Kurucu milletin şifre arayışı veya memleket meselesi krizi: Atatürkçü olmayan kalmasın!

Sayın Erdoğan kesintisiz 23 yıldır iktidarda. Peki, bölünmüş sosyolojiyi ne kadar bütünleştirebildi ve bütünlüğü sağlamak adına hangi “ortak sosyoloji vizyonu”nu ilân etti? Acaba “Türkiye Yüzyılı” ve alt başlıklardan biri olan “Terörsüz Türkiye”, bu bölünmüş sosyolojiyi zayıflatmak ve bütünleşik sosyolojiye açılan bir kapı olarak mı etkinleştiriyor? Yoksa ikisinin de bağlamı farklı mı?

BİRİNCİ Dünya Savaşı sadece askerî cephelerde değil, ekonomi, eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji alanında da yaşandı. Osmanlı sadece kıtalardan askerini değil, açılan tüm bu cephelerde insan ve finans kaynağını da çekti. Ne var ne yoksa, hepsini Anadolu’ya yığdı. Çünkü Anadolu’yu yurt edinmiş Türkler için anavatan Anadolu idi. Ve burası kaybedilmemeliydi…


Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri oldu; bunlar sadece askerî alanla sınırlı bir galibiyet almadılar; eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji alanında da galip oldular. Dolayısıyla Anadolu’ya çekilen ve varlığını Anadolu’da verdiği destansı savaşla koruyabilen “Türk Devleti” ve “Anadolu Müslümanlığı”, bir dünya gerçeği ile karşı karşıya kaldı: Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri ile sadece “ateşkes” veya “barış” imzalamak yetmeyecekti. Galip ülkelerle birlikte ve (dahası) galip ülkelerin kurduğu dünya düzeni içinde yer almak durumu kaçınılmazdı. Yani sadece askerî masaya değil, ekonomi, eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji masasına da oturmak zorunluluğu vardı. Üstelik verilen destansı savaşla askerî-siyâsî masada elimiz güçlü olsa da aynı şeyi diğer masalar için söyleyemezdik.


Tablo ortadaydı: Osmanlı’nın son dönemlerinde, bütün çaba ve tedbirlere rağmen ekonomi, eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji alanında bir “geride kalmak” durumu vardı. Üstelik özellikle İkinci Abdülhamid döneminde bu alanlardaki son gelişmeleri yerinde tespit etmek, yenilikleri kaydetmek ve gerekli eğitim ve görgüyü alıp Anadolu’ya dönerek dünyayı yakalaması istenen “devletin gönderdiği öğrenciler” grubu, döndüklerinde İkinci Abdülhamid’i devirmekle meşgul oldular. Çünkü dünya ile buluşmak için önce İkinci Abdülhamid’den, ardından da Osmanlı’dan (devlet modeli ve toplum kimliğinden) kurtulmak gerektiğine inanıyorlardı. Yani “Batıcı” olup dönmüşlerdi. 


Fakat onlar “Batıcı” olmayı “dünyayı ekonomi, eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji alanında yakalamak” diye enforme ediyorlardı. Bu alanlardan daha çok askerî ve siyâsî örgütlenmeler ve yeni bir ulus/ millet-rejim/ sistem peşine düşüyorlardı. “Önce iktidarı ele geçirelim, sonra diğer alanlara bakarız” diyorlardı. “Batıcı” ve “Batılılaşma” serüveninde olan örgütlenmeler içinde özellikle Jön Türkler ve İttihad ve Terakki gibi örgütlenmelerin faaliyetleri de zaten bu tabloyu ortaya koyuyordu. İşte Mustafa Kemal Atatürk de bu “Batıcı/ Batılılaşma” çizgisinde olan bir askerdi.


Ancak üç kıtada siyâsî hâkimiyeti olan ve yüzlerce yıl ekonomi, eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji alanında bölgenin rol modeli olmuş Osmanlı’nın geride kalmış ve hatta birçok alanda çöküş yaşamış olsa da, dünyanın o dönemde yaygın devlet modellerindeki reformalar herkesi etkilese de, galip ülkelerle birlikte her alanda masaya oturmak ve özellikle galip ülkelerle Osmanlı hakkında uzlaşmak çok zordu. Nitekim Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Jön Türkler ve İttihad-Terakki gibi örgütlenmeler içinde çözüm noktasında farklı fikirler, projeler ve öneriler vardı. Bir de ortada devâsa problemler vardı. Verilmiş destansı savaş sonrası ülkenin özellikle ekonomisi ve hayat kşartları çok zordu. Dolayısıyla masada çözüme kavuşturulması gereken iç ve dış meseleler vardı.


Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sürecin içinde ön plâna çıkan, lider olan/ oldurulan ve nihayetinde galip ülkelerin muhatabı olmuş/ oldurulmuş bir finalle sonuçlandığını görüyoruz. Nitekim tarih de 29 Ekim 1923 gününü “Türkiye Cumhuriyeti” ilânında “İlk Cumhurbaşkanı” ve “Kurucu Lider” olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü kayıtlara düştü. 


Kuşkusuz Atatürk’ün askerî ve siyâsî liderliği “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Lideri” statüsü ile taçlanınca, Atatürk, ekonomi, eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji başta olmak üzere her alanda ortaya bir fikir, proje ve aksiyon koydu. Bir yandan halkın içinde olduğu zor şartları iyileştirmeye çalışıyor, diğer yandan galip ülkelerin kurduğu dünya düzeni içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin de var olması için her alanda “Batıcı/ Batılılaşma” programları üretiyordu. Ve elbette galip ülkelerin Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi aralarına kabul noktasında şartları ve dayatmaları oluyordu. Ayrıca her alanda kendilerine bağımlı olacak şekilde bir düzen kurulmasını arzuluyor ve bu yönde düzenekler kuruyorlardı.


Galip ülkeler özellikle üç temel şartta hep ısrar ettiler: 


Birincisi… Bu yeni cumhuriyet rejimli ülke, Anadolu dışında Osmanlı’nın yönettiği topraklarda varlık göstermeyecek, hesap yapmayacaktı. 


İkincisi… Osmanlı devlet mekanizması ve Osmanlı tebaasında merkezde duran İslâm, sadece bireylerin vicdan ve akıllarında “bireysel inanç” olarak kalacaktı. Yani devletin İslâmsızlaştırılması isteniyordu.


Üçüncüsü… Hiçbir sebeple ülke, devlet ve toplum olarak yüzünü Doğu’ya/ Asya’ya dönmeyecekti. Yani Türkiye’nin Rusya, İran, Orta Asya ve/veya Çin gibi Asya ülkeleriyle ilişkisi basit ve rutinde kalmalıydı. 


Kuşkusuz konu ekonomi, eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji olduğunda galip ülkeler zaten patrondular ve istedikleri şartları dayatıp sonuç alıyorlardı.  


Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 sonrası bu üç temel şart ve her alanda galip ülkelerin kurduğu düzenekler noktasında nasıl bir çizgide kaldığı, neyi ne kadar kabul ettiği, hangi şartlarda hangi uygulamalara yöneldiği ve nihayetinde etkin, bağımsız ve güçlü bir Türkiye için nasıl bir siyaset yürüttüğü konusu yüz yıldır netleştirilebilmiş değil. Yani hem devlet geleneğimizde, hem de toplum vicdanında bu konuda ortak bir algı, fikir ve kabul oluşmadı, oluşturulmadı. Hatta “Hangi Atatürk?” diyecek kadar, her çevre başka bir Atatürk anlattı ve dayattı.


Tabiî “Hangi Atatürk?” başlığı altında birbirine oldukça zıt ve asla uzlaştırılamayacak Atatürk tipolojileri de anlatıldı ve ona uygun tarihler yazıldı. Dahası, 1923 yılında Cumhuriyet ilân edilirken bile, konu edindiğimiz bu “galip ülkelerin dünyasında yer almak” noktasında, toplumsal alanda da farklı teklifler sunuluyor ve zıt teklif sahibi çevreler arasında mücadeleler oluyordu. Toplum, karpuzun ikiye bölünmesi gibi, önce iki ana parçaya bölünmüştü ve bir kesimi çözümü şu cümlelerle formülize ediyordu: “1923 öncesini her şeyi ile toptan, kökten unutalım, redd-i miras yapalım. Yeni bir sayfa açalım ve galip ülkelere açıkça, ‘Bizim, 1923 öncesi tarihimizle de, iddialarıyla da bir işimiz kalmadı’ diyelim.” 


Yani bölünmüş sosyolojinin bir kesimi Osmanlı’sız (hatta başarılabilirse İslâm’sız) bir gelecek senaryosu üstünde çalışmaya başladı. 


Toplumun diğer kesimi ise redd-i mirası asla kabul etmiyor, Batıcı-Batılılaşma programlarına şüpheli bakıyor ve galip ülkelerin dünyasında yer almanın zaman içinde tarihten silinmek ve/veya asimile olmakla sonuçlanacağını ileri sürüyordu.


Peki, ya Mustafa Kemal Atatürk? İlk Cumhurbaşkanı ne düşünüyordu? Bu bölünmüş sosyolojinin neresinde duruyordu? Lider olarak bölünmüş sosyolojiyi nasıl yönetiyordu?


Kim nasıl bir Atatürk portresi çizerse çizsin, “Hangi Atatürk?” etrafında hangi çevreler hangi iddiada bulunursa bulunsun, kesinleştirilmiş bir hedefi vardı Atatürk’ün: “Galip ülkelerin kurduğu dünya düzeninde Türkiye Cumhuriyeti olacak.” 


Yani hedef de, vizyon da yoruma bırakılmayacak netlikte idi. Kuşkusuz Atatürk’ün bu net duruşu, bölünmüş sosyolojideki birinci kesimi yani redd-i mirasçı ve yeni sayfa açmaktan yana olan kesimi hem heyecanlandırıyor, hem de şımartıyordu. Öyle ki, işini gücünü bırakıp bölünmüş sosyolojinin diğer kesimine yönelik her türlü istihza, aşağılama, baskı kurma ve tüm bunların adını da “Atatürkçülük” diye etiketleme ile kuşanan çevreler çeşitlenerek çoğalıyordu. Hızını alamayıp Batı’dan daha “Batıcı” fikirler ve öneriler havada uçuşuyordu. 


Özellikle galip ülkelerin “Osmanlıyı unutun, İslâm’ı devletten ve hayattan çekin ve yüzünüzü hiçbir gerekçe ile Asya’ya dönmeyin!” şartlarını kabulle sanki kendileri galip ülke vatandaşı ve devlet temsilcisi gibi davranan, İngiliz’den daha çok İngiliz olan kişiler ve örgütlü çevreler de oluyordu. Hatta “İngiliz Severler Derneği” gibi açıktan bunu yapanlar da vardı.


Fakat Mustafa Kemal Atatürk şunun farkındaydı: Bölünmüş sosyolojinin ikinci kesimi yani redd-i mirası kabul etmeyen ve galip ülkelere şüphe ile bakan -ne de olsa Kurtuluş Savaşı onlara karşı verilmişti- kesim, halkın ezici çoğunluğunu oluşturuyordu. Redd-i mirasçı ve yeni sayfacı kesim daha azdı ancak daha eğitimli ve nüfuzlu çevrelerdi.  


Bu bağlamda Atatürk’ün 1923-1938 arasında bu bölünmüş sosyolojiyi nasıl yönettiği noktasında da her kafadan bir ses çıkmıştır. Ancak yine -kim ne anlatırsa anlatsın- Atatürk’ün özellikle 1923-1934 arasında bu bölünmüş sosyolojinin büyük parçası olan halkın Osmanlı, İslâm ve galip ülkelerle masadaki müzakerelere şüphe ile bakan geniş kesimini açıktan karşısına alması, baskı yapması, göz ardı etmesi veya devlet imkânları üzerinden sindirmesi -ince ayarlı arka plan uygulamaları dışında- söz konusu değildir. Aksine Atatürk, iki şeyi eş zamanlı ve elden bırakmadan uygulamıştır: Hem galip ülkelerin dünya düzeninde Türkiye Cumhuriyeti’nin olması adına her şeyi yapmış ve bölünmüş sosyolojinin azınlık da olsa eğitimli-nüfuzlu kesimini etkinleştirmiş, fakat eş zamanlı olarak da geniş halk kesimini söz konusu bu yeni yol haritası noktasında ikna etmeye uğraşmıştır. Hatta geniş halk kesimi üzerinde etkisi olan her çevreyi ve herkesi bu ikna noktasında görevlendirmiştir. Bunların içinde en kritik isimlerden biri Mehmet Akif Ersoy olmuştur.


Hatta Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklâl Marşı’nın sözleri kabul gördükten sonra, bazı çevreler Atatürk’e, “Yeniden yazdıralım… Akif gibi biri Millî Şair ve İstiklâl Marşı yazarı olarak kalırsa, ileride Akif’i anlayan ve okuyan yeni nesiller bizim hedef ve vizyonumuz noktasında sorun çıkarabilirler. İstiklâl Marşı İslâmcı bir sözlükle yazılmış” deseler de Atatürk’ün bu teklifi reddettiğini ve marşı, “İstiklâl ve istikbâlimizin ruhunu anlatan en iyi sözler bunlar… Benim de en çok beğendiğim, ‘Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/ Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl’ bölümüdür” şeklindeki cevabıyla savunduğunu biliyoruz.


Fakat 1934-1938 arasında Atatürk’ün çok açıktan birinci kesimle beraber Batılılaşmaya hız verdiğini ve özellikle ölümcül hastalıkları baş gösterdiği için “gitmeden önce son sözler” kabilinden çok daha net ve sert bir şekilde “galip ülkelerin kurduğu dünya düzeninde kalmak” hedef ve vizyonunu pekiştirdiğini görüyoruz. Dolayısıyla Atatürk 10 Kasım 1938’de öldüğünde mevcut tablo şuydu: Redd-i mirasçı ve Batıcı kadro, devlet içinde vesayet kuracak kadar güçlüydü. 


Diğer geniş halk kesimi ise tabiri caizse “yarıştan kopmak” hâlindeydi. Ve kendi hayat şartlarının zorluğu ile mücadele etmek durumundaydı. Galip ülkeler ise “Atatürk’ün vasiyetidir: Bizimle, bizim düzenimizde yaşayacaksınız! O nedenle yeni şartlarımız şunlardır?” formatında dayatmalarına devam ediyorlardı.


Kuşkusuz ve yine kim ne derse desin, Atatürk’ün Batı dünyasının parçası olunması adına ısrar ettiği Batılılaşma sürecindeki her aşamada “etkin, bağımsız ve güçlü Türkiye” niyeti, hedefi ve hesabı var olmuştur. Yani Atatürk, Batılılaşma ısrarının “bağımlı-köle ülke” durumuna düşülmesine izin vermemek adına her türlü tedbiri, politik ve diplomatik oyunu kurduğu da bir gerçektir. Yani etrafında ve tüm ülkede “Batıcı” olmayı bir yaşam tarzı belleyip şahsî çıkarlarını Batılı ülkelerin garantörlüğünde kurmak isteyen ciddi etkiye sahip çevreler çoğalmış olup hatta Atatürk hayattayken bile “Atatürk istismarcılığı” yapanların nüfusu artmış olsa da, Atatürk, ölünceye kadar anti-emperyalist olmuştur. Ancak Atatürk, bir büyük gerçeklik bırakarak ölmüştür: Bölünmüş sosyoloji… 




Türkiye’nin bölünmüş sosyolojileri


Evet, Atatürk öldüğünde mevcut bölünmüş sosyoloji “bütünleşmek” yerine daha da keskin ve uçlara doğru radikalleşti. Batıcı çevreler devlet içinde çok güçlüydüler ancak halkın geniş kesimi hayat mücadelesi içinde ve çeperde-çevrede kalmışlık üzere oldular. Yalnız Osmanlı’ya vefa ile Batılılaşmaya şüpheli bakmaya da devam ettiler. Ve hesaplarında olmayan bir “olağan şüphe” içine düştüler: CHP.


Bölünmüş sosyolojinin geniş halk kesimi, “Atatürk’e saygı ve vefa” noktasında kalp kırıklıkları yaşamış olsa da sadakat gösterdi. Ancak yine Atatürk’ün kurduğu ve Cumhuriyet ile yaşıt olan CHP konusunda gittikçe biriken bir hoşnutsuzluk içine girdiler. Çünkü CHP, ülkenin her ilinde, ilçesinde ve köyünde örgütleniyor, “Atatürk’ün selâmı var” ile başlayıp “Atatürkçülük” ile devam eden ve nihayetinde “Öyle ya da böyle Batılılaşacaksınız!” mobbingi ile final yapan bir politik baskı ve toplum mühendisliğini sürdürüyordu. 


Hatta CHP bu tarzı Atatürk döneminde daha cesurca yürüttüğü için, bir ara Atatürk, geniş halk kesiminde başlayan huzursuzluğu yönetmek adına, “Çok partili sisteme geçelim, demokrasi olsun” diye yol arkadaşlarından Fethi Okyar’a “Serbest Fırka” adlı partiyi kurdurmuş, ancak ilk seçimlerde bölünmüş sosyoloji suyun yüzeyine çıkacağı için bu girişim ertelenmişti.


Nihayetinde bölünmüş sosyoloji mirası Atatürk’ün vefatıyla beraber bir sosyolojik miras olarak ve daha çok radikalleşmiş şekliyle yeni nesillere kaldı. Nitekim İsmet İnönü, İkinci Cumhurbaşkanı olarak Devlet’i yönetmeye başladığında söz konusu bu bölünmüş sosyolojiyi ivedi olarak çözmek için “radikal politikalar” uygulamayı tercih etti ve “Tek sosyoloji, Batıcılık” mottolu ideolojiyi herkese dayattı. Hatta geniş halk kesiminin mızmınlanıp hizaya gelmemesini sert tedbirler alarak terbiye etmeye yöneldi. Üstelik bunları “Atatürkçülük” adına bile değil, bizzat kendi adına, “Millî Şef” sıfatıyla yapıyor ve “Devrimi tamamlayan asıl aktör” gibi gizli bir ajandayı da işletiyordu.


Millî Şef İnönü döneminde, zaten alıp başını gitmiş Batıcılık, artık Devlet’in ideolojisi/ stratejisi olmuştu. Üstelik İkinci Dünya Savaşı patlak vermiş ve Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri ikinci kez galip geldiğinden, artık İngilizlere ve Amerika’ya “teslim olmak”, adeta “Batı dünyasının parçası olmak” vizyonunun olmazsa olmazı olmuştu. İki büyük dünya savaşını kazanan ülkelerin (başta İngiltere ve ABD) kurdukları dünya düzenini kökleştirmek ve yaymak imkânı oldu. Özellikle NATO ile askerî, BM ile siyâsî ve UNESCO ile kültürel açıdan bütün üye ülkeleri yönetmek kolaylaşacaktı. Nitekim Türkiye üç paktın da üyesi oldu.


Elbette İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da öyle yıkıcı bir etki yaptı ki o büyük trajediden Avrupa Birliği (AB) gibi bir strateji (pakt) çıktı. Dolayısıyla Batılılaşma “Avrupaî” olmak ile “küreselci” olmak şeklinde çift kanatlı bir kuş oldu; tabiî gövdenin de iki gözü vardı: İngiltere ve ABD…


İnönü döneminde ekonomi, eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji alanlarında büyük projelerden çok, askerî ve siyâsî operasyonlar daha çok yer alıyordu. Bölünmüş sosyolojinin Batıcı kesimi Devlet’in bütün imkânlarını adeta sömürüyor ve sürekli geniş halk kesimlerini “parya” yapıyordu. Konu eğitim olsa bile bu geniş halk kesimi “eğitimsiz, sürü” diye aşağılanıyordu. Konu bilim olsa bile bu geniş halk kesimi “hurafeci cahiller” diye karikatürize ediliyordu. Konu teknoloji olsa bile bu geniş halk kesimi “hizmetçi, şoför” diye istihdam ediliyordu. İşte bu geniş halk kesimi, dip dalga olarak örgütlenmek, parti kurmak ve kendi paryalığının yanında söz konusu baskıya son vermek istiyordu. CHP ise gittikçe milletine ve değerlerine yabancılaşarak Batıcılığın siyasallaşma adresi kalıyor ve Devlet’in imkânlarını sömüren “azınlıkta elit” rolünde seyrediyordu. 


CHP’nin içinden kopan siyasetçiler, “Yeter, söz milletin!” sloganıyla Demokrat Parti’yi kurdular. Ve ilk seçimde iktidara gelen oyu almalarına rağmen CHP’nin entrikalarıyla hak ettikleri yere gelemediler. Fakat ikinci seçimde Demokrat Parti, tek başına iktidar oldu.


Demokrat Parti ve CHP arasındaki mücadele demokratik yarış gibi görünse de aslında böylece bölünmüş sosyolojinin siyasallaşma cepheleşmesi yaşanıyordu. CHP’nin “Köylüsün sen, köyde kal!” istihzası içinde boğmak istediği geniş halk kitlesi, artık siyasallaşmıştı. Bölünmüş sosyolojinin uyutulduğu sanılan ikinci kesim uyanmıştı. Bu uyanışın en sembolik-metaforik örneği, CHP’nin getirdiği “Türkçe ezan” uygulamasının sonlandırılıp orijinal hâlinde, Arapça okunmasına dönmesi oldu. Fakat Demokrat Parti Genel Başkanı Adnan Menderes, bölünmüş sosyolojinin ülkenin enerjisini tüketen ve her türlü provokasyona açık hâle gelen seyrine bakarak ve özellikle İnönü’nün kendisini ön plana çıkarmak adına Atatürk’ün uygulamalarını eleştiren yönünden de hazzetmediğinden, şöyle bir hamlede bulundu: “Atatürk’ü Koruma Kanunu”. 


Aslında bu kanun, “Atatürk’ün aleyhinde konuşma yasağı” içeriyordu. Bu yasağın dilinde bir çatallık vardı. Bir yönüyle “Atatürk ortak değerimizdir, aleyhinde konuşulamaz” diyordu. Diğer yönü ise, CHP’den kalan “türetilmiş Atatürk” anlayışının ve mevcutta onun adına uygulanmış politika ve uygulamaların da tartışmaya açılamayacağını içeriyordu. Yani “içi boşaltılıp dondurulmuş kuş” gibi bir “dondurulmuş Atatürk” yasası...  


Ancak Demokrat Parti’yi ortaya çıkaran şartlarda, iklimde ve bölünmüş sosyolojinin geniş halk kesiminde yaşanan heyecan, beraberinde “çok partili” sistemin gelişini hızlandırdı. Ve CHP karşısında fakat Demokrat Parti dışında da partiler ortaya çıkmaya başladı. Bu partilerden biri, bir iddia ile yola çıktı: Bölünmüş sosyolojinin iktidarda vesayet kurmuş Batıcı kesime savaş açmak ve Anadolu’nun gerçek sahibi olduğu düşünülen geniş halk kesiminin temsilcisi olmak… Bu partinin kurucusu, Necmettin Erbakan’dı. Partinin adı ise “Millî Nizam Partisi” (MNP) idi. 


Necmettin Erbakan’ın partisinde ise dikkat çeken bir şey vardı: Atatürk meselesi…




“Mesele şu ki…”


Gerçekten de bir “mesele” olmuştu Atatürk. MNP, bir yolunu bulup Atatürk ile gündem olmak istemiyor, Atatürk hakkında konuşmak ve/veya “Atatürkçülük” kadrajına düşmekten çekiniyordu. Mecbur kaldığı durumlarda, “Kurucu liderdi, dâhi askerdi, saygı duyuyoruz. Her beşer gibi o da vefat etmiştir. Anma günlerinde abartmadan vefa gösteririz ve çok işimiz olduğundan işimize odaklanırız” diye kısa ve öz açıklamalar yapıyordu. Ancak MNP her fırsatta Atatürk odaklı olmaya uzak durduğu kadar, inadına odağına bir kavramı alıyor ve mücadelesinin odağının bu kavram olduğunu söylemleştiriyordu: “Lâiklik”.


MNP kapatılıp Millî Selâmet Partisi (MSP) olduğunda ve o da kapatılıp Refah Partisi (RP) olduğunda ve bir daha kapatılıp Fazilet Partisi (FP) olduğunda da hep tek odağı vardı: Lâiklik… Zaten parti de sürekli “lâiklik karşıtı odak olmak” gerekçesiyle kapatılıyordu. Ve tabiî CHP ve Atatürkçü çevreler, bu anlamda politik saldırıdan hiç geri durmuyordu: “Erbakan ve taraftarları Şeriatçıdır. Türkiye ise lâiktir, lâik kalacaktır. Kahrolsun Şeriat!”


Türkiye’deki bölünmüş sosyoloji daha da derinleşiyor, kendisine farklı gündemler, retorikler ve semboller buluyordu. En işlevsel ve provokasyon üretebilecek olan kadrajda da bulunmuştu: Lâiklik-Şeriat.


CHP lâikliği temsil ediyordu artık. CHP’li olmayanlar ise artık “Şeriat” safında veya ona hizmet etmekle suçlanacaktı. CHP için bu “Şeriat” gündemi, aynı zamanda geniş halk kesiminin kendi içinde parçalanmasına da hizmet edecekti. Nitekim öyle de oldu. CHP karşıtı fakat Şeriatçılıkla anılmak istemeyen geniş halk kesimi, Erbakan’ın siyâsî çizgisine uzun yıllar destek vermedi. Tabiî Erbakan’a destek verip sözcüsü olan bazı âlimler, aydınlar, yazarlar ve vaizler, iki özelliği taşımaktan gurur duyduklarını dillendirmekte ısrar ettiler: Birincisi, “Şeriat demek, İslâm demektir. Yaşasın İslâm! Şeriat karşıtları için yaşatılsın Cehennem!” dediler. İkincisi de, “Atatürk İngilizlerle iş tutarak Kuvva-i Milliye ruhunu incitti ve Müslüman halkın destansı mücadelesini önemsizleştirerek kendi siyâsî kariyeri için Batıcılığa teslim oldu” demekten geri durmadılar. Özellikle iki isim bu sözcülükte çok popüler oldu: Necip Fazıl Kısakürek ve Kadir Mısıroğlu.




CHP’nin de aradığı muhatap böylelikle bulunmuştu. Bölünmüş sosyolojinin CHP’de siyasallaşan kesimi dışında kalan geniş halk kesimini parçalı tutmak adına Erbakan çok “kullanışlı gerekçe” idi. Nitekim Erbakan’ın siyâsî çizgisi onlarca yıl halktan ne yerelde, ne de genelde iktidar olacak desteği alamadı. Çünkü halk, özellikle CHP’nin kara propagandasından etkileniyor ve Erbakan ile CHP’den öte, bizzat Türk Devleti’nin barışık olmadığına inanıyordu. Zaten Erbakan’ın partisinin biri kapanıyor, ötekisi açılıyordu. Tâ ki Demokrat Parti/ Adalet Partisi/DYP, ANAP ve MHP gibi CHP’nin karşısında konuşlanmış ve iktidar yüzü görmüş bütün partilerin artık umut olmaktan çıktığı ve CHP’nin yereldeki yolsuzluklarının ve hizmet yoksunluğunun herkesi bezdirdiği dönemde halk, Refah Partisi’ni İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok ilde yerel anlamda iktidara getirdi. Çünkü halk, “Bunlar çalmaz, hizmet ederler” diyordu. 


Öyle de oldu. Çalmadılar, hizmet ettiler. Özellikle bir isim, Erbakan’ın veliahdı görülecek kadar başarılıydı: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan. 


Fakat CHP, kendi başkanlarının çoğu hırsızlık ve yolsuzluktan tutuklanmış olduğu için hesap vermek yerine, yerelde iktidara gelen RP için, “Rejim tehlikede! Atatürkçülük tehdit altında. Bunlar Şeriat’ın ayak sesleri” gibi kara propagandalar yapmaya devam etti. Özellikle Erbakan’ın etrafında olan ekipten lâiklik ve Atatürk konusunda aleyhte konuşanların kasetlerini servis edip darbe çağrıları yapıyorlardı. Fakat Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), CHP’nin hırsızlıkla anıldığı ve RP’nin hizmet ile özdeşleştiği ortama radikal bir müdahaleyi reddetti. Ancak TSK, kendi elini kirletmek yerine, maşa olarak Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’ı kullanarak, Erdoğan’ı Siirt’te okuduğu bir şiir sebebiyle mahkûm edip Belediye Başkanlığı görevinden aldı.


Recep Tayyip Erdoğan bunun üzerine basın açıklaması yaptı ve son sözü şu oldu: “Bu şarkı burada bitmez!” 


Nitekim bitmedi. RP iktidarda koalisyon ortağı oldu. Erbakan Başbakan oldu. Çok sürmeden yine TSK devreye girdi ve bu sefer işi başkasına havale etmek yerine bizzat süreci yöneterek “28 Şubat Kararları” diye bilinen ve daha sonra “28 Şubat Süreci” diye anılacak “siyâsî yöntemlerle” darbe yaptı. Daha doğru ifadeyle, bu sefer askerleri değil, siyasetçileri kullandı. Ve Refah-Yol Hükûmeti düştü. 


Bununla birlikte geniş halk kesiminin CHP’ye ve onun Devlet içindeki vesayet odaklarına olan kızgınlığı arttı. Benzer bir kızgınlık Menderes’in desteklendiği dönemde de olmuştu. Yani “İkinci Menderes” arayışı başladı. İşte Recep Tayyip Erdoğan ve yol arkadaşları bu kızgınlığı iyi okudular ve Erbakan’dan ayrılıp AK Parti’yi kurdular. Hatta AK Parti kendi kuruluşunu, Erdoğan ile Menderes’in fotoğraflarını yan yana koyarak imgeledi. Ve tek başına 2002’de iktidara geldi. 23 yıldır da kesintisiz iktidarda.



Fakat Recep Tayyip Erdoğan hakkında CHP şu kara propagandayı hiç elden bırakmadı: “Erdoğan Atatürk’ten hazzetmez. Erdoğan Atatürkçülük karşıtı. Erdoğan Atatürk devrimleriyle barışık değil. Erdoğan’da ‘Atatürk: Kurucu Lider’ gerçeğini kabullenememe durumu var. Hatta rejimi değiştirmeyi hedefliyor.” 


CHP 23 yıl boyunca bu kara propagandayı hep canlı tuttu. Hatta halkı ikna etmek için şu alt yazıyı girip durdu: “Erdoğan’da hem Necip Fazıl Kısakürek, hem de Kadir Mısıroğlu hayranlığı var. İki yazar da Atatürk ve devrimlerine düşman.”


Peki, bu kara propagandaya karşı RP İstanbul İl Başkanlığı yaptığı dönemde, “Karar vereceksin; ya Müslüman olacaksın, ya lâik!” diyen Erdoğan’ın cevabı ne oldu?


Erdoğan, 2007 yılında AK Parti’nin kapatılması hakkındaki dâvâ görüldüğünde bir basın açıklaması yaptı ve cevabını çok net cümlelerle ortaya koydu: “Geçmiş yıllarda yaptığım bütün açıklamalar Soğuk Savaş döneminin şartları içinde ve CHP’nin tek tipleştirme dayatmasına karşı tepki olarak söylenmiştir. Aynı çizgide değilim; Cumhuriyet’in ve kurucu lideri Atatürk’ün devrimleriyle barışık ve ona hizmet edecek bir siyâsî anlayışın içindeyim; yol arkadaşlarım da bu çizgide.” AK Parti uyarı aldı ama kapatılmadı. Yani bir uzlaşma alanı oluştu: “Atatürk.”


Fakat Necip Fazıl Kısakürek’in onlarca eseri, Kadir Mısıroğlu’nun yüzlerce konferansı ve iki ismi de fon yapıp ateşli vaazlar veren parti vaizi Şevki Yılmaz’ın binlerce kaseti orta yerde duruyordu. Erdoğan 2007 beyanına rağmen bu isimlere gerekli saygı ve vefayı göstermeye devam etti. Nitekim CHP dört bir köşeye koşup “İnanmayın Erdoğan’a, takiye yapıyor!” dese de, her defasında Erdoğan, Anıtkabir’i ziyaret ediyor ve partisinin ziyaretini organize edip, hatta “Asıl Atatürkçülük ülkeye hizmet etmektir. Biz hizmet ettiğimiz için gerçek Atatürkçülüğü asıl biz yapıyoruz. CHP işin istismarcılığında ve hırsızlığında” diye halka hatırlatmada bulunuyordu. Halk da ikna olmuş olmalı ki, “Erdoğan’ı Atatürkçülük tartışmalarında boğmak” tuzağı kuran CHP’ye itibar etmiyordu. Zaten CHP’yi elli yıldır bölünmüş sosyolojinin geniş halk kesimi iktidar yapmıyordu. 


Ancak CHP, kurulduğu günden beri bu bölünmüş sosyolojinin Devlet içinde nüfuzlu ve Batıcı yaşam tarzı içinde olan kesimin tek/tekelleşmiş partisi oldu. Ve yüz yıldır üç seçmenden biri katıksız-firesiz CHP’ye oy vermeye devam etti. Hatta CHP, 2023 yılında 100’üncü yılını kutladı. Ve CHP karşısında kurulup da 100’üncü yaşını kutlayan bir parti olmadı. En uzun iktidarda kalan parti ise AK Parti ve kuruluşunun 24’üncü yaşında. Ancak sosyolojik bir gerçeklik de var: Geniş halk kesimi, farklı parti isimleri ile de olsa CHP karşısında direndi ve üç seçmenin ikisi, hayatı boyunca CHP’ye oy vermedi.




Erdoğan ne zaman CHP kara propagandalarının volümünü yükseltse, ekonomi, eğitim, kültür, felsefe, bilim ve teknoloji alanlarında AK Parti’nin hizmetlerini, projelerini ve başarılarını halka anlattı, bunların “Atatürk’ü anlamak” olduğunu belirtti. Hatta CHP’nin kendi tarihinde yerli ve millî marka üretmeye çalışanlara yaptığı zulüm örneklerini de hatırlatmayı ihmâl etmedi. Yani Erdoğan, adı konulmasa da “Atatürkçülüğe boğdurulmak” tuzağını boşa çıkarmıştı.


Hülâsa… AK Parti’nin kesintisiz 23 yıllık iktidarı boyunca, bölünmüş sosyoloji değişerek ve dönüşerek siyasallaşma yolculuğunu sürdürürken, AK Parti iktidarı döneminde “Atatürkçülük” konusu bazı tipolojileri ve saflarını netleştirmiş oldu. Kısaca bu tipolojilerden bahsederek yazımızı tamamlamış olalım.


Tabiî ortada değişmemiş bir psikoloji de var: Bölünmüş sosyolojinin iki tarafı da “Atatürkçülük” konusunu “politik oyun hamuru” hâline getirerek istediği şekli verip “Asıl Atatürk bu!” diye kendi verdiği şekli hem tarihsel gerçekliği olan asıl Atatürk diye sunuyor, hem de kendi politik çizgisine hizmet edecek şekilde lehte veya aleyhte konuşup kendi politik gemisini yürütüyor. İşte bu bağlamdaki “politik oyun hamuru” yöntemi kullanan belli başlı ana tipolojilere/çizgilere değinelim sırasıyla…


Ateistler


Modernleşme döneminde altın çağını yaşayan ateizm, dünyanın bütün kıtalarında her açıdan krize giren din(dar) sosyolojisinin boş bıraktığı alana kendi kurgusunu yerleştirdi; “Tanrı’sız insan tasavvuru”, “cinsiyetsiz aile” ve “otoritesiz birey”, ateizmin açtığı üç cephe.


Türkiye’deki ateistler için de Anadolu İslâm’ı/ Müslümanlığı o kadar büyük bir engel -problemdir- ki boş alan bulmaları çok zordu. Ateistler, en büyük stratejilerini Atatürk üzerinde kurdular. “Türkiye Cumhuriyeti’ni bir ateist kurdu” stratejisini her konuda etkinleştirdiler. Ateistler, “azılı İslâm düşmanlığı” cephesini açarken de o cephenin siperine Atatürk posterini astılar. Hatta “Müslümanları bile bir ateist kurtardı” propagandasını hep sürdürdüler. Neredeyse yere göğe “Atatürk ateisttir” yazdılar. Özellikle 10 Kasım anma törenlerini kendileri için “Müslümanlara göstere göstere” paganist saygı ritüelleri ile şova dönüştürdüler.


Bugün Türkiye’de İslâm/ Müslümanlık inancına/ şiarına sahip bütün dindarlık yorum tonlarıyla her dindar çevrenin hafızasına, bilinçaltına ve gözüne sokulan Atatürk, ateistlerin “politik oyun hamuru” olarak ellerine alıp verdikleri şekil olan ve “Gerçek Atatürk bu!” dedikleri Atatürk’tür. Yani dindar çevrelerin bin bir menkıbe ürettiği Atatürk, aslında ateistlerin teorik-pratik Atatürkçülüğün tekrarından ibarettir.


Kritik alansa şu: “İslâm tarihinde, Müslümanlık tecrübesinde, sebep ve sonuçları ne kadar farklı anlatılırsa anlatılsın, ‘kurucu lider’ olmuş ve o günün devlet aklı ve halk vicdanında da bu sonuca varabilmiş bir liderlik olgusunu nasıl ele alacak?” problematiği duruyor. “Kelâm, fıkıh ve hadis referanslı bu tarz, ‘tarihsel gerçekliği’ nasıl geleceğe taşıyacak?” noktasında çözüm bulunabilmiş değil.


Türkiye’deki dindarlar, bu kritik meselenin İslâmî ilimler metodolojisi ve İslâm’da devlet ve toplum yönetiminde “gerçeklik fıkhı” üretmek yerine (daha gerçeği, “üretemedikleri” için) bir tercihte bulundular: İnkâr ve yönetmemek...


Tam da Ateistlerin istediği buydu: Atatürk’ün ateist olduğunu ve İslâm alanında yer bulamayacağını bizzat dindarların savunmasını istediler ve bunda diretilmesini örgütlediler. Böylelikle ateistler, teknik açıdan absürt de olsa “kurulan ateist devletler” listesine Türkiye Cumhuriyeti’ni katmış olacaklardı. İlhan Arsel, Turan Dursun, Can Dündar, Muazzez İlmiye Çığ ve Aziz Nesin diye sıralanıp gidilecek her dönemin adamı, bu stratejinin sözcüsü oldu.


Nitekim ateist Aziz Nesin, “Müslümansan Atatürkçü olamazsın, Atatürkçü isen Müslüman olamazsın” propagandasını ölünceye kadar yaptı. Hatta Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken, bir TV programında Aziz Nesin, Erdoğan’ın Atatürk yorumuna “Sen ya İslâm’ın ya da Atatürk’ün münafığısın!” diye tepki vermişti. Zira az evvel belirttiğimiz gibi, Erdoğan’ın Erbakan Hoca’nın yanında İstanbul İl Başkanı sıfatıyla ateşli meydan konuşmaları yaparken ilk cümlesi şu oluyordu: “Karar vereceksin; ya Müslüman olacaksın, ya lâik!”


2007 yılında AK Parti’nin kapatılması hakkındaki dâvâ eşiğinde Sayın Erdoğan’ın “Dâvâya konu edilen konuşmalarım, Soğuk Savaş döneminin şartlarında ve dindarlığı yok sayan ve dayatılan tek tipçiliğe karşı verilmiş tepkilerdir. Aynı yerde durmuyorum…” demesi gibi, bir ara çok sıkıştırılınca Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal da “Ben Nakşiyim. Bu benim Atatürkçülüğüme engel değil. Zaten kişi lâik olamaz, devlet lâik olur” demişti. Bu arada, ateistlerin ne zaman ellerinden Atatürk sermayesi kayacak olsa, ateistler Demirel’e, Özal’a ve Erdoğan’a, hep bir darbeyle infaz edilen Menderes’in fotoğrafını hatırlattılar.


Hatta Can Dündar, “Mustafa” belgeseli ile Atatürk’ün ateistliğini 6 yaşında hissettiğini, 20 yaşında kesinleştirdiğini, ancak Müslüman halkı idare etmek için yirmi yıl takiye yaptığını ve güce ulaştığı anda Devlet’i de, toplumu da ateist yapmak için tüm enerjisini harcadığını, dolayısıyla Türk gençliğinin bir an önce ateist olması gerektiğini savunuyordu. Hatta bunun için üniversite üniversite gezdirilip konferans verdiriliyordu. 


Çok ilginçtir, aynı aylarda bizzat TSK organizasyonuyla kendi binalarında, “Hazreti Muhammed ile başlayan ve Ebu Hanife ile sistemleştirilen gerçek İslâm’ı Atatürk devlet yaptı” diye konferans veriyor, bazı yerlerde videolar izlettiriyordu. Bizzat izlemişliğim oldu askerde. 


Kuşkusuz, “Türkiye Cumhuriyeti ateistlerin kurduğu bir devletti” diyen şizofren ateistler hep var oldu bu topraklarda. İslâm düşmanlığının bin bir örneği yaşandı/ yaşanıyor. Ve hepsi ateistlerin ürünü. Tüm ürünlerin üstünde de Atatürk posteri var. Atatürk istismarcılığının dibi bunlarda temerküz etti. Fakat bin yılı aşkındır Müslüman coğrafya olan Anadolu’yu İslâmsızlaştırma projesi asla tutmaz. Velev ki Atatürk bu iş için araçsallaştırılsın, Atatürk’ün bizzat kendisinin sözleri ve uygulamaları üzerinden bu örgütlensin, yine de tutmaz, tutunamaz, tutunamamıştır.


Zaten “Atatürkçü” etiketli bazı çevreler/cepheler de bu azılı İslâm düşmanı ateistlerin Atatürk’ü sermaye yapmalarından çok rahatsızlar. Müslüman bir ülkede bu politikada ısrarın ağır bedelleri olacağını düşünür ve şöyle derler: “Biz Kemalist değiliz, onu ilâhlaştırmayız. Kurucu lider olduğu gerçeği tarihseldir, alınacak çok ders vardır. Dindarların da Atatürk’ün özel hayatı üzerinden ‘Atatürk de ateist idi’ söylemleri, onun kurucu lider olduğu gerçeğini ve hatta devlet aklının bu kurucu liderin tarihî rolünü kendine vizyon seçmesini engelleyemez. İnanç durumu özel hayatı ilgilendirir ve kişiyi bağlar. Özel hayat bir devletin ideolojisi ve toplumu tek tipleştirici model olamaz.”


Lâikçiler


Türkiye’de Atatürk konusunu ateistlerin elinden kurtarmak isteyen, Anadolu’yu “ateist lider-Müslüman halk” tuhaflığında boğdurtmak istemeyen, hatta hem Devlet’in, hem de toplumun selâmetini “lâiklik” üzerinden senaryolaştıran çevreler için en büyük sermaye/rol model yine Atatürk oldu.


Lâikçilerin çok büyük bir avantajları vardı: Atatürk’ün özel hayatı ve zihin dünyası ile Atatürk’ün devlet ve toplumla yürüttüğü ilişkilerde İslâm/Müslümanlık hakkında örgütlediği kurum, kuruluş ve kişiler, sebep-sonuç örneğine oturmuyorlardı. Yani “özel hayat ile devlet politikasını karıştırmamak” şeklinde bir lâiklik örneği olarak görülüyordu Atatürk’ün hayatı ve devlet adamlığı. Yani lâikçiler, ateistin kirletip dağıttığı ne varsa, “Lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır” mottosunu “Özel hayat kişiyi bağlar; kamu düzeni lâik olmak durumunda” şeklindeki şerhle restore ettiler/etmeye çalıştılar. Zaten bu içerik ve formda lâikliği yorumlayan çevreler, bizzat Atatürk’ün İslâm’a ve Müslümanlığa verdiği değeri, saygıyı ve desteği kurum, kuruluş ve kişilerle ilişki örnekleriyle meşrulaştırmaya/ tahkim etmeye çalıştılar. Çelişkili görünen söz ve davranışları “özel hayat” torbasına doldurup iple bağlayarak geçmişin denizine attılar.


Özellikle Devlet içinde örgütlenmiş ateistlere karşı yine Devlet içinde örgütlenmiş bu çevreler, “ateist lider-Müslüman halk” gerginliğinin ülkeyi parçalayacağını ve hiç bitmeyen bir kriz üreteceğini düşündüklerinden şu propagandayı yaptılar: “Atatürk özel hayatını ve zihin dünyasındakileri devlet ideolojisine ve toplum mühendisliğine çevirmedi. Evet, açık yüreklilikle fikrini söyledi, politik nüfuzunu kullanarak devleti de, toplumu da teşvik etti; ancak ateistlerin iddia ettiği üzere Anadolu’yu İslâmsızlaştırmak şeklinde bir niyet-pratik-ideoloji üretmedi. Bu iddia, ateistlerin kendi ellerinde şekil verdiği Atatürk rolüdür ve gerçeği yansıtmaz…”


Türkiye’de bu içerik ve işlevde lâik çevrelerin son dönem en popüler sözcüleri, araştırmacı-yazar Murat Bardakçı ve tarihçi İlber Ortaylı’dır. Fakat ilginçtir, Murat Bardakçı’nın “Atatürk özel hayatında zaten dindar değildi; hatta zihin dünyasında din ile ciddi sorunları vardı. Ancak bu onun özel hayatıdır, bizi ilgilendirmez. Onun kurucu liderliği bizi ilgilendirir. O nedenle Cuma hutbelerinde adı anılmalı, mevlit okutulmalıdır…” demesi, işte bu lâikçilik projesinin “tuhaf teklifler” kaydına düşmüştür. Zaten ne zaman CHP dışında bir iktidar olsa, ateistlerin tepinmesine rağmen bir irade, bu lâikçilik çizgisini kalınlaştırır.


İslâmcılar


Bu süreçte en fazla kafası karışık kalan çevre, İslâmcılar oldu. Çünkü nefes alamayacak kadar, ateistlerin 7/24 İslâm düşmanlığının yanında, lâikçilerin ardışık soruşturmaları ve “Türk Devlet Aklı”nın “İslâmcılığın güçlenmesi için şartlar olgunlaşmadı” rezervi hep vardı. Ve en önemlisi de, modernleşmenin bir sel gibi önüne katıp getirdiği ontolojik ve sosyolojik kütüklere başı çarpıp duruyordu. Özellikle bu süreçte çok kolay bir yol seçti: Ateistlik, Evrim, lâiklik, ulusalcılık ve Oryantalizm gibi, önüne gelip başına çarpan her kütük sonrası sersemlemiş başıyla bu kavramları kendi istediği içerikte tarif etti ve hepsini inkârcı politikasıyla reddetti. Hepsini “olağan şüpheli ve dine tuzak” saydı. 


İslâmcılar, ateistlerin Atatürk’ünü “Evet, gerçek Atatürk de buydu zaten” diyerek reddederken, “Kurucu Lider” oluşunu bir türlü hazmedemiyordu. Bu tarihsel gerçekliğin izahını yapmaktan da kaçınıyorlardı. Çünkü Cumhuriyet döneminde Müslüman halk tarafından benimsenmiş ve desteklenmiş bir liderdi Atatürk. O nedenle İslâmcılık stratejik bir hata yaparak Atatürk kadar onun arkasından giden halkın da dindarlığını sorgulamayı tercih etti. Zamanla “Devrimci İslâm” gibi, içeriğine hâkim olmadığı bir ideolojik salıncağa bile oturdu. Çünkü ateistlerin “Halkı Müslüman ancak lideri ateist olan Türkiye Cumhuriyeti” propagandasını “İşin aslı da bu!” diye sandılar/ vehmettiler/ kabullendiler/ bellediler.


Zamanla İslâmcılar, “Abdülhamid mi, Mehmed Akif mi?” gibi kendi içinde kırılgan ve absürt bir rol model tartışmasına düştüler. Maalesef bu ağırlıkta/ baskıda bir sosyolojik krizden çıkmaya hem fikren, hem de zikren müsait olmayan bazı isimler, “kurtarıcı” rolüyle piyasaya daldılar. Rahmetli Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu, Sezai Karakoç ve bugün İsmet Özel gibi zaman içinde etrafında toplanılan isimler, bu sosyolojik ve fikrî krizden nasıl çıkılacağına dair denenen yollar aradılar ve vitrin isimler olarak kabul edildiler. Ancak istisnasız hiçbirinin arkasında “Cumhuriyet’in Türk Devlet Aklı” olmadı. Hatta ince ayarla piyasayı kızıştırmak adına dolaylı şekilde provoke bile edildiklerinde müdâhil olmadı Devlet aklı. Çünkü hiçbiri kitlesel ölçekte etki alanına ulaşmadı. Ayrıca önemsenecek birikimleri ve saygı duyulacak kişilikleri olsa da İslâmcı çevrenin vitrininde yer alan isimler, söz konusu bu bölünmüş sosyolojiyi bütünleştirecek bir kapasiteleri olmadığı gibi, bütünleştirici bir yol haritasına da sahip değildiler. Fakat “Müslümanca” kalmak noktasında çevrelere örnek rol model oldu çoğu.


CHP, AK Parti iktidarını “İslâmcılar iktidarda” diye yaftaladı. 23 yıl boyunca Erdoğan’ın her hâlini ve uygulamasını “İslâmcılığın programı” diye ispiyonladı. Hatta Ortadoğu’daki İslâmcı örgütlerle ilişkilendirdi. Ve “İslâmcı iktidarın ana hedefi, lâikliği yıkmak ve Atatürk devrimlerini sonlandırmaktır” diye kara propagandasını ideolojik otomatik pilota bağladı.


Fakat çok ilginç bir gelişme oldu AK Parti iktidarı döneminde: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve o zamanın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Mısır’dan başlayarak Müslüman ülkelere “lâiklik deneyimi” üzerine tavsiye içerikli vaazlar bile verdiler. Tabiî enteresan tuhaflıklarla dolu bir tablo ortaya çıkmış oldu böylece. Vurgu olsun diye kullanacağım (başka bir betimleme bulamadım), bu yüzden bir çeşit “Atatürk(çülük) münafıklığı” tartışması başladı ve “Hangi Atatürk?” tartışmasına bir de “Kim gerçek Atatürkçü?” eklemlendi.


Ateistler, lâikçiler ve İslâmcılar, Sayın Erdoğan’ın ve AK Parti iktidarının “Atatürk” konulu söylem ve uygulamalarından rahatsız oldular, memnun kalmadılar. Ateistler bu durumdan memnun değillerdi, hatta adeta kuduruyorlardı. Lâikçiler ise “Yahu bu tablo hem bizimkine çok benziyor, hem hiç benzemiyor” deyip durdular. İslâmcılar ise, “Olmadı! Yine mi kandırıldık?” polemiklerine girdiler. 


Sonuç ne?


Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen ay Atatürk’ü Anma Programında yaptığı konuşmayla, Atatürk’ü “politik oyun hamuru” olarak kullanan ateistlerin, lâikçilerin, İslâmcıların ve Ülkücülerin/ Turancıların elinden aldı. Hatta sanki “Zamanı geldi” der gibi konuştu Sayın Erdoğan ve şu kritik mesajları verdi: “Ne Cumhuriyet’i yücelteceğim diye Osmanlı inkârcılığını kabul edebiliriz, ne de tek başına Osmanlı’yı sahipleniyoruz diye 102 yıllık Cumhuriyet tecrübesinin önemsizleştirilmesini kabul edebiliriz.”


Yani yazımızda konu edindiğimiz “bölünmüş sosyoloji”nin devamının doğru olmadığını belirtti Sayın Cumhurbaşkanı.


“85 milyonun her konuda aynı fikirde olması beklenemez. Zaten hakikat, birbirine zıt fikirlerin çatışmasından ortaya çıkar. Karşılıklı saygı ile fikirler paylaşılmalıdır. Birinin kendi tarih okumasını tek doğru oymuş gibi dayatması doğru değildir. Ancak fikir zenginliği sürdürülürken bir gerçek ortadadır ve kimsenin bu gerçeğin aleyhinde konuşması kabul edilemez. Atatürk, Türkiye Cumhuriyet’inin kurucu lideridir ve önemli hedefler koymuştur. Yeni Türkiye’nin temellerini atmıştır. Ve kendisi hakkında yapılacak yorumlar için bir ölçü koymuştur: ‘Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.’ Asıl Atatürk’ü anlamak ve yaşatmak, ülkemizin etkin, bağımsız ve güçlü olması adına hizmet üretmektir…” 


Sayın Erdoğan, Atatürk’ün “politik oyun hamuru” olarak kullanılmasının kabul edilemez olduğunu ve asıl ana eksenin ne olduğunu böylece belirtmiştir. Ayrıca Erdoğan, kendisi ve AK Parti hakkında CHP tarafından yürütülen kara propagandalara nefes bile aldırmayacak netlikte, Atatürk ve Atatürkçülük hakkındaki ana duruşunu böylece sergilemiştir. Ve Cumhuriyet ile devrimlerini açıktan savunmuş, CHP tarihini de Atatürk istismarcılığı siciliyle mühürlemiştir.


Peki, Sayın Erdoğan bu konuşmayı yaparken bölünmüş sosyoloji ne durumdaydı? Evet, “Atatürk’e mevlit okutulsun” gündemiyle “Bölünmüş sosyolojiye devam!” diyen çevreler, kapışmalarını sürdürüyorlar. Fakat satır aralarında mırıldanarak da olsa uzlaşan bir cümle kuruyorlar: “Okutulsun ama Anıtkabir’de...”


Sayın Erdoğan kesintisiz 23 yıldır iktidarda. Peki, bölünmüş sosyolojiyi ne kadar bütünleştirebildi ve bütünlüğü sağlamak adına hangi “ortak sosyoloji vizyonu”nu ilân etti? Acaba “Türkiye Yüzyılı” ve alt başlıklardan biri olan “Terörsüz Türkiye”, bu bölünmüş sosyolojiyi zayıflatmak ve bütünleşik sosyolojiye açılan bir kapı olarak mı etkinleştiriyor? Yoksa ikisinin de bağlamı farklı mı?


Bölünmüş sosyolojinin kurbanı ya da fanatiği olmadan müzakere etmek lâzım. Çünkü Türkiye, bölünmüş sosyolojiden yoruldu ve “yeni sosyoloji” dediğimiz bir değişim-gelişim talebine sahip yeni bir kuşak oluştu. Bu yeni kuşak, hem bir yeni nesil/gençlik, hem de bölünmüş sosyolojiden ders almış ciddî bir tecrübeli eski kuşak.


Bütün mesele, bölünmüş sosyolojiden yorulmuş ve ders almış tecrübeli kuşak ile yeni sosyolojinin ana aksı olan gençliği “Türkiye Yüzyılı” ve “Terörsüz Türkiye” vizyonunda/yol haritasında birlikte hareket ettirmek. Bu mümkün mü? Bizce evet!