Küreselleşme çağında sosyolojik din algısı

Sözde “köktencilikler” ile Protestan Kilisesinin dışında uygulandığı zaman Batı’da oluşan yanlış algı sonucu ortaya çıkan protestolar arasındaki farklılıklara rağmen bu terim, birbirine hiç benzemeyen dinî akımlar arasında önemli ve küresel bir süregelişe isim verebilme yetisi sayesinde 1980’li yılların başından beri sosyal ve bilimsel bir söylem niteliği taşımaya devam etmiştir.

SOĞUK Savaş sonrası sosyolojik din gözlemlerine yakından bakmak için işe ne ulusal toplumdan, ne de sekülerleşme kavramından vazgeçmenin gerekli olduğunu (ve zaten vazgeçilmediğini) kabul ederek başlanabilir. Belirtildiği gibi bu kavramlar, yol gösterici varsayımlardan ziyade çoğullaştırılmış varyasyonun boyutları olarak kendi önemlerini korumaktadırlar. Bununla birlikte, değişimin hemen bir anda gerçekleşmesini bekleyemeyiz.

Günümüz sosyoloji düşüncesi, “modernleşme” ile “küreselleşme” varsayımlarını bir araya getiren bir tür geçiş aşamasındadır. Avrupaî “istisnacılık” ve dinsel pazar kuramları analizlerine verilebilecek en net iki örnek, sırasıyla Grace Davie’nin (Davie, 2003) ve Rodney Stark ve de arkadaşlarının (Stark ve Bainbridge, 1987; Finke ve Stark, 1992; Stark ve Iannaccone, 1994) eserlerinde net bir şekilde açıkladığı eğilimler olacaktır.

Kuramsal bakış açılarındaki keskin farklılıklara rağmen bu iki yaklaşım da sekülerleşme fikrine, ulusal/bölgesel (Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri) toplumun temel birim analizi olarak kullanılmasına yönelik süregelen ortak bir yönelim üzerinde hemfikirdir. Ancak küreselleşme kavramına kuramları içerisinde işlevsel bir rol vermeksizin dünyanın geri kalanına değinmekte ve yine dünyanın geri kalanına ait oldukça bağlamsal bir bilince sahip olmaktadır. Bu yüzden de Davie’nin modern Avrupa’daki din olgusu ile ilgili incelemesi, pek çok yerle kıyaslandığında dünyanın geri kalan kısmının çok da sekülerleşmediği ve bu yüzden de din olgusunun Avrupa’da çok da önemli olmadığı gerçekleri ile ne ölçüde sekülerleştiği bağlamında dindeki istisnacılık üzerine yoğunlaşmaktadır.

İstisnacılık, sadece küresel bir bağlamda mantıklı gelmektedir. Ve sekülerleşme kuramını açıkça reddetmelerine rağmen Stark ve arkadaşları, çoğunlukla ulusal/bölgesel koşullarda ve her bir dinî pazarın ne kadar “hayatî” (sekülerleşmemiş olarak kabul edilen) olduğuyla ilgili olarak bu dinî pazarları analiz etmişlerdir. Aynı zamanda, büyük ölçüde modernleşme/sekülerleşme yönelimiyle yankılanan bir endişe olan din olgusunun akılcılığı (Stark ve Finke 2000) üzerinde çok durmuşlardır. Yine de dinle ilgili genel bir kuram oluşturma çabalarında sadece Batı dünyası için değil, tüm dünyadaki dinî pazarlar için bir gerçeklik (geçerlilik) olduğunu da açıkça ifade etmişlerdir.

Geçişle ilgili bu durum, aynı zamanda kendini din ve maneviyat arasındaki farkın kullanılmaya başlamasıyla da göstermiştir. Ernst Troeltsch’in 19. yüzyıl sonlarındaki “mistisizm” argümanından (Troeltsch, 1931) Thomas Luckmann’ın 1960’lı yıllardaki “görünmez din” iddiasına (Luckmann, 1967) kadar sekülerleşme kuramının temel bir öğesi şimdiye kadar özelleştirme -yani din olgusunun giderek kapsamlı ve kurumsal bir otoritenin konusundan, giderek sadece bireylerin ve gönüllü toplulukların konusuna dönüştüğü fikri- olmuştur. Bu tartışma halen devam etmektedir. Ancak tartışmanın odak noktasında kısmen bir değişiklik meydana gelmiştir; baskın ilke olan özelleştirme, değişkenlik ekseni olarak dine/maneviyata doğru kaymaktadır.

Avrupa’daki İslam ve Müslümanlarla ilgili gelişmekte olan yeni literatür, şu varsayımlar üzerine yoğunlaşma eğilimi göstermektedir: İslam adapte olabilecek mi? Avrupalılar kendi kurumsallaşmış yollarını muhafaza edecek ve İslam da buna ayak mı uyduracak?

Bir yandan özelleştirme kuramı bağlamında işlevini sürdüren önemli bir literatür hâlâ mevcuttur. Ya pozitif yönden özelleştirilmiş maneviyatın (yeni) baskın eğilim olduğunu (örneğin Roof, 1999; Heelas ve arkadaşları, 2005) ya da negatif yönden bu türden kurumsallaştırılmış bir maneviyatın sadece “olası” bir din olduğunu (örneğin Stark ve Bainbridge, 1985; Bibby, 2002) savunmaktadır. Bu tür bakış açıları genellikle -iki ya da ikiden fazla millete ait karşılaştırmaları kapsasa bile- “ulusal toplumu” analiz birimi olarak kabul etmektedir.

Diğer yandan bu olgu, küreselleşmiş bir eğilim ve bir alternatif olarak giderek daha fazla ilgi görmektedir. Bu konudan söz etmişken, sıra, Ronald Inglehart’ın “dünya” değerleri çalışmalarının temelinde tespit ettiği ve giderek gelişen bir varlık olan “post-materyalist” dinsellik önerisine gelmektedir (Inglehart, 1997). Bu öneri aynı zamanda, sadece Batı’ya ait değil, tüm dünyaya ait Yeni Çağ akımı ile ilgili farklı literatürü de içine almaktadır (Rothstein, 2001; Carozzi, 2004; Ackerman, 2005; Howell, 2005).

Bu süreci detaylı olarak ele aldığımızda, her nasılsa daha fazla kurumsallaştırılmış, ancak yine de oldukça akıcı olan dinsel gelişimlerin dikkat çektiğini fark etmekteyiz. Pentekostal/etkileyici (karizmatik) Hıristiyanlık, bu duruma verilebilecek bir örnektir. 1960’larda ve 70’lerde sosyolojinin dikkatini çekmeye başlamış olsa da, son zamanlarda yapılan çalışmaların çoğu, özellikle de bu örneğin kendi kendini ifade edebilme ya da küresel gelişiminin yanı sıra dünya çapında nispeten daha kolay bir biçimde global-lokalleşme yetisine odaklanmıştır (Bakınız: Örneğin Poewe, 1994; Cox, 1995; Dempster ve arkadaşları, 1999; Coleman, 2000; Martin, 2002; Wilkinson, 2006).

Bu durumda yeni dinsel akımlar konusu da bahsettiğimiz konuyla yakından ilişkilidir. Boyut olarak daha küçük olmaları ve coğrafik olarak daha kısıtlı bir alanla ilişkili olmalarına rağmen küresel olarak var olmaları, küresel olarak yayılmaları ve dünya çapında tüm bu akımlardan benzer şekilde şüphelenilmesi ve akımların reddedilmesindeki benzerlik, Soğuk Savaş sonrasına denk gelen yıllara ait sosyolojik literatürde giderek daha fazla ilgi gören konular olmuştur (Bakınız: Örneğin Hexam ve Poewe, 1997; Dawson, 1998; Kent, 1999; Barchunova, 2002; Richardon, 2004). Bu yönelim 1960’lardan 1980’lere kadar yaşanan ve büyük ölçüde dönüşüm konusunun egemenliği aracılığı ile genellikle sekülerleşme varsayımlarının yörüngesinde faaliyete geçen dinsel akımlar ile ilgili sosyolojik literatürü zenginleştirmektedir (Bakınız: Pek çok örneğin arasından Lofland, 1966; Judah, 1974; Glock ve Bellah, 1976).

Bu literatür de ağırlıklı olarak çoğunlukla Batı’da olan (Batı’da olmamasına rağmen Japonya’da da olan) ulusal ya da bölgesel toplum olgusuna yönelmiştir (Bakınız: Örneğin McFarland, 1967; Brannen 1968; cf. Shimazını, 2004).

21. yüzyılın başlangıcında, açık bir biçimde bu küresel yönelimi benimsemiş olan sosyolojik din analizleri yine de çok fazla yaygınlaşmamıştır. Hiç şüphesiz 1990’lı yılların başlarından itibaren bu tür çalışmalarda sadece yüzeysel bilgiler verilmiştir (örneğin Robertson ve Garrett, 1991; Ahmed, 1994; Beyer, 1994; Van der Veer, 1996; Rudolph ve Piscatori, 1997; Haynes, 1998; Meyer ve Geschiere, 1999; Esposito ve Watson, 2000; Stackhouse ve Paris, 2000; Beyer, 2001; Hopkins ve arkadaşları, 2001; Juergensmeyer, 2003; Agadjanian ve Roudometof, 2005; Learman, 2005). Ama bu çalışmaların sayısı, hacim bakımından önüne geçilmez bir hız alan küreselleşmenin sosyal bilimsel literatürü ile önemli ölçüde çelişmekteydi. Ancak yine de küreselleşme ve küyerelleşme (yerel özelliklerini koruyarak küreselleşme) konularıyla oldukça yakından ilgili olan din olgusu ile ilgili de çok önemli bir literatür mevcuttur.


Yapılan bu çalışmaların hepsi, iki temel konu üzerine yoğunlaşmıştır: Dini-politik mobilizasyon ve uluslar aşırı göç bağlamında din… Bu konuların ilki ile ilgili literatür giderek gelişmiştir ve 1979 yılında küresel bir boyut kazanmıştır; Amerika’nın Yeni Hrıistiyanlık Hakkı’nın yükselişi ile birlikte bu terim, orijinal bağlamından öncelikle İslam ve İran Devrimi’ne, sonrasında ise İslam, Hinduizm ve Sihizm gibi inançlarda meydana gelen farklı dini-politik akımlara doğru yönelmeye başlamıştır. (Bu konuyla ilgili eski örnekler için bakınız: Haines, 1979; Von der Mehden, 1980.)

Sözde “köktencilikler” ile Protestan Kilisesinin dışında uygulandığı zaman Batı’da oluşan yanlış algı sonucu ortaya çıkan protestolar arasındaki farklılıklara rağmen bu terim, birbirine hiç benzemeyen dinî akımlar arasında önemli ve küresel bir süregelişe isim verebilme yetisi sayesinde 1980’li yılların başından beri sosyal ve bilimsel bir söylem niteliği taşımaya devam etmiştir. Köktencilik de bu bağlamda kendi tabiatına uygun olarak küyerel (glokal) bir kavram olmuştur.

Buna benzer bir analiz de din ile uluslar aşırı göç arasındaki ilişki üzerinde uygulanmıştır. Günümüz küreselleşme gerçekliğinin bu kadar göz önünde olabilmesine yardımcı olan iletişim ağının kritik bir kısmı da turistlerden göçmenlere kadar çok farklı, özellikle insanların yapmış oldukları harekettir. İkinci kategorinin (göçmenler) önemi, insanların dünyanın bir yanından diğer yanına hemen hemen kalıcı olarak göç etmelerini ifade etmesidir. Bu göç etme de “eski” ülke ile “yenisi” arasındaki ilişkileri pek çok durumda bir araya getirmektedir ve bu şekilde küresel sosyal bağlantıların yoğunluğunu ve kalıcılığını arttırmaktadır.

Din olgusu, tutarlı bir biçimde bu tür göç etmelerde göçmenlerin yeni yerlerine adapte olma durumunda bir kaynak olarak ve yeni yer ile kurulan iletişim ağları aracılığı ile dünyanın bir köşesini öbürüne bağlayan sosyal formlardan biri olarak önemli bir rol oynamaktadır. Elbette bu durumda göç eylemi de dinî inançların küreselleşmesinde temel kanallardan biri olmaktadır. Hem göç eyleminin, hem de uluslar aşırı bağlantıların kuvvetlenmesi ile birlikte bu kavramlar üzerine yoğunlaşan sosyal bilimsel literatürün de din olgusu ile ilgili küreselleşme literatürüne dönüşmesi hiç de şaşırtıcı değildir. İlgili bazı örnekleri kısaca incelememiz de bize bu noktanın somut bir algıya dönüşmesi konusunda faydalı olacaktır.

1990'lı yılların ortalarında başlayan süreçte Amerikalı sosyologlar, ülkenin 1960’lı yıllar sonrasındaki göçmenlerinin dinsel ifadeleri üzerine yoğunlaşmaya başlamışlardır. Bu noktada Stephan Warner ve Judith Wittner tarafından ortaya konulan eserler çığır acıcıydı ve sadece 1990’lı yılların ortalarına kadar sürdürülmüştü. Bu araştırmanın yolunu açtığı “Gatherings in Diaspora” başlıklı başlıca yayım, Amerika Birleşik Devletleri ile dünyanın geri kalanında göçmenlerin sahip olduğu dinî inanç formları arasında bağlantıya açıkça değinmiştir (Warner ve Wittner, 1998). Bu yayımın ve aynı zamanda yükseliş döneminde gelişen literatürün başka bir özelliği de, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bu formların çoğulculuğuna, dünyanın farklı yerlerindeki kökenlerine ve özellikle de Amerika bağlamında bu formların göstermiş olduğu ortak özelliklere yoğunlaşmış olmalarıdır. Bu durumda mevcut tablo, artık sadece Yahudilerin ufak bir zincir halkası olduğu Hıristiyan ağırlıklı bir hikâye anlatmamaktadır.

Hıristiyanlıkla ilgili olmayan diğer inanç biçimleri de bu yeni Hıristiyanlık içi çeşitliliğindeki merkez öğe olmuşlardır. Mevcut bağlamdaki en önemli olan nokta ise, bu yeni dinsel çoğulluğa küresel bir özellik kazandırarak uluslar aşırı göç boyutunun sürekli olarak çektiği dikkattir. (Bakınız: Örneğin Levitt, 1998; Prebish ve Tanaka, 1998; Lawson, 1999; Ebaugh ve Chafetz, 2002; Haddad ve Smith, 2002; Guest, 2003; Vasquez ve Marquaedt, 2003; Carnes ve Yang, 2004; Levitt, 2004.)

Birbirine benzer özelliklere sahip farklı gelişmeler de diğer bölgelerdeki uzmanlar arasında gerçekleşmeye devam etmektedir. Bu bölgeler arasında Kanada ve Avustralya gibi ülkeler yer almaktadır (Coward ve arkadaşları, 2000). Ancak gelişmeler yine de ağırlıklı olarak Avrupa’da meydana gelmektedir. Amerikan edebiyatı ile birlikte Avrupa bölgesine son zamanlarda yapılan küresel göçler, hem bu göçlerin dinî inanç biçimlerini nasıl etkileyeceği ve Avrupa ülkeleri açısından önemlerii hem de bu bölgeye gelen göçlerin, yeni gelen inançların hangi yeni formlarını oluşturacağı sorularını akla getirmektedir. Her iki açıdan da söz konusu olan durum, din olgusunun çoğul bir biçimde küyerel bir hale dönüşmesidir. (Bakınız: Örneğin Burghart, 1987; Dessai, 1993; Baumann, 2000.)

Kamusal olarak etkili olandan özelleştirilene, geleneksel/muhafazakâr olandan modern/liberale kadar mevcut çeşitliliğin eksenleri, hem dinî inançların, hem de bu inançların küresel olarak mevcudiyetlerinin çoğulculuğu ile aynı saftadır.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri’ndeki durumun aksine, burada dikkatin büyük çoğunluğu, “İslam” adı verilen tek bir dini inanç üzerindedir. Bu durumun bir noktaya kadar sebebi, pek çok ülkeye gelen göçmenlerin büyük çoğunluğunun Müslüman olması ve bir noktaya kadar da Müslümanların 12. yüzyılın büyük kısmında bu bölgede süregelen özelleştirilmiş ve mütevazı inanç biçimleri ile ters düşmüş gibi görünmeleridir. Bunun sonucunda Avrupa’daki İslam ve Müslümanlarla ilgili gelişmekte olan yeni literatür, şu varsayımlar üzerine yoğunlaşma eğilimi göstermektedir: İslam adapte olabilecek mi? Avrupalılar kendi kurumsallaşmış yollarını muhafaza edecek ve İslam da buna ayak mı uyduracak? (Pek çok eser arasından bakınız: Khosrokhavar, 1997; Vertovec ve Rogers, 1998; Nielsen, 1999; Roy, 1999; Rath, 2001; Jonker, 2002.)

Kamusal olarak etkili olandan özelleştirilene, geleneksel/muhafazakâr olandan modern/liberale kadar mevcut çeşitliliğin eksenleri, hem dinî inançların, hem de bu inançların küresel olarak mevcudiyetlerinin çoğulculuğu ile aynı saftadır. Ayrıca birbirleriyle örtüşmektedirler.

Yine oldukça etkili bir literatürün gelişmekte olduğu diğer iki küresel bölge ise Latin Amerika ile Karayipler ve Sahra Altı Afrika’sıdır. Bu rotalarda mevcut olan iki temel dini inanç ise Hıristiyanlık ve Yeni Dünya Afrika dinleridir. Hıristiyanlıkta Roma Katolik Kilisesi hâlâ çok büyük bir önem arz etmesine rağmen (cf. Lanternari, 1998; Casanova, 2001), uluslar aşırı var oluşu ve son zamanlarda gelişmesi, savunucularının dünya üzerinde farklı kökenlerde yer alabilmesi ve pek çok bölgede çeşitli küyerelleşmesi gibi sebeplerle Pentakostal ve Evanjelik Hıristiyanlığı olarak en büyük ilgiyi üzerlerinde toplamaktadır. (Örneğin Meyer ve Geschire, 1999; Adogame, 2000; van Dijk, 2001; Alvarsson ve Segato, 2003.)

Vudon, Candomble ya da Santeria gibi Yeni Dünya Afrika dinleri, karakteristik özellikleri bakımından farklı olsalar da Afrikalıların ve dinî inançlarının son derece önemli bir rol oynadığı uzun ve uluslar aşırı bir tarih bakımından Hıristiyanlık ve Pentakostalizm ile bazı benzerlikler taşımaktadır. Transatlantik bağlantı, köken olarak hem Afrikalı, hem de Avrupalı olan dinî dürtülerin -önünde sonunda- günümüzde hâlâ biçimlenme aşamasında olan yeni, çoğullaştırılmış ve küyerelleşmiş dinleri ortaya çıkarmak üzere seyreden temel bir rota haline gelmiştir (Clarke, 1998; Motta, 1998).

Uluslar aşırıcılık, çoğul bir yol izleyen “eski” dünya dinlerini yeniden yapılandırmak için gerekli olan koşulları sağlamıştır ve aynı zamanda bazı gözlemcilere göre yeni dünya dinini bütünsel olarak oluşturmak için gerekli koşulları da sağlamıştır (Frigerio, 2004). Bu yüzden tıpkı diğer dinlerin küresel göç rotaları boyunca filizlenmesinin bu dinlerin daha önce hiç var olmadıkları yerlerde çoğullaşmış ve küyerelleşmiş bir yeniden yapılanma ile sonuçlanması gibi, yeni dinlerin filizlenmesine neden olan daha eski göç eylemleri, pek çok kıtada küyerelleşen versiyonları ortaya çıkarmıştır.