HAKKINI teslim edelim. Fatih Terim, İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü mezunu olmasa da İtalya’nın Milan takımına teknik direktörlük yaptığı dönemde İngilizcesini epeyce geliştirmişti.
Yabancı dil biraz da böyle bir şey. Okul, sosyal yahut iş hayatınızda kullanınca gelişiyor. Ne okulda ne de iş hayatınızda yolunuz hiç İngilizce ile kesişmemişse, İngilizceniz de “huva, huva, huvayem?” ya da “okey, ayem okey” seviyesinde kalıyor.
İngilizce bilmemek bir kusur değil elbette. Evet, bilmekte fayda var, sonuçta “Bir lisan bir insan, iki lisan iki insan”. Lakin bilmediğiniz hâlde bu “İngilizceniz” ile kabara kabara sağda solda “miş gibi yapınca” ortaya sakil ve pespaye manzaralar çıkabiliyor. Sizin yerinize çoğu zaman başkaları utanıyor.
Fatih Terim şahsî gayreti ile geliştirdiği İngilizcesiyle Milano yıllarında bir maç sonrasındaki basın toplantısını İngilizce yapmış ve işte o veciz ifadeleri kullanmıştı: “I don’t want to see back, I want to see front. Look at the tabela”.
Yani: “Arkama değil, önüme bakmak isterim. Siz de tabelaya bakın.”
Hatta bu efsane basın toplantısı sonrasında memleketimizde “Fatih Terim İngilizce Kursu” açılmışlığı bile vakidir.
Bugünlerde Ankara seçmeninin Fatih Terim’in bu veciz ifadelerinden ilham aldığını müşahede etmekteyiz.
“Look at the tabela.” Ankaralı vatandaşlarımız, Mansur Yavaş’ın çağlar üstü şehircilik vizyonu ile Ankara’ya diktiği tabelaya bakmak için olay mahalline akın ediyor. Öyle ki, gecenin ikisinde bile tabelanın önünde fotoğraf çektirmek için kuyruk oluşturuyorlar.
Tabelaya baktığımızda da üzerinde Eskişehir, Ayrancı ve Kızılay yazıyor. Bir de Ankara’nın Dikmen’i…
Tabelayı ziyaret edip, önünde fotoğraf çekinmek bir fenomene dönüşünce ben de bu vakanın psikolojik nedenleri hakkında kafa yordum biraz. Kafa benim değil mi?
Aslında bu sorunun çok da basit bir cevabı olduğunu fark ettim.
İnsanın fıtratında, nadir görülen tabiat olaylarını izlemek, gözlemlemek ve bu ender olaya şahitlik etmek isteği vardır. Mesela ay ve güneş tutulmalarını, meteor yağmurlarını, dünyaya yakın geçen bir kuyruklu yıldızı izlemek gibi.
Mansur Başkan’ın bu “hizmeti” de sonuçta “nadir görülen tabiat olayları” kategorisine girer. Mansur Başkan’ın ikinci döneminin de yarılandığı bugünlerde Ankaralı vatandaş ilk kez elle tutulur, gözle görülür bir belediye “hizmetine” tanıklık ediyor.
Akın akın o tabelanın başına üşüşmesinler de ne yapsınlar!? Tabiatın kendilerine bahşettiği bu nadir güzelliği görmesinler mi?
Sonuçta sokak röportajlarında münasebetsiz bir “yandaş” muhabirin soracağı “Mansur Başkan’ın icraatlarını sayar mısın?” sorusuna verecek bir cevapları var. Ama sadece bir! Az bir şey midir bu?
Üstelik Mansur Başkan’ın da katılacağı TV programında, yaptığı projeleri soran spikere verecek bir cevabı olacak. Yine sadece bir! Öyle masanın üzerindeki kâğıtlar arasından “Burada bir yerdeydi yahu!” diye bir şeyler aramasına gerek de kalmayacak. Göğsünü gere gere “Tabela diktik ya!” diyebilecek.
Hizmet görmemişin bir tabelası olmuş, çekmiş sosyal medyasında yayınlamış.
Bugünlerde Mansur Başkan’ın yeni bir “projesini” daha öğrendim. Gerçi projeyi yürüten müteahhit kaçmış, proje yarım kalmış ama olsun. Kaçış yoluna da puan verilebilir. Zira kaçarken Ankara’nın tepelerine diktiği anlamsız iki koca beton direği yanında götürmemiş müteahhit.
Mansur Başkan’ın bu direk projesinde de hedefi şuymuş: Ankaralı o tepenin başına çıkacakmış, o iki beton direğin arasından seyre dalınca Anıtkabir’i görebilecekmiş. Oradan bakınca Anıtkabir de kendisini görecektir muhtemelen?
Vay anasını sayın “seyirciler”! Muhtemelen o iki direğin dışından bakınca Anıtkabir görünmüyordur. Yahut Anıtkabir’i görmek için Ankaralı neden Anıtkabir’e gitmek yerine o tepenin başına çıkıp, o iki beton direğin arasından bakacak, orasını tam anlayamadım.
Yakında o iki beton kazık da ziyaretgâh olur, o iki direk arasından Anıtkabir’i görüp hayretler içinde kalan vatandaş direklere çaput filan bağlamaya başlarsa zerre şaşırmam artık.
Üstelik bu “vizyoner” proje için müteahhide 2023 yılında 2 milyar 200 milyon lira bayılmış Mansur Başkan. Ankaralı da metro beklesin, yol beklesin, köprü yahut kavşak yapılmasını beklesin, isale hatlarının tamamlanmasını veya bakımının yapılmasını beklesin… O iki beton kazık neyinize yetmiyor birader? Bir iki konser patlatırız, keyfimiz yerine gelir.
Mansur Başkan, Ankara’yı bu muhteşem “hizmetlerle” buluştururken, Devlet de sessiz sedasız “Ev Sahibi Türkiye” projesi kapsamında dar gelirli vatandaşlar için inşâ edilecek 500 bin sosyal konutun temelini atmak, deprem bölgesinde 350 bininci konutun hak sahiplerine teslimini yapmak ve yerli-millî Altay tankımızı TSK’nın envanterine sokmak gibi eften püften boş işlerle meşguldü.
O değil de Ekremciğim’in yerine taktığı musluğun ve de mezarlıklara koyduğu “laylon” ibriğin o tabela kadar değeri yok muydu arkadaş? Bunlar küçük hizmetler miydi?
Üç kuruşluk bir tabela, yüz metrelik iki beton kazık, yetmiş liralık bir musluk, üç tane kreş, dört tane Kent Lokantası, beş adet “laylon” ibrik gibi dev hizmetler dururken, bize ne İHA’dan, SİHA’dan, TCG Anadolu’dan, TOGG’dan, Çelik Kubbe’den, üniversitelerden, şehir hastanelerinden, köprülerden, tünellerden, otoyollardan?
Millet aç aç! Vatandaş koca koca havaalanlarını, otoyolları, üniversiteleri, köprüleri, tünelleri yiyecek değil ya… Ufak atın, civcivler de yesin. Musluk gibi, tabela gibi, ibrik gibi…
İcraatlar ve eserler büyük olunca yutması da, sindirmesi de, çıkarması da kolay olmuyor sonuçta.
Kalınız sağlıcakla efendim…



