşid-i kâmili, yâr ise hâl zevki içerisinde olan evliyayı temsil eder.
Mevlâna der ki, “Evliyanın bir kısmı hâl zevki
içerisindedir, yârden ayrılmayı kavramıştır. Bir kısmı ise makam elde
etmişlerdir. O yüzden velîler içerisinde hâli olan çoktur ama makamı olan
nadirdir”.
Bazen çılgın, bazen mecnun gibi hareket eden, bazen
bulunduğu yeri yeterli görüp vaaz ü nasihatle insanları irşat etmeye çalışan ve
bu sebeple fesada sebep olan hâl ehli velîler vardır. Oysa hâl, teskin için
yeterli değildir, bir geçiştir. “Makam”, geçip oturulan yer demektir. Makam
sahibi olan velîde hâl, ahlak haline gelmiş ve hâlin gelip geçiciliğinden
kurtulmuştur. Çünkü hâl, saat rakkası gibi gidip gelen bir şeydir. Hâlde
istikrar yoktur. Makam ise istikrardır. Yunus Emre hâl makamındayken şöyle der:
“Hakk bir gönül verdi bana/ Hâ demeden hayrân olur/ Bir dem gelir şâdî olur/
Bir dem gelir giryân olur.”
Hâl bir dem gelir, mesut ve bahtiyar eder; bir dem gelir,
iki gözü iki çeşme yapar. Hâlde bir tereddüt vardır. Henüz karar haline
gelmemiştir: “Bir dem cehâletde kalır hîç nesneyi bilmez olur/ Bir dem dalar
hikmetlere Câlinûs u Lokmân olur.”
Bu durum tasavvufta kabz
u bast dediğimiz bir idrak kategorisine denk gelir. Bu idrak biçimi insanı
her zaman yoklar. Şöyle ki, bazen kendimizi son derece yeterli, şevkli, cesur
ve istekli görür, karşımıza çıkacak her engeli un ufak edeceğimizi zannederiz.
O esnada dağları tutup göğe kaldırmak mümkün görünür. Böyle bir kudret vehmi
gelir. Bu hâl gittikten sonra yüzümüze konan sinek bile yük olur. Elimizi
kaldıracak güç bulamayız. Öyle bir meskenet ve uyuşukluk hissi gelir.
Nihayetinde bu haller geçici oldukları için ne o dağları
kenara çekme kudreti hakikidir, ne de sineği kovamama güçsüzlüğü. Fakat bu
durum bize şunu öğretir: Kişi makam sahibi ise, hâlin getirdiği şevk onda
kalıcı olur. Şevkte yanma, yakılma anlamı da vardır, aşk anlamı da. Peki, velî
hâlden nasıl kurtulur? El-cevap: Pervaneyi taklit ederek…
Pervane ne yapıyor? Kendini ateşe atıp yanıyor. İşte ateşle
temas edinceye kadar olan kısım, hâl ve tereddüttür! Ateşle temas ettikten
sonraki kısım ise makam ve karar… Yani şevkin tamamlanması… O yüzden bazı
makamlara gelmiş velîler, şevkin tamamlandığını idrak edemedikleri için kontrol
edilemeyen şeyler yaparlar. İşte orada akıl lazımdır. Akıl, tabiri caizse atın
dizgini gibidir. Şevk, atın parladığı noktadır. Ona bir dizgin lazımdır. O
dizgin olmazsa velî öyle bir kontrolden çıkar ki, “Ene’l-Hakk!” demeye başlar.
Aslında Hallac-ı Mansur o makamdayken Cenab-ı Hakk’ı öyle
kavrıyor ki tepeden tırnağa Hakk bilgisiyle, Hakk nazarıyla donanıyor. Bu,
tahammül edilmez bir şeydir. O yüzden “Ben Hakk’a erdim, ondayım!” anlamında
“Ene’l-Hakk!” diyor. Ancak zahir uleması elbette “Bu bir şirktir!” diyecektir.
Demek ki bazı velîler makama geldiklerini idrak etmeyince şeriat kılıcıyla
budanırlar. Budanmaları gerekir ki bu sözler, ehil olmayanlar elinde fesat
çıkarmasın. Erbabı o sözleri Hallac’ın değil, Hakk’ın söylediğini bilir.
Mevlâna’nın bu konuda bir rubaisi vardır: “Beden
pamuğundan can libasını ayıran/ Efendinin adı Hallac-ı Mansûr’du ey can!/
Mansûr nerede, ‘Ene’l-Hakk!’ nerede? Bu sözü/ Mansûr değil, ah, Yaradan söyledi
Yaradan!”
Demek ki hâlden makama giden yerler de aslında imtihan merhaleleri ile dolu. O yüzden Mevlâna sık sık şöyle der: “Hâl ehli olan veli çoktur, ancak makam ehli olan nadirdir.”

“Gel!”
Mevlâna şevkin zirvesinde bir velidir. Bu şevki
dizginleyemediği zaman sema’ eder. Sema’ bir zikirdir. Sema’ edenler hafî
zikrederler; yani sesi gizleyerek, içten... Sema’ esnasında üzerlerine bir
kendinden geçiş hali geldiği için yüzlerinde bir ferahlık ifadesi olur.
Kimilerinde de ağlama hali hâsıl olur. Sema’ bir makam olmadığı için, o esnada
farklı haller gelir. Tabiî bunu söylerken gösteri amaçlı dönenleri
kastetmiyoruz. Kaldı ki, onlara bile bir zevk hali gelir. Gösteri amaçlı
yapılan sema’, bu işin ruhuna terstir.
Sema’a kalkmak planlı olarak yapılan bir şey değildir.
Şevkin ne zaman geleceği pek belli olmaz. Sanki mânâ demircisi bir yerde demir
döver ve oradan sıçrayan bir kıvılcım, dervişin gönül tandırını tutuşturur. Ve
derviş, yana yakıla sema’a kalkar. Mevlâna’nın çekiç sesine bile sema’a
kalktığı bilgimiz dâhilindedir. Ama o, o seste bile “Gel!” çağrısını duyar.
Mevlâna’da musiki aletlerinin çıkardığı sesler daima Hakk’ın “Gel!” çağrısıdır.
Tambur için verdiği bir misal vardır. Tambur, gerçekten de derunî duygular
uyandıran bir çalgıdır: “Ten tennen diye
feryada başlayınca tambur,/ Ten bendinden gönül, elsiz ayaksız kurtulur./ Bu
sesin mehtabına gizlenmiş bir kişiden,/ ‘Ey yolu şaşmış gönül gel!’ çağrısı
duyulur.”
Mevlâna’ya göre her musiki aletinin arkasından Cenab-ı Hakk
cana “Gel!” çağrısı yapar. Düşünün ki o, çekiç sesinde de bunu duyuyor, musiki
aletlerinde de. Ayrıca Mevlâna’da bütün musiki aletleri sembolik olarak mürşidi
ifade eder. Bazen def suretinde, bazen ney suretinde konuşturduğu musiki
aletlerinin hepsi de mürşid-i kâmildir. Mesela def der ki, “Vur, yüzümü gözümü
parçala da ben sana mânâlar saçayım!”. Yani vurana “İyi ki vuruyorsun!” diyor,
“Vuruyorsun ki benim cevherimi bana hatırlatıyorsun!” demeye getiriyor.
Bâkî’nin ironik bir dizesi var: “Zamâne
bizde cevher sezdiğiçin dilhırâş eyler.”
Şair bu mısrada “Zamane beni muradıma erdirmedi, o yüzden
feryat ediyorum” demiyor da “Herhalde zamane bizde bir cevher sezdi ki
gönlümüzü tırmalıyor, bizi birtakım imtihanlara tâbi tutuyor. Nasıl ki madeni
bulmak için dağ yarılırsa, bizim gönlümüzde de bir maden dağı olmalı ki zamane,
elinde zulüm kazması ile sinemizi yarıyor” diyor. Dolayısıyla musiki aletleri,
zamanenin zulmüne uğramış oluyorlar: Defin dövülmesi, neyin içinin yarılıp
boşaltılması gibi…
Burada cemiyetten yönelen bir tazyik de var. Fakat bunların
görevi, hakikatin sesini kim olursa olsun iletmektir. Zaten Mevlâna ne diyordu?
“İyi hallilere de, kötü hallilere de eş oldum.” Ancak birileri vardır ki, bu
sesin arkasındaki sesi duyarlar. Ahalide daha önce bahsi geçen o kulak
olmadığından, musiki aletlerinden gelen bu ses melodi zannedilecektir.
Aslında musiki, şiirden daha üst bir dildir. Kelamın en üst
noktasına şiir çıkar ama musiki onun da üstündedir. Çünkü onda artık kelam
yoktur. Tayy-i lisan (dilin dışında bir dil) diye bir kavram vardır. Bu kavram,
kelamdan kurtulmuş bir anlatıma işaret eder. Musikinin bu yönünü fark eden
insan çok daha derin mânâlar kavrar. Fakat o sesi duyacak bir kulak ve o sesle
tecelli edeni görecek bir göze sahip olmak kaydıyla…
Tabiî bir de derunî bir kalbe sahip olmak şarttır. İlahî
mânânın doğduğu, “fuad” olarak isimlendirilen bir kalptir bu. Duracak olan
kalbimiz değil de “hiç durmayacak olan kalbimiz”.
Beytin ikinci mısraındaki “Perdeleri perdemizi yırtar”
ifadesine gelelim. Perdeler kimde var? Mürşid-i kâmilde... Biliyorsunuz, neyde
yedi perde -yedi delik- vardır. Bunların hepsi birer musiki makamına tekabül
ediyor. Bu da nefsin yedi merhalesini geçmiş bir velîyi sembolize ediyor. Bu
yedi merhalenin sıralaması, ilk dördünden sonra değişiklik arz edebiliyor.
Birinci perde nefs-i emmareye tekabül eder, ikincisi nefs-i levvameye, üçüncüsü
nefs-i mülhimeye, dördüncüsü de nefs-i mutmainneye. Bundan sonrakiler için
bazen takdim tehirler olabiliyor, akılla kavranacak türden de değiller: Beşinci
kategori nefs-i raziye, altıncısı nefs-i marziyye ve sonuncusu da nefs-i
sâfiye…
Tasavvufta her nefs kategorisi için bir zikir biçimi
vardır. Nefs-i emmarede zikir “Lailaheillallah” iken, son kategori olan nefs-i
sâfiyenin zikri “Hayy”dır. Bunun yanında her nefis kategorisine ait latifeler
vardır. Bunlar toplam yedi latifedir. Sözgelimi nefs-i emmare tab’a tekabül
ederken, nefs-i levvame nefse, nefs-i mülhime kalbe, nefs-i mutmainne ruha,
nefs-i râziye sırra, nefs-i marziyye hafîye ve nefs-i safiye de ahfâya tekabül
eder. Bunlara “yedi latife” diyoruz. Demek ki her nefs kategorisinde ayrı bir
davranış biçimine denk gelen yedi latife ile karşılaşıyoruz. Latife, mevcut
olan ancak şeffaf olduğundan dolayı baş gözüyle görünmeyen şeydir. Her latife
bir nükte içerir ve nükte de mânânın düğümlenmiş halidir. Her latifede
düğümlenmiş mânâlar, yani sırlar vardır.
Nefs-i emmare kategorisinde azgın ve buyurgan bir nefsin
esiriyizdir. Levvame aşamasında nefs ile vicdanın kavgası vardır; bazen biri
galip gelir, bazen diğeri. Mülhime ve mutmainne aşamalarına geldiğimizde artık
kaynadığımızı ve akıl kapağını başımızdan atmak üzere olduğumuzu
söyleyebiliriz. Mutmain nefsten sonra artık bu kapak yoktur; zira bu kapağa
ihtiyaç da yoktur.
Demek ki nefsin her kategorisinde ayrı bir kavrama
kategorisine de geçiyoruz. Oluşan halet hepsinde de değişiyor. Dolayısıyla
birinde hakikat zannettiğimiz şeye, öbürüne geçtiğimizde tövbe ediyoruz.
Mevlâna ile Şems’in karşılaşmalarındaki suali hatırlayalım.
Şems’in bir Velî ile bir Peygamberi kıyas ederek, “Hazreti Muhammed mi daha
büyüktür, Bayezid-i Bistami mi?” şeklindeki sorusuna Mevlâna, “Elbette Hazreti
Muhammed büyüktür” diye cevap verince sualin devamı şöyle gelmişti: “Hazreti
Muhammed diyordu ki, ‘Ben her gün yetmiş makam geçiyorum ve bir önceki makam
için tövbe ediyorum’. Bayezid-i Bistami de diyordu ki, ‘Sübhanallah! Şanım ne
yücedir, yenime bakıyorum ve orada Hakk’ı müşahede ediyorum’.” Mevlâna da
cevaben demişti ki, “Elbette öyle olacaktır. Çünkü Bayezid bir makama gelince
orada kalıyor ve orayı hakikat zannediyordu. Hâlbuki Hazreti Peygamber günde
yetmiş makam geçiyor, her makamın idraki öncekinden farklı olduğu için tövbe
ediyordu”.
Haliyle peygamberler ile velîleri mukayese etmek olacak şey
değildir. Çünkü biri vahye muhataptır, diğeri ilhama. Vahiy ile ilham arasında
çok ciddî bir kavrama farkı vardır. Peygamberlere malum olanlar, velîler için
yok hükmünde olabilirler.
Demek ki velîlerin perdeleri, bizim nefs ve ruh
perdelerimizi yırtar. Biz emmare perdesinde çalıp söylerken veli der ki, “Beri
gel, daha ne perdeler var! Sen hep Hüseynî makamından söylüyorsun, gel bizi
dinle! Hisarbuselik var, Şeddiaraban var, Irakeyn var, Hicaz var, zirgüle
var...”. O bizimle temas etmedikçe bir alt kategoride kalıyoruz. O yüzden
temenni edelim ki, yârden ayrıldığımızı idrak ettiğimizde perdelerimiz bir
gerçek dost eliyle yırtılsın.
“Bir
damlası ümit, gerisi korkudur aşkın”
İnsan zahirî ilimle de gerçek yârden ayrıldığını
kavrayabilir. Bu bir akıl kavraması değildir, artık bunu biliyoruz. Kul olarak
hedefimiz cenneti kazanmaktır; hep bunun için çalışırız. Aşkla kavrama idraki
başlayınca, o idrakin şevkiyle ibadetten karşılık bekleme anlayışı gidiyor,
yerini karşılık beklemeyen bir kulluk anlayışı alıyor. Bu öyle bir aşktır ki, o
yârin peşine düşünce artık “Biz bir saman çöpüyüz, o da bir kehribar”.
Kehribarın saman çöpünü çektiği gibi, onun tarafından sürekli bir cezbeyle
çekiliriz. Bu çekim zevkinin etkisiyle cennet bile, gözümüzde “birkaç köşkle
birkaç huri” mertebesine iner. Hakk’a nispetle cennet ne ola ki? O cazibenin
şevkini cennet bile dindirmez. Zaten Cenab-ı Hakk da hadis-i kutsîde “bilinmek
istediğini ve onun için de oluşu var ettiğini” söylemişti. Haliyle âlemin
yaratılışı sevgi iledir. Yaratılış bir sevgi hamlesi olduğu için, onun
cazibesine kapılanlar, sevgi ve aşk yönünden kapılacaklardır. Aşk, aynı zamanda
bizi bu cezbeye hazır eden şeydir. Aşk cesarettir, korku ise arızî bir şey.
Mevlâna der ki, “Kadim bir denizdir ki
kıyısı olmaz aşkın./ Boşlukta bir ummandır, sırları hadden aşkın./ Canlar bu
denize dalmışlar, orada kalmışlar;/ Bir damlası ümit, gerisi korkudur aşkın…”
Burada şöyle bir incelik var: Hakk’a doğru yola çıksak, bir
derviş de olsak, aşk denizinde kalır isek yine emniyette değiliz. Çünkü bir
damlası ümit verir onun, gerisi ise korku. Ama nasıl bir korku? Korkuyu da
aşkın bir korku, yani bu âlemdeki korkularla kıyas kabul etmeyen İlahî âlemden
gelen bir korku… O yücelikten öyle bir his geliyor ki, o korku bizi güvene
itiyor. Güven, selamet demektir. Dolayısıyla selamete ermek için o korku
lazımdır. Aşk denizinde kalmaya devam etmek de riskli bir iştir. Çünkü vurgun
ve dalgalar içerisinde kalma ihtimali vardır.
Cansiperane denize atlamışız. Fakat aşk denizindeyken bile
korkudan kurtulamayız. Aşk denizine dalmak cesaret ister; zira bu deniz, dıştan
bakan için bir alev denizi, içten bakan içinse lütuf denizidir. Bu hakikati
kavrayan için bu denizde deli gibi çırpınmaya gerek yoktur. Bu kavrayış sahibi,
denizin aslında kurtuluş gemileri ile dolu olduğunu görür ve “Hakk’ın denizinde
onun lütfuyla yol alır”. Demek ki bu denizde yol alabilmek için bir lütuf
gemisine ihtiyaç var. Dolayısıyla korkunun amacı bize güveni aratmaktır. Çünkü
korkudan emin olmak, güven sayesinde mümkün olur.
Çoğumuz korkunun geliş amacını bilmediğimizden korkuyu
kalıcı sanıp endişe ve gam kuyusuna düşeriz. Bu hal, ulu nazar sahipleri
katında gülünç bir haldir. Tekrar edelim: Korku, güvende olmadığımıza dair bir
işaret fişeğidir, semamızı bir an aydınlatıp geçer, o kadar! Bunu kavramaz da
korkuya esir olursak durum değişir; kuyuya atlayan kuyuda kalır. Korkarsan,
korku seninle bir ömür yaşar. Hâlbuki kâğıttan bir aslandır o. Önünden tabana
kuvvet kaçacağına, durup peşinden gelene bak da rüzgârın peşin sıra sürüklediği
kâğıt aslandan korktuğunu anlayıp halinin gülünçlüğünden utan!
Korku kalbe musallat olduğunda ümidi götürüp kişiyi yeise
düşürür. Cenab-ı Allah elbette ruhlara korku da verecek ve ruhlara korku suretinde
de tecelli edecektir. Ama bu, emniyet aramamız içindir. Kureyş Sûresi’ndeki
“âmenehüm min havf” ifadesi, “korkudan emin kılınanları” konu edinir. Demek ki
korkuyu önceleyen şey güvendir; güven de Hakk’ın lütfundan başka bir şey
değildir. Sonuç itibariyle lütuf olmadan aşk denizine dalan, korku deryasına
dalmış olur. Kurtulmamız için Hakk’ın lütuf gemisinin gelip bizi oradan alması
lazımdır.
Bu denize, şevk değil de başka bir tecelli geldiğinde, geminin buz üstünde yürüme ihtimali vardır. Mevlâna diyor ki, “Bu gemiyi üç aydır buz üstünde yürüttük,/ Vaktidir, kardeşler gemiyi suya bırakın!” Buzda gemi yürütmek, şevk denizinin buz tuttuğuna işarettir. Demek ki gönül iklimimiz bazen kaynayıp coşacak, bazen de kutuplar gibi buz kesecektir. Aslında ümitsizlik sandığımız ortam, ümidin doğum yeridir. Çünkü mum karanlıkta yakılır. Kutuplar buzdur ama bahar önce kutuplardan başlar. Bir gün yokluk uykusuna yatan cümle varlık, “bâsü ba’de’l-mevt”, yani “ölümden sonra dirilme” iksiri içerek uyanacaktır. O halde korku neyin nesidir?

“Beyne’l-havf
u ve’r-recâ”
“Hemçü ney zehri vü tiryâki
ke dîd/ Hemçü ney demsâz u müştâkı ke dîd.” (Kim görmüş ney gibi zehir ve derman?/ Kim görmüş ney gibi
bir dost ve hayran?)
Mürşid-i kâmil, Tevhid burcuna yükseldiği için zıtları
birleştirir. O burçta korku, kendi aslı olan emniyete dönecektir. Ümitsizlik
ümide, körlük görmeye, sağırlık duymaya dönüşecektir. Bet halliler hoş
hallilere dönüşecek, kötü nitelikleri olanlarsa iyi niteliklere sahip
olacaktır. Mürşid-i kâmilin idrak düzeyinden bakınca zıtların iyi olanları
asıl, kötü olanları da o asıldan uzaklaştığı için bozulmuş olan parça olarak
görülür. Mesela ümitsizliğin aslı ümittir. Ümitsizlik, ümitten kopup ayrı
düştüğü için bozulmuştur. Onu ümide ulaştırırsanız, aslına ulaştırmış
olursunuz. Bu, şu anlama gelir: Şayet bir ümitsizlik içine düştüysek, bozulmuş
bir parçayla temas ettiğimiz için bizi de bozar. Çaresi nedir? Ümidi asla
yitirmemek! Hazreti Pir şöyle söyler: “Ümitsizliğe
gitme, ümitler var!/ Karanlığa gitme, güneşler parlar!”
Biz, iki değirmen taşı arasında eziliriz. Ama bu gerçeği un
olduktan sonra kavrarız. Buğday olarak değirmen haznesine atıldığımızda bunu
henüz bilmeyiz. Aşk, üstteki değirmen taşıdır. Özümüzü kepekten ayırıp un
haline getiren odur. Un haline gelen şeyi değirmen taşı ezer mi? Ezmez! Demek
ki aşk, bir gün gelir, sükûnet bulur ve yatışır. Ancak buğdayı un etmek
şartıyla… Buğday un olduktan sonra aşk sükûnet bulur. Mevlâna bir rubaisinde bu
duruma şöyle değinir: “‘Aşk sonunda
sükûnet bulur, yatışır’ derler;/ Önü coşkunluk, sonu temkinden verir haber./ Can,
aşk değirmeninin sabit duran alt taşı,/ Bu kararsız bedense üstteki taştır,
döner…”
Mevlâna’nın hayatında bu süreç, Şems ve Selahaddin-i
Zerkûbî dönemlerine tekabül eder. Şems, Mevlâna’yı değirmen taşının buğdayı
ezdiği gibi ezip un haline getirmiştir. Aşk yatışıp değirmen çarkı durunca, bu
kez de “Sen artık un oldun!” diyecek bir velî gerekiyor. O velî de Selahaddin-i
Zerkûbî’den başkası değildir. Bahsini etmiştik, kişi hâl içinde yol almaya
devam ettikçe bir makama ulaştığını bilmez. Hâlin şevkinden dolayı coşku
diliyle konuşmaya başlar ve başına iş açar. Şems’in coşturduğu Mevlâna, taşan
bir deniz gibi kabına sığmıyor. Sonra bir ümmiyi şeyh tayin ediyor. Aslında
Selahaddin-i Zerkûbî ümmidir, iyi bir tahsili yoktur, kelimeleri bile yanlış
telaffuz eder. O yüzden demişler ki, “Ya Pîr! Bu ümmiden mürşit mi olur?”. O da
diyor ki, “Onun ilmine değil, irfanına tâbi olacaksınız!”. Önce ailesiyle
kendisi biat ediyor, ardından müritleri.
Selahaddin-i Zerkûbî, bir temkin adamıdır. Tasavvufta daima
şevk sürecini bir temkin süreci takip eder. Temkin olmaz ise şevk hâlindeki ruh,
Hallac-ı Mansur gibi sıkıntı yaratacak söylem ve eylemde bulunur. Kanaatime
göre veliler içinde en coşkulu ruhlar Hallac ve Mevlâna’dır.
Hallac şevk girdabına düştüğünde meydanı birbirine kattığı
halde, Mevlâna aynı girdaptan sema’a kalkarak kurtulmuştur. Aynı hâl birinde
kelleyi götürecek bir eylem ve söyleme yol açarken, diğerinde sırlar âlemine
uçuran bir kanada dönüşmüştür. Demek ki hiçbir hâl, sabit bir davranış biçimi
göstermez. Temkin, şevk sürecinde kazanılan şeyleri hazmetme sürecidir. Bir
sonraki aşamada biraz şevk, biraz temkin gerekir. Şevkle gelenler, temkinle
dizginlenecek. Mevlâna’nın hayatında bu sürece denk gelen kişi de Çelebi
Hüsameddin’dir. O yarı Şems, yarı Selahaddin-i Zerkûbî olan bir zattır.
Şevk ve temkinin bir arada olması, zehir ve dermanın da bir
arada olması demektir. Demek ki neyin nağmelerle söylediği şeyler, bazıları
için zehir, bazıları için panzehirdir. Eğer kişi bet halli ise, kötü
nitelikleri varsa, neyin nağmeleri onda zehir etkisi yapıyor. Velînin sözleri
onları doğru yola getireceğine, aykırılığa itiyor; tıpkı Hazreti Peygamber’in
telkinlerine karşı Ebu Cehil’in tavrı gibi… İmana geleceğine, inkârı artı-yor.
Çünkü o sözler onun için zehirdir. Demek ki Ebu Cehil’e “bal” denildiğinde, Hakk
katından ona gelen mânâ zehirdir. İyi halli kişiler için ise aynı nağmeler,
aynı sözler, onları zehirden kurtaran birer panzehir hükmündedir. Demek ki Tevhid
boyutuna gelmiş bir mürşit, bizdeki zıtlıkları yıkmak için de harekete geçmiş
oluyor.
Zıtlıkları akıl kurar. Aşk, zıtlıkları ortadan kaldırır.
Mevlâna diyor ki, “Ey can, şimdiye kadar deniz kıyısında kumdan kaleler yaptın!
Vakit geç oldu, oyalanma! Haydi, o kaleleri boz da haneye gel!”. Çocuğu elinden
çekiştiriyor ama çocuğun aklı hâlâ yaptığı kumdan kalelerde. “Bir duvar daha
yapayım” diye direniyor.
Ney gibi bir dost ve hayranı kim gördü? Elbette sıradan
insanların hiç biri görmedi. Neyde öyle bir aşk vardır ki, o aşkla hayrandır
artık. Hayran, aynı zamanda “afyon sarhoşluğu” anlamındadır. Afyon içen biri
nasıl bir sarhoşluk halindeyse, bu aşkla hemhal olanın hali de öyledir. Afyon
içen kişi, anahtar deliğinden bakınca gördüğünü neredeyse tüm dünya sanır. Bu hal,
böyle bir şey demek ki, bizdeki alıcıların algılama düzenlerini bozarak
olağanüstü şeyler görmelerine neden oluyor. İşte velî, manevî afyonu içince
kendini ilk adımda üst âlemde bulur! Zaten bu âlemden de böyle bir hayranlıkla
çıkılır. İnsan bu haldeyken zıtlıklar ortadan kalkar. Kamil insan “zaman”
dediğimiz boyutu kaldırırsa, aynen minyatürlerdeki gibi düz bir satıh ortaya
çıkar. Dağın tepesindeki adam da, eteğindeki adam da aynı boyutta görünür.
Demek ki “zaman” dediğimiz şey, yanılgıdan öte bir şey değildir. Bize
zıtlıkları kavratan şey zamandır. Bizim “ak” dediğimizi kara, “kara” dediğimizi
ak gösteren böyle bir zatı, böyle bir mürşidi kim gördü? Gördünüzse söyleyin, görmedinizse
buyurun, dinleyin!



