Kürt Çalıştayı

Doğu bölgesinde herhangi bir nedenle başı dara düşen ya da daha iyi şartlarda yaşamak isteyen Kürtler, batı bölgesine göç etmeye devam etmektedirler. Türkler ve Kürtler bir arada yaşamaktadırlar. Buna karşılık Kürtlerin içinde çıkan bazı siyâsî gruplar, bir arada yaşamayı imkânsız hâle getirecek işler yaptıklarında, olmayacak talepler peşine düştüklerinde, hem Türklerin hem de Kürtlerin zarar görmesi kaçınılmazdır. Ortak vatanda, özgür ve güven içinde yaşamak, herkesin hedefi olmalıdır.

DİYARBAKIR’da 7-8 Mart 2025 günlerinde, Hüda-Par’a yakın bazı dernek, vakıf, sendika ve tanınmış kişilerin katıldığı “Kürt Meselesine İslâmî Çözüm Çalıştayı” düzenlenmiştir. Türkiye özgür bir ülkedir. Mesele sayılan konular hakkında, fikir sahibi olanların bir araya gelerek, müzakere etmelerinde yadırganacak bir husus yoktur. Abdurrahman Kurt, Dr. Abdülkadir Turan, Mehmet Metiner, Mehmet Göktaş, Dr. Mustafa Abdi, Mustafa Armağan, Müfit Yüksel Orhan Miroğlu, Rıdvan Kaya, Vahdettin İnce ve Yıldıray Oğur gibi isimler konuşmacı olarak görüşlerini, tebliğlerini açıklamışlardır. 

Bir isyanı makbul, diğerini kerih görmek açıklanamaz bir çelişkidir

Bu çalıştay ya da panellerin ortak özelliği, daha çok bir tarih analizinin ortaya konulmasıdır. Söz konusu Kürtler olunca, Kürtlerin tarihi ya da Kürtlerin tarafı oldukları olaylar hakkında uzun uzun açıklamalar yapılmaktadır. Daha çok bir tarih kongresi havası baskın olmaktadır. Güncel olaylar hakkında da birtakım vurgular olsa bile tarihin kurgulanması diye özetlenebilecek tarih analizleri, her konuşmada görülmektedir.

Çalıştay neden Diyarbakır’da ve 7/8 Mart 2025’te düzenlenmiştir? Yüzyıl önce 7/8 Mart 1925’te Şeyh Said Diyarbakır’ı kuşatmış ancak yenilerek geri çekilmiştir. Çalıştayın tarihi ister istemez bu olayı hatırlatmıştır. Zaten Hüda-Par ve ona yakın olan kesimin önemli çelişkisinin kaynağı işin bu tarafıdır. PKK’ya ve onun silahlı isyanına muhalefet etmektedirler. Kürt meselesinin, silahlı isyanla çözülemeyeceğini daha da büyüyeceğini savunmaktadırlar.

Bu kesimin görüşlerindeki önemli çelişki ve zaaf, buradan kaynaklanmaktadır. PKK’nın silahlı isyanı reddedilirken, Şeyh Said ve Seyit Rıza’nın isyanları yüceltildiğinde, silahlı isyana muhalefet inandırıcılığını kaybetmektedir. Teslim edilmelidir ki bugün silahlı isyanın yanlışları hakkında akla gelen hususlar, yüzyıl öncesinin silahlı isyanları için de aynen geçerlidir. Bir isyanı makbul, diğerini kerih görmek açıklanamaz bir çelişkidir.

Ancak “Dünkü isyanları Şeyh Said gibileri yapmıştı, onlar Müslümandı. Bugünkü isyanı Marksistler yaptı, bu yüzden kabul edilemez…” diye özetlenecek bir görüş ayrılığını, silahlı isyana itiraz diye görmek mümkün değildir. Zaten çalıştay salonunda sıralanan fotoğraflar da bu çelişkinin görüntüleri olmuştur. Bir tarafta isyancı Şeyh Said ve Seyit Rıza, diğer tarafta bu isyanlara muhalefet etmiş olan Said Nursi’nin fotoğraflarının asılması, önemli bir çelişki değil midir? Bu çelişki elbette Hüda-Par çevresi ile sınırlı değildir. İslâmî kesimin pek çok unsuru aynı çelişkiyi bünyesinde taşımaktadır. İsyan konusunda İslâmî kesim, bu çelişkiden arınmadıkça inandırıcı olması mümkün değildir.

Tarihe bakışta görülen yanlışlar, sonuç bildirisinde de ortaya çıkmaktadır

8 Mart 2025 günü 28 madde hâlinde, “Kürt Meselesine İslâmî Çözüm Çalıştayı” sonrası sonuç bildirgesi Kürtçe olarak okunmuştur. Sonuç bildirisinde yer alan hususlar özetle şöyledir: 

“Anadilde eğitim, eşit vatandaşlık, vatandaşlık tanımı, Kürtlerin bireysel ve toplumsal haklarının anayasada güvence altına alınması gibi çözüm süreci için üçüncü göz isteği. Kürt meselesi Kemalizm ile ortaya çıktı, ulusçu devlet yapısıyla büyüyerek bugünlere geldi. Kürtçe ikinci resmî dil olmalı. Şeyh Said, Seyit Rıza ve Said Nursi’nin itibarları iade edilmeli, kendilerinden Devlet özür dileyerek mezarları açıklanmalıdır. Kürt meselesi için yalnızca PKK ve partisinin muhatap alınması yerine Hüda-Par ve Hak Par da muhatap alınmalıdır. Koruculuk sistemi kaldırılmalıdır. Faili meçhuller ve örgüt içi infazlar aydınlatılmalı, zorunlu köy boşaltmaları soruşturulmalıdır. Medreseler ihya edilmeli, icazet belgelerine denklik verilmelidir. Siyâsî partiler yasası değişmeli, baraj kaldırılmalıdır. Cezaevindekilere ve yurt dışında olanlara af getirilmelidir. Siyâsî sebeplerle geri bırakılan Kürdistan’ın kalkınması için pozitif ayrımcılık yapılmalıdır.” (İlkha, 8 Mart 2025)

Çalıştayda konuşmacıların üslûbunda yer alan ağır milliyetçi dil, sonuç bildirisinde de görülmektedir. Tarihe bakışta görülen yanlışlar, sonuç bildirisinde de ortaya çıkmaktadır. Kürt meselesinin Kemalizm ile ortaya çıktığı iddiası esastan yanlıştır. Kemalizm, Kürt meselesinin büyümesine yaptığı zulümlerle katkıda bulunmuştur. Ancak inkâr edilse de 19. yüzyıldan itibaren çeşitli isyanlarla bir Kürt meselesi vardır. İşin bu tarafını görmemek, elbette sorunu anlamayı da zorlaştırmaktadır.

Karşılıklı evlenmeler yoluyla oluşan devâsa nüfus kitlesi, hangi taraftan sayılacaktır?

Çalıştayda Şeyh Said-Seyit Rıza isyanlarının yüceltilmesi, meşru görülmesi çelişkisi kadar Kürdistan vurgusu da bir o kadar çelişkilidir, sorunun çözülmesini zayıflatmaktadır. Kürdistan’ın coğrafî bir ad olduğu, padişah fermanlarında yer aldığı vurgusu, bu adlandırmaya yüklenen siyâsî anlamı ortadan kaldırmamaktadır. Kürdistan vurgusu ve oranın kalkınması için pozitif ayrımcılık yapılması gibi istekler, zorunlu olarak bir Kürdistan-Türkiye sınırını gerekli kılmaktadır. Kürdistan sınır çizgisi neresidir, o çizginin batısında yerleşik olan Kürt nüfusunun durumu ne olacaktır? Karşılıklı evlenmeler yoluyla oluşan devâsa nüfus kitlesi, hangi taraftan sayılacaktır? Bu soruları hesaba katmayan Kürdistan vurgusu, sorunu çözmek yerine içinden çıkılmaz hâle getirmektedir.

Tarihte tek bir görüş için malzeme arama isteği gerçekçi değildir. Türkiye’nin doğu bölgesine tarihin bir döneminde “Türkmeneli” denildiği gibi bazı coğrafyacılar, seyyahlar, diplomatlar “Kürdistan” da demiştir. Ancak o bölge için tarihte en çok “Ermenistan” adı kullanılmıştır. Bu yüzden tarihe tek taraflı bakışla geliştirilen siyâsî çözümler, gerçekçi değildir. Hem tarihi kurgulamaktır hem de siyâsî içerikli bir hayâldir. Bazı hayâller ise sorunun ya kaynağını teşkil ederler ya da ağırlaşmasına yol açarlar. Kürdistan vurgusu doğrudan Kürt milliyetçiliğinin ya da ulusçuluğunun bir sonucudur. Milliyetçiliği başkası için kerih sayanların, kendileri için hak bilmeleri açıklanamaz bir çelişkidir, tutarsızlıktır.

Rusya’dan Rus pasaportu ile gelen herkese Rus ya da Fransa’dan Fransız pasaportu ile gelen herkese, gelenlerin etnik olarak Rus ya da Fransız olmasına bakılmaksızın Fransız, Rus denilmektedir. Çalıştayda bu görüşü savunanlara göre Kürdistan dedikleri bölgede yaşayanlar kimlerdir? Muhtemelen “Kürdistanlı” diyeceklerdir. Ancak Kürdistan adı haritada siyâsî/ resmî bir hakimiyetin adı değildir. Fransa’dan gelenlere Fransız, Rusya’dan gelenlere Rus denilmesi gibi Türkiye’nin vatandaşı olan herkese de bu anlamda Türk denilmesini, temel sorunlardan birisi olarak görmek büyük bir abartıdır. Bu abartıyı aşamayanlar, gerekli gördüklerinde “Türk’üm” yerine “Türkiyeliyim” diyebilirler. Vatandaşlık tarifinin içinde yer alan Türk adı, anayasanın ilgili maddesinden çıkarılmış olsa bu sorun çözülecek midir? Büyük bir ihtimalle başka bahaneler ileri sürülerek sorunun devam etmesine çalışılacaktır.

Bir milliyetçiliğin yol açtığı sorunlara muhalefet edenlerin, başka bir milliyetçiliğin talebini öne çıkarmaları, sorunun devam etmesini temin eder


Kürtçenin ikinci resmî dil olmasını gerekli kılacak bir ihtiyaç var mıdır? Evet böyle bir talep toplumsal bir ihtiyaçtan değil, doğrudan milliyetçilikten/ ulusçuluktan kaynaklanan bir ihtiyaçtır. Bir milliyetçiliğin yol açtığı sorunlara muhalefet edenlerin, başka bir milliyetçiliğin talebini öne çıkarmaları, sorunun devam etmesini temin eder. Bunun ötesinde çözüme bir katkısı olmamaktadır. Milliyetçiliğin çekim alanı, Şeyh Said ve Seyit Rıza gibilerinin öncülük ettikleri isyanları, bir Zaza isyanı olmalarına karşılık, işin bu kısmı yok sayılarak kendilerinin Kürt sayılması, bu çalıştay boyunca Zazaların adından hiç söz edilmeyişi ibretlik bir olaydır. Kemalizm Kürt varlığını, Kürtçeyi inkâr ederken, Kürt milliyetçiliği de Zaza varlığını Zazacayı inkâr etmeye devam etmektedir. Kürtçe, Zazaca ve diğer dillerin resmî dil olmaya değil, okullarda ders olarak okutulmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

Çalıştaydaki konuşmacıların ve sonuç bildirisinin eleştiride ittifak ettiği hususlardan birisi, ulus devlet yapısıdır. Ulus devlet yapısının bir diğer adı tekil devlet (üniter devlet) demektir. Tekil devlette, tek hükümet, tek meclis, tek vatan, tek bayrak, tek devlet, tek resmî dil olur. Buna itiraz ister istemez birden fazla meclis, hükümet, devlet, bayrak, resmî dil isteği demektir. İster istemez federasyon, konfederasyon tipi idarî yapı isteği demektir. Çalıştay konuşmacıları, Hüda-Par çevresi artık bu konuda bir karar vermelidirler. Türkiye’de nasıl bir idarî yapı, kaç devletli, kaç bayraklı, kaç hükümetli bir çözüm istemektedirler? Kürt milletvekillerinin Ankara’daki Meclis’te olmalarından, Kürtlerin Ankara’daki hükümette bakan olmalarından Kürtlerin hangi zararları gördüklerini gösteren bir örnek yoktur. “Hayır, biz ayrılmak istiyoruz” görüşünde olanlar ise bunu açıkça söylemelidirler.

Ortak vatanda, özgür ve güven içinde yaşamak, herkesin hedefi olmalıdır

Çalıştayda Türklerle Kürtlerin İslâm’a giriş tarihlerinin karşılaştırılması, Diyarbakır ve Van gibi şehirlerin kurtuluş günlerinin olmayışına karşılık, İzmir, Kütahya, Bursa gibi illerin kurtuluş günlerinin, bayramlarının olmasından Kürtlerin lehine tarihî ve siyâsî bir sonuç çıkarılmaya çalışılması cahilî bir tutumdur. Toplumların İslâm ile muhatap olmaları her şeyden önce bulundukları coğrafyaya bağlıdır. Araplar diğer topluluklardan önce Müslüman oldukları gibi aynı zamanda İslâm’ın yayılmasına da öncülük etmişlerdir. Buradan hareketle Kürtlere karşı milliyetçilikle hareket eden Arapların tutumu meşru görülebilir mi? Elbette böyle bir meşruiyet arayışı cahilî bir tutumdur. Bin yıllık tarihten söz edilmesi, Türklerin Müslüman geçmişini değil Anadolu’daki varlıklarını ifade eden bir vurgudur. Bunu takdir etmekten aciz olanlara ne söylenilse boştur.

Bunun gibi yine bazı şehirlerin Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarına bağlı olarak işgal edilmiş olması, Türklerin aleyhine çalıştayda eleştiri konusu yapılabilir mi? Maalesef bunu yapan cahilî tutumlara karşı çalıştayda bir itiraz olmamıştır.

Doğu bölgesinde herhangi bir nedenle başı dara düşen ya da daha iyi şartlarda yaşamak isteyen Kürtler, batı bölgesine göç etmeye devam etmektedirler. Buna karşılık batı bölgesinden doğuya ne Türkler ne de Kürtler göç etmemektedirler. Türkler ve Kürtler bir arada yaşamaktadırlar. Buna karşılık Kürtlerin içinde çıkan bazı siyâsî gruplar, bir arada yaşamayı imkânsız hâle getirecek işler yaptıklarında, olmayacak talepler peşine düştüklerinde, hem Türklerin hem de Kürtlerin zarar görmesi kaçınılmazdır. Ortak vatanda, özgür ve güven içinde yaşamak, herkesin hedefi olmalıdır. Bu hedefi gölgeleyecek şekilde “Bunlar önce Müslüman oldu, siz sonra Müslüman oldunuz” gibi cahilî söylemler, gördükleri rağbet kadar yol açacakları zararı da büyütecektir.