Kutsallıktan tutsaklığa: Vergi olgusunun tekâmülü

Friedrich Novalis’in bakışıyla “insan vergisini, sevgilisine çiçek uzatır gibi ödemelidir” şeklindeki romantik sloganla sunulmaya başlamıştır. Batı yapımı filmlerde bir şahsın bir konuda hakkını ararken “Bir dakika, ben sorumlu bir vergi mükellefiyim” diye söze başlaması ya da Amerikan siyasetçilerinin halka “Saygıdeğer vergi mükellefleri” diye hitap etmeleri, toplumda bir vergi kültürünün geliştiğini ve bunun sonucunda halk ve devletin karşılıklı güven içerisinde olduklarının bir yansımasıdır.

“KAMUNUN derdine derman bulunur, şu benim derdime derman bulunmaz” demişti Derviş Yunus

“Toplumun tamamı, âmme” demekti “kamu”. “Kamu yönetimi, kamu hukuku, kamu yararı, kamu kurumu” ifadelerindeki aynı terim de “halk” anlamını ifade ediyor. “Kamu malı” ise aynı kavramın hukuk terminolojisindeki kullanımıyla, devlete ait her türlü taşınır ve taşınmaz mal, vergi ve geliri temsil ediyor. Ancak bu hukuk terimindeki kamu kavramının “halk” anlamından “devlet” anlamına dönüşmüş şeklinin özünde de yine halkın vurgulandığı, halka ait olan eşya ve malların ifade edildiği açıktır.

Kamu” kavramının bu anlam değişiminin izahı, kuruluş felsefesindeki “Devlet halk için vardır” tezini de anlamlı kılmaktadır. Bu izahla devlete yapılan hizmetin aslında halka/topluma yapılmış olacağı düşüncesindeki mantık yerini bulmuş oluyor. Zira “devlet” mefhumunun temel idealinin müreffeh bir toplum inşâ etmek ve onun bekasını sağlamak olduğu malûmdur.

Halk ve devlet özdeşliğini ifade eden bu ayrılmaz döngüde halkın temel vazifesi ise kendi varlığını himaye eden devletin devamı için ona can veren kaynakları beslemektir ki bu da vergi yükümlülüğü ile mümkündür.

Tarihi boyunca medeniyetleri şekillendiren, devlet mekanizmasını ayakta tutan en mühim sistemlerden biri, şüphesiz ki “vergi” olmuştur. Her medeniyetin kendi inanç sistemi ve kültürel değerleri çerçevesinde şekillenmiş olan vergi olgusunun devlet için önemi ilk çağlardan modern devletlere kadar hiç değişmemiştir. Her çağda güçlü devletin ölçütü, vergi toplayabilme düzeyi ile doğru orantılı görülmüştür.

İnsanoğlunun birlikte yaşama zaruretinin ürünü olan devlet mekanizmasının düzenli işleyebilmesi kuşkusuz güçlü bir malî yapıyla mümkündür. Bu malî yapıyı güçlendirecek vasıtaların başında ise adil bir vergi sisteminin inşâsı ve vergilerin toplanabilmesi gelir. 

 

 

İnsanoğlunun birlikte yaşama zaruretinin ürünü olan devlet mekanizmasının düzenli işleyebilmesi kuşkusuz güçlü bir malî yapıyla mümkündür. Bu malî yapıyı güçlendirecek vasıtaların başında ise adil bir vergi sisteminin inşâsı ve vergilerin toplanabilmesi gelir. 

 

Çoğu medeniyetin kanunlarında ekonomik yapıyı, adlî yapıyı ve ahlâkî yapıyı şekillendiren unsur olarak vergi sisteminin önemle vurgulandığı görülür. İlk çağlara ait mağara duvarlarına kazınmış vergi tahsildarlarını temsil eden resimlerde dahi verginin toplum-devlet münasebetlerinin kaçınılmaz bir parçası olduğu vurgulanmıştır. Vergi olgusunun İlk Çağ medeniyetlerinde ilâhî kaynaklı bir sorumluluk olduğu algısı yaygındı. Mezopotamya’dan Hitit medeniyetine pek çok medeniyetin kanunlarında bu düşüncenin izlerine rastlanması, muhtemeldir ki devletin korunması ve yüceltilmesi gereken bir değer olduğu anlayışını temsil ediyordu.

Anadolu’da ilk merkezî devleti kuran Hititlerin siyâsî gücü, elbette ilâhî bir yükümlülüğün ifası düşüncesiyle herkesin vergisini ödediği bir ekonomik sisteme sahip olmasıyla alâkalıydı. Her ne kadar Katolik kültürüne ait olduğu rivayet edilse de bizde yaygın olarak kullanılan “Halka hizmet hakka hizmettir” sözü de bu cihanşümul anlayışın kullanımı olsa gerektir.

İslâm’ın vergi anlayışı ve İslâm devletlerindeki vergi düzeninin temeli bazı ayetler çerçevesinde kurumsallaşmıştır. Gayrimüslimlere cizye vergisinin konulması, Müslümanlara öşür vergisinin konulması gibi çok sayıda iktisadî konuda ise Hazreti Peygamber’in zekât ve sadakalarla ilgili uygulamalarındaki emsallerin yanı sıra Sasani ve Bizans vergi sistemleriyle şekillenen gelenekselleşmiş yerel kültür mirasından faydalanılmıştır.

İslâm tarihinde, fethedilen bölgelerde vergilerle ilgili ilk kapsamlı düzenlemeler Hazreti Ömer zamanında yapılmıştır. Fethedilen yerlerden elde edilen ganimetlerin beşte birinin (hums-ı ganâim) devlet hazinesine gelir olarak kaydedilmesinin yanı sıra zimmi hukuk kapsamında gayrimüslim topluluklara konulan cizye ve haraç ile devletin vergi kaynakları genişlemiştir.

 

Gayrimüslimlere cizye vergisinin konulması, Müslümanlara öşür vergisinin konulması gibi çok sayıda iktisadî konuda ise Hazreti Peygamber’in zekât ve sadakalarla ilgili uygulamalarındaki emsallerin yanı sıra Sasani ve Bizans vergi sistemleriyle şekillenen gelenekselleşmiş yerel kültür mirasından faydalanılmıştır.

 

Osmanlı’da vergi

Bu kavramsal çerçeveden sonra, Türkçe bir terim olup günümüzdeki ifadesiyle “vergi”, Osmanlı’daki kullanımıyla “tekâlif” olgusunun Osmanlı’daki fonksiyonuna gelelim.

Osmanlı’nın İslâmî pratikleri kendi toplumsal yapısına uyarlayarak geliştirdiği mali sistemin hedefi, güçlü bir iktisadî yapı içerisinde sosyal ve ekonomik adaletin sağlanması düşüncesiydi. Osmanlı’da vergi, hem devletin malî gücünü meydana getiren ana kaynak, hem de toplumun temel görevlerinden birisi sayıldığından hukuk, iktisat, kamu yönetimi ve siyaseti şekillendiren unsurlarının da başında yer alıyordu.

Osmanlı’da vergi olgusunun geçmişi, kuruluş devrinin başlarına kadar geriye gitmektedir. Osman Gazi’nin pazarda satış yapanların ne şekilde vergi ödeyeceği, satış yapamayanların ise vergiden muaf olacağına dair uygulaması, modern dünyadaki vergi muafiyetinin bir bakıma Osmanlı tarihinin daha başlarında uygulandığını göstermektedir.

Kuruluşundan başlamak üzere 1839 Tanzimat Fermanı’na kadar geçen süreçte Osmanlı malî teşkilatının ana gelir kaynağı olan vergiler, diğer Müslüman Türk devletleriyle benzer şekilde şer’î ve örfî vergiler olmak üzere iki ana başlık altında düzenlenmişti.

Bütün devletlerde olduğu gibi Osmanlı’da da devletin maddî terakkisi için yeni vergi kaynakları temin etme konusu diğer bütün iktisadî konuların önünde gelmiştir. Osmanlı’nın yeni bir coğrafyayı fethinden sonra başvurduğu ilk resmî uygulamanın “elde edilen yerdeki arazi ve hane miktarının sayımı” olması, hazineye yeni katılan vergi kaynağını tespit etme önceliğinin göstergesidir. Hatta Batılı bazı tarihçilere göre Osmanlı’nın hızlı yükselişinin en önemli sebebi, dinî olmaktan ziyade dünyevî bir teşebbüsle çok geniş vergi kaynaklarına kısa sürede erişmiş olmasıydı. Bu düşünce iddialı olsa da, Osmanlı fetihlerinde İlâ-yı Kelîmetullah gayesinin yanı sıra güçlü devlet ve güçlü ordu için hazineye yeni gelir kaynakları kazandırma düşüncesinin bir motivasyon unsuru olduğu kabul edilmelidir. Zira ilk çağlardan beri her medeniyette savaşlar, gelir getiren temel siyâsî ve askerî faaliyet olarak görülmüştür.

Osmanlı inkişaf çağından başlamak üzere 19’uncu asır ortalarına kadar kazaların birer idari birim olarak değil “defterdarlık” olarak yönetilmesi, idarecilere “muhassıl” (hâsılat toplayıcı) unvanı verilmesi, tımar sahibi devlet görevlilerinin vergilerinin karşılığı olarak teşekkül etmiş olan “Tımarlı Sipahiler” adlı ordunun varlığı, Osmanlı’da vergi olgusunun idarî yapıyı olduğu kadar askerî yapıyı da şekillendiren bir unsur olduğunu açıklamaktadır.

Osmanlı’da vergi olgusu “tekâlif” kavramıyla ifade edilirdi. Şer’î vergiler (tekâlif-i şer’iyye) başlığı altında zekât, öşür, cizye ve bunların kısımları sayılmıştır. Şer’î vergilerin kaynağı İslâm hukukuna dayandığından, bu vergilerin tahsil şartı ve biçimine dair kurallar netti. Zimmi hukuk bağlamında gayrimüslimlerden alınan ve “cizye-i şer’iyye” denilen baş vergisi, Tanzimat’a kadar şahısların gelir durumlarına göre üç kategoride tahsil edilmiştir. Sadece sağlıklı ve yetişkin erkek gayrimüslim şahıslardan alınan cizye vergisi, varlıklı şahıslardan a’lâ (yüksek), orta hâlli şahıslardan evsat (orta) ve düşük gelirli şahıslardan edna (düşük) seviyeden tahsil edilirdi. Yılda bir defa ödenen bu verginin miktarı asırlar içerisinde değişmiş olmakla birlikte 19’uncu asır ortalarında, Sultan İkinci Mahmud devrinde gelir durumuna göre şahıs başına sırasıyla 60, 30 ve 15 kuruş gibi sembolik bir meblağdan ibaretti. Bu vergi karşılığında gayrimüslim unsurlar devletin yükleyeceği, askerlik başta olmak üzere her türlü yükümlülükten muaf tutuluyordu.

Geleneklere göre ihdas edilerek inanç ayrımı gözetilmeksizin toplumun tamamına teşmil edilmiş olan örfî vergiler (tekâlif-i örfiye) Osmanlı vergi sisteminin asıl kısmını teşkil ederdi. Çok sayıda türü olan bu vergilerin başında gelen aşar (tarım), ağnam (hayvan vergisi), harçlar, gümrük, maden gibi vergiler devletin en mühim gelir kaynaklarını teşkil ederdi. Arı kovanından tutun mahlep ağacından hâsıl olan ürüne kadar çok detaylı bir vergi kayıt ve toplama usulü uygulayan Osmanlı idaresi, en küçük vergi kaynağından dahi istifade ederek halkın devlete olan borcunun aslında diğer insanlara ve topluma olan borcu olduğu anlayışını önemsemişti.

Osmanlı Devleti’nin özellikle inkişaf çağındaki gücü, merkezî otoriteyi sağlamış idarî sistemin yanı sıra geniş vergi kaynakları, adil vergi düzeni ve bu vergiyi yüksek kapasiteyle toplayabilme gücünden geliyordu. Devletin önce iktisaden, sonra da buna bağlı olarak diğer kurumları açısından zafiyete düşmesi de yine vergi konusuyla ilintilidir. İbni Haldun’un tespit ettiği gibi, bütün devletler insanlar gibi doğar, büyür, yaşar ve ölürler. Ona göre, devletler kuruluş ve yükseliş devirlerinde halktan daha az vergi alıp onlara daha iyi yaşam imkânı sunarken, devlet gerilemeye başladığında toplum üzerindeki vergi yükü ağırlaşır, bu yük altında ezilen toplumda çok yönlü bozulmalar meydana gelir, neticede devlet-halk uyuşmazlıkları ortaya çıkar. Osmanlı için de bu tarihî düstur aynen cereyan etmiştir. Duraklama devrine giren devletin vergi kaynaklarının azalmasıyla halk üzerindeki olağan ve olağanüstü vergi yükü artmış, başta tımar sistemi bozulmuş, buna bağlı olarak askerî sistem, idarî sistem ve daha da önemlisi toplumsal düzen bozulmuştur. Vergi kaynaklarının azalması ve vergi sisteminin bozulması, diğer sistemlerin de bozulmasına neden olmuştur. Çünkü devlet çarkı vergi gücüyle dönen bir mekanizmadır.

16’ncı asır sonlarından itibaren yeni vergi kaynaklarının elde edilememesi, toprak kayıpları ve tımar sisteminin bozulmasıyla devletin gelirlerindeki azalmaya bağlı olarak vergilerin tahsilinde de aksaklıklar meydana gelmiştir. Devlet, gelir açığını telâfi edebilmek amacıyla iltizam sistemine geçmiştir. Bu sistemde devlet, vergi tahsilatını en yüksek bedel ile vermeyi taahhüt eden “mültezim” adlı yetkiliye toprakları kiralama yöntemiyle yeni bir vergi kaynağı teşkil etmiştir. Mültezimlerin ahali üzerinde uyguladığı baskı, şiddet, hakkı olandan fazla vergi toplama gibi kanun dışı ve keyfî davranışlarsa zaman zaman köylünün devlete karşı durmasına neden olmuştur.

Muktedir devirlerinde adil ve yüksek kapasiteli bir vergi toplama düzenine sahip olan Osmanlı’da vergilendirme şer’î hukuk ve kanunnamelere göre düzenlendiğinden, verginin miktarı, tahsilatın şekli ve zamanı açık idi. Bu şeffaflık, halkın devlete müspet bakışını sağladığı gibi vergi toplamadaki istismar ve kanunsuzluk durumların da önünü alıyordu. Ancak zafiyet devirlerinde bozulan iktisadî yapının ve tahrip olan değerler sisteminin uzantısı olarak, idarecilerin vergi toplamadaki istismarı ve keyfî tutumlarına karşılık fazla vergi vermek istemeyen halk nezdinde de usulsüzlüklerin yaygınlaştığı hakikattir.

Beşer kaynaklı her müessesede olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de verginin adil şartlar altında toplanmasında istismar ve suiistimâllerin yaşandığı hakikattir. Bu durumun temelinde yatan saikler muhtelifti. Vergi kanunu kapsamının sadece uygulayanlar tarafından bilinirken halk tarafından bilinmemesi, ulaşım ve iletişimin henüz gelişmemiş olması, halkın kendi hak ve sorumluluklarını yeterince bilmemesi, vergi toplama yetkililerinin hakkıyla teftiş edilmemesi ve rüşvetin yaygınlaşması gibi durumlar bu saiklerin başta gelenleridir.

Halk nezdinde “devlet” kavramının temsili, vergi vermekle yükümlü olduğu mültezimden ibaretti. Devlet ile ahali arasında adeta alternatifsiz bir taşeron görünümündeki mültezimlerin suiistimâlleri, mültezimi “devlet” olarak telâkki eden ahalinin de doğal olarak ona karşı antipatik bir tutum takınması sonucunu doğuruyordu. Devlet ile ahali arasındaki bağlantıyı sağlayan idarecinin tutumu, ahalinin de devlete karşı olan tutumunun temel belirleyicisi idi. Çünkü ahali, devleti mültezim olarak biliyordu. İdarecinin olumlu davranışı ahalide devletin “müşfik bir varlık” olduğu, idarecinin olumsuz tutumu ise ahali nezdinde devletin “zalim bir varlık” olduğu intibaını temsil ediyordu.

19’uncu asır başından itibaren Osmanlı’da vergi toplama sisteminin iyileştirilmesi konusunda Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Adalet Fermanı ve Kanun-i Esasi düzenlemelerinde önemli adımlar atılmıştır. Bu gelişmeler arasında 19’uncu asır Osmanlı modernleşmesinin en önemli dönüşüm noktalarından biri olduğu kabul edilen Tanzimat Fermanı özel bir yere sahiptir.

Yüksek bir idealle hazırlanan Tanzimat’ın odağını asırlardır toplumda şikâyet konusu olan vergi adaletini sağlama ve yeni bir vergi düzeni kurma amacı teşkil ediyordu. Tanzimat Fermanı, iltizam sisteminin kaldırıldığını ilân etmişti. İltizam sisteminin asırlardır toplumda oluşturduğu olumsuz intiba o kadar ileri bir noktaya gelmişti ki bu sistemin kaldırılmasıyla ilgili düzenlenen resmî belgelerde iltizam, “muzırr-ı zalimane” ve “mültezim çetesinin def’i” ifadeleriyle tavsif ediliyordu.

Tanzimat Fermanı ile iltizam sisteminin yerine “Muhassıllık Sistemi” ihdas edilerek bütün sancak ve kazalara muhassıllar gönderilmişti. Muhassıllar görev yerlerinde yerel meclisler kurarak topladıkları vergiyi aracısız olarak, mültezime kaptırmadan, doğrudan merkeze göndermekle görevliydiler. Ancak bunda muvaffak olamadılar. 1840-1842 yılları arasında kısmen icra edilebilen bu sistemin uygulanmasından kısa süre sonra vazgeçilmiştir.

 

Devlet ile ahali arasında adeta alternatifsiz bir taşeron görünümündeki mültezimlerin suiistimâlleri, mültezimi “devlet” olarak telâkki eden ahalinin de doğal olarak ona karşı antipatik bir tutum takınması sonucunu doğuruyordu.

 

Vergilendirilmiş kazanç kutsal mıdır?

Vergi toplama konusunda asırlarca devam eden istismar ve suiistimâllerin Cumhuriyet döneminde de devam ettiğini gösteren çok sayıda örnek mevcuttur. Osmanlı döneminde mültezimlerin, Cumhuriyet döneminde ise tahsildarların ve şahnaların vergi toplamadaki usulsüzlük ve yolsuzlukları memleketin muhtelif coğrafyalarında âşık tarzı Halk edebiyatımızın ürünü olan halk destanlarına konu olmuş ve dilden dile anlatılagelmiştir. Rüşvet alan, zimmetine para geçiren, gittiği yerde iaşesini, barınmasını ve hayvanlarının ihtiyacını ücretini ödemeden halktan temin eden tahsildarların halka baskı, tehdit, hakaret ve kötü muamelelerde bulunmaları şikâyetlere, hatta bazen isyanlara neden olmuştur.

Modernleşme çağında yeni toplum modellerinin ortaya çıkmasıyla birlikte hem Batı’da, hem de Osmanlı’da vergi konusundaki algılar da değişime uğramaya başlamıştır. Halktan toplanan verginin zorunluluk esasına dayandığı ilk çağlarda verginin kutsal bir yükümlülük olduğu algısı modern çağın seküler ikliminde insan hakları, sosyal adalet, makbul vatandaş, kul hakkı gibi değerlerin vurgulandığı, devlete vergi ödemenin vatandaşlık görevi sayıldığı bir anlayışa dönüşmüştür.

19’uncu yüzyıla girilirken Batı dünyasında da soğuk ve sevimsiz bir konu olarak görülen verginin devlet-halk münasebetindeki yeri, Alman düşünür Friedrich Novalis’in bakışıyla “insan vergisini, sevgilisine çiçek uzatır gibi ödemelidir” şeklindeki romantik sloganla sunulmaya başlamıştır. Batı yapımı filmlerde bir şahsın bir konuda hakkını ararken “Bir dakika, ben sorumlu bir vergi mükellefiyim” diye söze başlaması ya da Amerikan siyasetçilerinin halka “Saygıdeğer vergi mükellefleri” diye hitap etmeleri, toplumda bir vergi kültürünün geliştiğini ve bunun sonucunda halk ve devletin karşılıklı güven içerisinde olduklarının bir yansımasıdır.

Ülkemizde de buna benzer psiko-sosyal temelli sloganlar mevcuttur. Bunlardan birisi, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın “Vergi geleceğimizdir” sözüdür. Vergi dairelerinde sıkça rastladığımız “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” sözü ise, yukarıda bahsettiğimiz ilk çağ medeniyetlerindeki verginin kutsallık algısının bazı toplumlarda modern dönemde de devam ettiğine işarettir. Kimi rivayetlere göre Atatürk’e, kimilerine göre de İslâm büyüklerine atfedilen kaynağı meçhul bu sözün Cumhuriyet döneminde bir bürokrat tarafından üretilerek insanların hakka hizmet etmiş olma düşüncesiyle vergisini gönül rahatlığıyla ödemelerini sağlayabilmek maksadıyla düşünüldüğü muhtemeldir.

Kökeni nereye dayanırsa dayansın, fikriyatta böyle yüce değerler idealize edilse de fiiliyatta devletler, alacakları verginin kaynağının bu ideallere uygun olup olmadığını sorgulamazlar. “Yaratıcıya adanmış” anlamına gelen “kutsal” kavramı, modern dünyada çoğu zaman vergi kaynağının kutsala yaraşır olmasıyla paradoksal bir durum arz etmektedir. Vergi Usul Kanunu’muza göre, “vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasaklanmış olması, mükellefiyeti ve vergi sorumluluğunu kaldırmaz”. Diğer bir ifadeyle, kanun dışı yollarla elde edilen kazanç da vergiye tâbidir, kazancın vergilendirilmesinde o kazanç kaynağının yasal olup olmadığına bakılmaz. O hâlde vergilendirilmiş bir kazancın “kutsal” olup olmadığı resmî bir yaklaşımla değil, toplumun değer yargıları ve inanç esaslarıyla açıklanabilir. Yani vergilendirilmiş olması karanlık bir kazancın meşru olduğunu göstermeyeceği gibi, vergilendirildiği için kutsallık kazandığı anlamına da gelemez.

 



“Ceza, bir şeyi yanlış yapmanın vergisidir; vergi ise bir şeyi doğru yapmanın cezasıdır” gibi duvar yazılarına indirgenmiş bir toplumsal vergi bilincinin izalesi zaman alacak bir konu olsa da, vergi, dünya döndükçe devletlerin varlık sebebi olarak farklı şekillerde hayatın içerisinde yer almaya devam edecektir.

 

Modern devlet ve vergi

Son olarak, günümüz modern devlet mekanizmalarında vergiyi düzenli ve yüksek kapasiteyle toplayabilmenin önemine ve yollarına değinelim.

ABD’yi bugün dünyanın en önde bulunan gücü yapan olguların başında sorunsuz işleyen vergi sisteminin geldiği herkesin malûmu. Vergi vermeme cezasının ağır suçlar arasında sayılması ve toplumda yerleşmiş olan vergi vermemenin ahlaksızlık ve insan hakları ihlali sayılması, sistemde en küçük bir kaçağa mahal bırakmamaktadır. Vergi sistemleri iyi kurgulanmış ve toplumda vergi bilinci üst düzeye ulaşmış bu devlet, kalkınmasını tamamlamış olduğundan kişi başına düşen millî geliri çok yüksek ve madden müreffeh bir toplum hâline gelmiştir.  

Kayıt dışı ekonomi seviyesi yüksek, vergi düzeni gevşek, vergi toplama potansiyeli düşük ve toplumda vergi bilinci tam gelişmemiş devletler ise bu özellikleri nedeniyle geri kalmış ya da az gelişmiş toplumlar arasında sayılmaktadır.

Bu iki devlet tipi kategorizasyonunda temel belirleyici unsur, toplumun bilinç düzeyidir. Hukukî ve idarî mekanizmalar ne kadar düzenli çalışsa da kurallar ve olgular hayatın içerisinde şekillenmekte ve nesiller arası aktarımla uzun bir süreçte kültür hâline gelebilmektedir. “Kul, atadan gördüğünü işler” temsiliyle, vergi kaçıran, kayıt dışı üreten, kanun dışı yollardan kazanç elde eden, kul hakkını hiçe sayan bir toplumun terakkisini ummak, zibilde papatya açmasını ummakla eşdeğerdir. İnsanın olduğu yerde suiistimâl de hep var olacağına göre, elbette kusursuz bir toplum ideali ütopya olur. Ancak çoğunluğun kanıksadığı kuralların toplumda yaygınlaşmasının azınlık üzerinde oluşturacağı baskının toplumsal faydası da gözden uzak edilmemelidir. Bu noktada, devlet vergi kaçakçılığının önlenmesi için vergi kaynaklarının ve ödeme şekillerinin çağın gerektirdiği elektronik altyapıyı tamamlayarak modern teknik usullerle, bütün ticarî faaliyetlerin devlet denetiminde ve şeffaf bir şekilde yürütülmesini sağlamalıdır.

“Ceza, bir şeyi yanlış yapmanın vergisidir; vergi ise bir şeyi doğru yapmanın cezasıdır” gibi duvar yazılarına indirgenmiş bir toplumsal vergi bilincinin izalesi zaman alacak bir konu olsa da, vergi, dünya döndükçe devletlerin varlık sebebi olarak farklı şekillerde hayatın içerisinde yer almaya devam edecektir.

Bu değerlendirmelerden hareketle, verginin ilk çağlardaki kutsallık algısından çağımızda hayatın her alanını kuşatmış bir olgu hâline gelmiş olması, yazımızın başlığındaki “Kutsallıktan Tutsaklığa” betimlemesinin de kaynağı olmuştur.