BİR süreliğine bir akademik araştırma için bulunduğum Londra, gerçekten tam bir “küresel sosyal laboratuvar”… İçinde analiz edilmeyi bekleyen sayısız malzeme var. Tabii ki herkes, kendi baktığı pencereden o manzaranın sunduğu resmi anlatacak. Çünkü hiçbir araştırma, araştırmacıdan bağımsız değildir! Gittiğim yerlerin popüler ve turistik yüzünden öte, arka sokaklarını daha çok merak ederim. Parıltılı ve şaşalı ana caddeler her zaman gerçeği göstermez, hatta gizler. Asıl gerçekleri arka sokaklarda bulabiliriz. Hatta ana caddeyi, arka sokak bilgisiyle daha doğru yorumlayabiliriz.
Bu yazıda yine “arka sokak” perspektifinden “Londra yalnızlıkları”na dikkat çekmek istiyorum.
Doktora tezimde “toplumsal kültür” konusuyla hayli ilgilenmiştim. Sonra ülkelerin kültürel özellikleri, merakımı daha çok uyandırmaya başladı. Çünkü kültür, bir toplumsal yazılımdır; o yazılım, hayatın içindeki her şeye şekil verir. Bu çerçevede İngiliz kültürünü, daha çok bireyci özellikleriyle biliyorduk. Yani insanlar, sevinçlerini de hüzünlerini de diğerleriyle paylaşmadan kendi içlerinde yaşarlar ya da çok dar bir çerçevede paylaşırlar. Aile bağları, sosyal çevre gibi faktörler kişinin hayatında pek etkili değildir. Kişisel amaçlar, kişisel hedefler ve bireyci bir dünya tasavvuru, bu kültürün genel karakteristiğidir. Bireyci kültürde öteki hep yabancıdır ve onunla ancak belli prosedürler çerçevesinde iletişim kurulur.
Londra’da bunu doğrudan müşahede ediyoruz. Bu şehir, iklimi gibi insanların da soğuk olduğu bir yer. İnsanlar kendi kişisel alanlarında yaşıyorlar ve kimsenin de kişisel alanına müdahale etmiyorlar. Bu, bizim gibi kolektivist kültürlerden gelen ancak diğer yandan herkesin her şeye karışmasından rahatsız olan insanlar için önce cezbedici bir özellik gibi geliyor. Ancak bir noktadan sonra bu işin “uygar ilgisizlik” diyebileceğimiz boyuta vardığını görünce rahatsız olmaya başlıyorsunuz. “Bu kadarı da fazla değil mi?” diye iç geçiriyorsunuz.
“Uygar ilgisizlik”, herkesin kendi işinde gücünde olduğu, kimsenin kimseye karışmadığı ve kimsenin kimseyle ilgilenmediği hâli ifade eden bir kavram. İnsanların birbirini yorduğu yerlerde istenilen bir şey bir yandan. Ama hayat sarkaç gibi sallıyor insanı; bir o yana bir bu yana atılıp duruyoruz. Bir uçtan kaçmak için diğer ucu tercih ediyoruz ama bu da bizim problemimize çare olmuyor. Londra’da da böyle. İnsanlar soğuk, ilgisiz ve kendi işinde gücünde... Bu, insandan uzaklaşma ve kaçma hâli...
İyi de, nereye kadar?! Diğerini nereye kadar umursamayacağız? Nereye kadar olaylara tepkisiz ve duyarsız kalacağız? Bu, belki de ait olduğumuz kolektivist kültürün özellikleri sebebiyle bizi çok rahatsız ediyor. Olan biten karşısında bir şey yokmuş gibi davranmak, hem kolay değil hem de insanî değil.
Avrupa’nın birçok ülkesinde göremeyeceğimiz kadar insanlar birbirinden kopuk. Kimse kimseye selam vermiyor, soru sormuyor... Herhangi bir olay olduğunda herkes bulaşmadan dolaşıp gidiyor. Bunun tam tersi olarak aklıma hep Japonya geliyor. Japonya’da deneyin meselâ: Adres sorun, insanlar size yardım etmek için ellerinden geleni yapıyorlar ve bundan da çok memnun oldukları tavır ve davranışlarına yansıyor.
Londra’nın en işlek caddelerinde de, arka sokaklarında da evsizleri, dilencileri, yalnız insanları sıkça görüyorsunuz. Hayatın yorduğu ve hayata dair her şeyi tüketmiş insanlarla karşılaşıyorsunuz. Bir tarafta elindeki parayı ne yapacağını bilemeyen, dünyanın uzak köşelerinden gelen insanlar var. Bu iki ucun arasında da Londra’da yaşayan milyonlarca insan...
Büyük bir şehir, kalabalık bir yer ancak Londra yalnızlıkların şehri. Sokakta geceleyenlerin sayısını merak ettim. Bazı kaynakların raporlarında, binlerce kişinin (10 binin üzerinde) sokaklarda yatıp kalktığı kayıtlara geçmiş. İşin daha da ilginç tarafı, bu oran gün geçtikçe artıyor. Sokak, aslında hayatın sana yüklediği tüm sorumluluklardan kaçma yeri. Bir nevi kendini bulduğun yer. Bağlantılarından kurtulduğun, hiç kimseyle iletişim kurmak zorunda olmadığın, derdini anlatma ihtiyacı hissetmediğin, kimsenin de derdine ortak olmak istemediğin bir mekân. Sokak insanlarının dışında da sokağa çıkanlar, aynı yalnızlıkla yüzleşiyorlar.
Sokaklarda kartonların üzerinde yatanların yanından geçerken diğerlerine bakıyorum; sanki orada bir insan yatıyor gibi değil, bir taşın yanından geçiyormuş gibi geçip gidiyorlar. Kimse görmüyor, ilgilenmiyor. Yanında eşlik ettiği arkadaşı varsa, konuştukları konunun içine sokakta gördükleri anormallik girmiyor. Onu konuşmaya değer bir mesele olarak görmüyorlar.
Beni Londra’nın yalnızları değil, yalnızlarına karşı ilgisizlik daha çok hayrete düşürdü. İnsan birbirinden kopunca, diğerinin ne hâlde olduğu umurunda olmuyor maalesef.
Kamusal alanlarda bir iki kavgaya şahit oldum. Kavganın kendisinden öte, diğerlerinin kavgayı görmemeleri daha çok dikkatimi çekti. Birisi birisini öldürse, diğerleri “Bu beni ilgilendiren bir konu değil!” diye yoluna devam edecek.
Ayrıca, yalnızlık adına dikkatimi çeken bir mesele de insanların birbirleriyle selamlaşmaması. Medeni dünyada olmasını istediğimiz “Merhaba” burada yok. Sadece tanıdık birisi varsa onunla selamlaşılıyor. Tamam, bizde de insanlar tanımadıklarına pek selam vermiyor ama bir otobüse bindiniz, oturacağınız ikili koltukta biri daha var; en azından ona bir “Merhaba” demez misiniz? Burada hiç denilmiyor. Siz deseniz, kişi ya mukabelede bulunmuyor ya da “Ne alaka?” diye garip bir tavır sergiliyor. İnsanlar göz teması kurmuyorlar. Yüzüne bakıyorsun selam versin diye, herkes önüne bakıyor.
Buraya gelen göçmenler de hızlıca bu kültüre entegre olmuş. Türklerle ya da diğer milletlerden Müslümanlarla karşılaşıyorsunuz, onlar da bu soğuk insan ilişkileri iklimine ayak uydurmuşlar. Şöyle üstüne basarak selam vereceğin ve onun da aynı tonda mukabelede bulunacağı insanı arıyorsunuz. Selamlaşmanın nasıl bir toplumsal iletişim aracı olduğunu, ondan mahrum kalmanın insanı nasıl kendi sınırlarına hapsettiğini daha iyi anlıyorsunuz. Selamlaşma koptu mu, ötekiyle bağ kuracak bir araç kalmış oluyor.
Uzun sözün kısası, Londra kalabalık ama yalnızlıkların kol gezdiği bir yer. Dünyanın dört bir tarafından diğerlerinden kaçan ve yalnızlık hasreti çeken insanlar hep burada mı toplanmış diyesi geliyor insanın. Yalnızlık, bazen gereklidir ve ihtiyaçtır. Tamam da, böyle yalnızlık sosyal olarak ölmek demektir!



