Kutsal devlet anlayışı

Kutsal olan tek varlık Allah’tır. O’nun dışında hiç kimse, hiçbir kurum kutsal, dokunulmaz, eleştirilmez ve sorgulanmaz değildir. Ama maalesef şu veya bu şekilde her kesim kendi kutsalını yaratmış, eleştirilmez ve dokunulmaz kılmıştır! Bunları söylerken, devletin önemsiz olduğunu söylemek istemiyoruz. Bilâkis geldiğimiz nokta itibariyle devletsiz toplum olmaz. Olanların ne hâlde, nasıl perişan ve başkalarına muhtaç olduklarını, nasıl yersiz yurtsuz kaldıklarını târihen ve yakînen müşahede etmekteyiz zâten.

GEÇEN haftaki makalemde, “Devlet Olmak” başlığıyla devlet kavramını ve devlet sistematiğini biraz olsun tanıtmaya çalışmıştım. Ayrıca devletlerin teşekkülüyle alâkalı olarak kendi tarihimizden bazı örnekler vermiştim.

Bu makalemde de insan-devlet ilişkileri üzerinde kısaca durmaya çalışacağım.

Devlet kurma zorunluluğu

İnsanlık tarihine bakıldığında “müesses nizam” anlamında ya da bugünkü adı ve anlamıyla “devlet” adında devletler kurmanın veya teşekkül ettirmenin hiç şüphesiz ki bir başlangıcı vardır.

Kurulan bu devletlerin adları, amaçları, idealleri, ülküleri, mefkûreleri, yapıları, felsefeleri, misyon ve vizyonları değişik de olsa, nihâyetinde hepsi bir organizasyondur ve hepsi birtakım ilişkiler ağından müteşekkil kurumsal yapılardır.

Aslında adına ne dersek diyelim (ister adı “devlet”, isterse başka bir şey olsun), tarihsel süreç içerisinde insanların bir araya gelerek bir devlet ya da devlete tekâbül eden bir müessese (kurum) kurmak zorundaydılar. Bu bir “zorunluluk” prensibidir.

Çünkü insanların doğal olarak bütün ihtiyaçlarını (barınma, korunma, güvenlik, eğitim, sağlık, adâlet vesaire) tek başlarına karşılamaları mümkün değildir. Hele de yerleşik hayata geçişle birlikte nüfusun artması, şehirleşme olgusu, ihtiyaçların çeşitlenmesi, güvenlik meseleleri gibi zorlayıcı muharrik unsurlar, devletlerin teşekkül etmesini kaçınılmaz kılmıştır.

Dolayısıyla bu durum zorunlu bir olgudur. İnsanların güç birliği yaparak bir oluşum (devlet vesaire) oluşturmaları kaçınılmaz bir durumdur.

Bu bağlamda devleti, “milletin oluşturduğu ve millet adına iş yapan siyâsî bir organizasyon” şeklinde tanımlamak ya da tanıtmak mümkündür.

Bildiğim kadarıyla devlet kavramı Kur’ân’da bir iki yerde geçmekle birlikte Allah insanlara, “Şöyle devlet kurun, böyle devlet kurun” demez. Ama meâlen, “Birlik olun, dirlik olun, âdil olun, aranızda iyiliği yayın, kötü ve çirkin işlerden sakının, şeytanın pisliklerinden (içki, kumar, fuhuş vesaire) kaçının, dedikodu yapmayın, ahlâklı olun, haram yemeyin, helâlinden yiyin, doğruluk üzere şahitlik yapın, yalancılardan olmayın, yeryüzünü inşâ ve ihyâ edin, muhlislerden ve muhsinlerden olun, yeryüzünde bozgunculuk (kaos) çıkarmayın, riyakârlık ve münâfıklık yapmayın, adâletle yönetin ve hükmedin…” diyerek, bir devletin ya da müesses bir nizamın temel ilkelerini ve ahlâkî kriterlerini veriyor bize.  Tâbir-i caizse açıktan ve zımnen bir devletin temellerinin ne ve nasıl olması gerektiğinin şifrelerini öğretiyor.

Devlet, yönetenler ve yönetilenler

Esasında “devlet”, mücerret (soyut) bir kavram ve olgudur. Müşahhas (somut) bir varlık değildir. Aynı zamanda devletler birer hükmî şahsiyettir. Yani gerçek kişilikler değil, tüzel kişiliklerdir. Dolayısıyla devletlerde asıl olan, gerçek kişilerdir.

Onun için devletlerin dini, imanı, adâleti olmaz; gerçek kişilerin (millet adına devlet kademelerinde görev yapan yöneticiler dâhil herkesin) dini, imanı, adâleti olur.

Bu bakımdan bir ülkedeki yöneticilerin kimlik ve kişilik özellikleri, yönetme ve yönetebilme kabiliyetleri, liderlik becerileri, adâlet anlayışları, vicdan ve merhamet yapıları, sorumluluk duyguları, misyon ve vizyon ufukları, evet, bunların hepsinin kaliteli olup olmadığı son derece önemlidir; çünkü bunların tamamı yöneticilerin icraat ve uygulamalarına şu veya bu şekilde yansır. Hiç şüphe yoktur ki, bu icraat ve uygulamalardan da insanlar birebir etkilenirler.

Hele de yönetim hiyerarşisinde en tepede bulunan şahsın yönetimine dayalı krallık, hanlık, hakanlık, şahlık, padişahlık, sultanlık, imparatorluk gibi monarşik sistemlerde durum hepten böyledir.

Ama son yüzyıllardaki demokratik sistemlerde oluşturulan anayasal kurum ve kuruluşlar, kuvvetler ayrılığı prensibiyle oluşturulan yapılar ve herkese şâmil umum mevzuat ve yasalar, bir nebzecik de olsa yöneticilerin yetkilerini sınırlamış ve iktidar gücünün kötüye kullanılmasını olabildiğince önlemiştir.

Ancak burada önemli olan yine de “insan” unsurudur ve ülke halklarının huzuru, mutluluğu, refahı ve kardeşliği, yönetici konumunda olan insanların ve kadroların kaliteli ve adâletli oluşlarıyla doğrudan ilintili ve bağıntılıdır.

Dolayısıyla demokratik sistemlerde yönetilen konumunda olan halkın, yöneticilerini mutlaka kaliteli, adâletli, ülkesini ve milletini gerçek mânâda seven, dış güçlere piyon olmayan, onların güdümüne girmeyen, onlarla iş tutmayan, halkının refahını düşünen, halkı uyumadan kendisi uyumayan, halkı yemeden kendisi yemeyen, vicdan, merhamet ve şefkat sahibi, hakkı hukuku gözeten ve koruyan, kendini beğenmişlikten ve kibirden uzak, Narsisist ve egosantrik olmayan, gerçek mânâda Allah’tan korkan ve O’ndan ümitvâr olan (havf ve recâ arasında olan), sorumluluk duygusu yüksek, adâleti herkese eşit uygulayan, Allah’tan başka dost aramayan ve dost edinmeyen, sahte dostların himmetine muhtaç olmayan, emperyalist ve sömürgeci egemen güçlerden destek ve yardım beklemeyen ve de kendi ulularını rab edinmeyen insanlar arasından seçmelidirler.

Yoksa günün sonunda aradıkları huzuru, mutluluğu, refahı ve kardeşliği hiçbir zaman bulamayacaklardır!

Bu bakımdan devletten önce insan gelir ve insan, devletin merkezinde konumlanmalı ve konuşlanmalıdır. Başka bir ifâdeyle, devletler insanlar için vardır. Yukarıda da vurguladığım gibi, devlet, nihayetinde bir hükmî şahsiyettir ve mücerret bir olgudur. Asıl olan, bizâtihi insandır.

Bundan dolayı Şeyh Edebâli, Osman Bey’e, “Ey oğul! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” demiştir.

Kutsal devlet

İnsanlık tarihine bakıldığında, çoğu zaman Batı’da da, Doğu’da da kurulan devletlerin kutsandığı görülür. Kutsal devlet anlayışı neredeyse her toplumda, her millette vardır. Görünüşte devletler kutsanıyor ve kutsallaştırılıyor gibi görünüyor ama aslında kutsanan ve kutsallaştırılan (bir nevi tanrılaştırılan), o devletin yöneticileridir. Yani kralları, hükümdarları, sultanları, şahları, padişahları, imparatorlarıdır.

Hâlbuki kutsal olan tek varlık Allah’tır. O’nun dışında hiç kimse, hiçbir kurum kutsal, dokunulmaz, eleştirilmez ve sorgulanmaz değildir. Ama maalesef şu veya bu şekilde her kesim kendi kutsalını yaratmış, eleştirilmez ve dokunulmaz kılmıştır!

Bunları söylerken, devletin önemsiz olduğunu söylemek istemiyoruz. Bilâkis geldiğimiz nokta itibariyle devletsiz toplum olmaz. Olanların ne hâlde, nasıl perişan ve başkalarına muhtaç olduklarını, nasıl yersiz yurtsuz kaldıklarını târihen ve yakînen müşahede etmekteyiz zâten. Bu mânâda, “Allah devletimize ve milletimize zevâl vermesin!” diyoruz.

Ancak, aşırı yüceltmeci bir anlayışla nasıl ki Hıristiyanlar Hazreti İsa’yı tanrılaştırdılar, bazı “Müslümanlar” da Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali’yi aynı anlayışla olduğundan farklı gösterip insan ve beşer olma konumundan uzaklaştırarak kutsadılarsa, işte devleti ve devlet yöneticilerini de bu şekilde kutsarsanız, belki de farkında olmadan bunları “tanrılaştırmış” ve tabulaştırmış olursunuz.

O zaman zâlim yöneticilerin eline geçen “tanrılaşmış devletler” ve “tanrılaşmış yöneticiler” de size (halka) yapmadığı zulmü bırakmaz. Tıpkı ulûhiyyet iddiasında bulunan “Tanrılaşmış Firavun”un kutsal devletinde* olduğu gibi…

 

*Bu konularda daha fazla bilgi için; Aytunç Altındal’ın “Three Faces of Jesus”, Mustafa İslâmoğlu’nun “Üç Muhammed İki Tasavvur Bir Gerçek”, Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen’in “Devletin Tanrılaşması” adlı kitaplarına bakabilirsiniz.