AZİZ Okurlar… İsrail/ABD-İran arasında 28 Şubat’ta başlayan savaş hâlihazırda kırılgan bir ateşkes süreciyle devam ediyor. Bu ateşkese “süreç” dememin nedeni, ateşkesin henüz nihai bir anlaşmayla sonuçlanmamış olmasıdır. Bu olaya bölgenin gerçekleri üzerinden bakarsak; bölge dengeleriyle sürekli oynayan, bozulan dengeleri kendi lehine çevirip bu istikrarsızlık üzerinden bölgeye yayılmaya çalışan iki devlet var: İsrail ve İran…
İsrail ve bitmeyen savaş döngüsü
İsrail zaten başlı başına klinik bir devlettir. İsrail’e “devlet” demek bile bir lütuf olur. Yaptıklarına bakılırsa bir devletten ziyade kurulduğu 1948 yılından beri bölgenin başına bela olan eli kanlı bir terör örgütü profili çizer. Elinde anayasa diye salladığı şey tahrif edilmiş bir Tevrat, harita diye gösterdiği şey ise MÖ 586 yılında sürüldükleri Babil’de bol bol hayal kuran hahamların çizdikleri “Arz-ı Mevud” adlı bir hayali coğrafyadır.
Aziz Okurlar… Bir devlet düşünün ki, kurulduğu 1948 yılında Arap-İsrail Savaşı başlıyor. Arkasından 1956 Süveyş Krizi patlıyor. Bunu takiben 1967 Altı Gün Savaşı, 1973 Yom Kippur Savaşı, 1982 Lübnan Savaşı, ardından Birinci İntifada ve İkinci İntifada, sonra 2006 Lübnan Savaşı ve 2008-2009 Gazze Operasyonu geliyor. Bunu 2012, 2014 ve 2023’teki Gazze çatışmaları ile 7 Ekim 2023 saldırıları izliyor. Temmuz 2025’te İran’la girişilen ve “12 Gün Savaşları” olarak anılan çatışmaların ardından 28 Şubat 2026’da ABD ile birlikte İran’la yeniden tutuşulan savaş ve buna paralel olarak Nisan 2026’da Lübnan’a yönelik saldırı... İsrail bölgede ne kanun tanıyor ne de kural; hiçbir Birleşmiş Milletler kararına uymuyor, hesap vermiyor, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde soykırım yaptığına dair hüküm giyiyor ama birkaç devlet hariç hiçbir ciddi yaptırımla karşılaşmıyor.
Aziz Okurlar… Dünyadaki herkesi bağlayan kurallar eğer bir tek size işlemiyorsa, bu durum karar mekanizmalarının zirvesinde bizzat sizin bulunduğunuzu gösterir. Bugün İsrail’in içinde bulunduğu tablo tam olarak budur. Küresel çaptaki ekonomik, siyasî, toplumsal ve sağlıkla ilgili kurumların neredeyse tamamı adeta küreselci Siyonizm’in birer temsilcisi gibi hareket etmektedir. Üstelik yalnızca bu kurumlar değil, ABD’nin tüm mekanizmaları İsrail’in çıkarlarına hizmet ederken Avrupa Birliği bünyesindeki karar mercileri de İsrail’in hedefleriyle paralel bir siyaset yürütmektedir. Hâl böyle olunca yedi, sekiz milyon nüfuslu bir ülkenin tüm dünyanın aklıyla alay edercesine pervasızca hareket edebilmesi şaşırtıcı bir durum değildir.
Öte yandan çağımızın en büyük kamuoyu gücü olan sosyal medya ve yapay zekâ platformları da doğrudan bu devletin lehine çalışmaktadır. Geleneksel medya ise uygulanan zulmü meşrulaştıran bir yayın politikasını aralıksız olarak zihinlere kazımaktadır. Bize dayatılan bu anlatıların dışına çıkıp olaylara tarafsız bir gözle bakan herhangi birinin göreceği tek gerçek, insanlığın organize bir yapı tarafından kuşatılmış olduğudur. İşte bu yapının derlenip toparlanarak devletleşmiş ucube şekli, bugünkü İsrail devletidir.

Bu savaşın en önemli ve kalıcı sonucu, şüphesiz yeni ittifakların doğması ve dünyanın hızla çok kutuplu bir yapıya evrilmesi olacaktır. ABD büyük ölçüde kendi kıtasına çekilirken, Asya’da Çin, Rusya ve Türk-İslâm dünyası ekseninde yepyeni jeopolitik şekillenmeler yaşanacaktır.
“Şii Hilali” rüyasından İdlib gerçeğine: İran’ın Suriye çıkmazı
Gelelim bölgedeki bir diğer huzursuzluk kaynağı olan başka bir örgüt devlete, yani İran’a… 1979 yılında Batı desteğiyle iktidara gelen İran’daki İslâm rejimi, aslında ülkenin tarihî gerçeklerinden veya bölgenin reel politiğinden doğmuş bir yapı değildi. Tamamen Batı’nın çıkarlarıyla emel ve hedef birliği yaparak başa getirilen bu rejim, ülkenin petrol ve doğalgaz kaynaklarını Batılılarla sorunsuz bir şekilde paylaşmak amacıyla tesis edilmişti. Ancak Batılıların buradaki en büyük hatası, ava giderken avlanmaları oldu. Büveyhîlerden beri bin yıldır uykuda olan İran Şia’sı, bu sözde devrimle uyandırıldığında kontrol edilemez bir güç aygıtına dönüştü. Bin yıllık ezilmişlik duygusunun bir devlet gücüyle birleşmesinden doğan bu enerji, bölgeye İslâmî görünümlü yeni bir örgüt devlet hediye etmiş oldu.
Güç ve serveti tamamen eline geçirip iç muhalefeti silip süpüren bu Şii rejim, önce kendisini iktidara getirenleri “şeytan” ilan etti, ardından da bölgedeki tüm Müslümanları tahakküm altına almayı hedefleyen “Şii Hilali” projesini devreye soktu. 2003 yılındaki İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra ise şeytan ilan ettiği ABD ile perde arkasında pazarlıklar yürüterek Irak’ı Haşdi Şabi milisleri aracılığıyla kontrol altına aldı. Bir başka deyişle ABD, Saddam’ın dayandığı yüzde otuzluk Sünni kitleden çekindiği için 2001 Afganistan Harekâtı’nda İran topraklarını kullanma karşılığında Irak’ı adeta İran’a peşkeş çekti. Neticede ABD, Irak’ı Şii, Sünni ve Kürt bölgeleri olarak üçe bölüp İsrail için bir tehdit olmaktan çıkarırken bölgenin fiilî denetimini İran’a bırakmakta hiçbir sakınca görmedi.
Irak’ta iyice palazlanan İran’ın vekil unsurları, 2011’de başlayan Suriye iç savaşında Esad rejimiyle anlaşarak bir kıta gücü edasıyla Suriye’ye dâhil oldu. Ancak Suriye nüfusunun yüzde yetmiş beşini oluşturan Sünni muhalifler karşısında tutunamayınca denkleme Rusya’yı da dâhil ettiler. Rusya’nın hava gücü desteğini arkasına alan bu yapı, Suriye’deki Sünni Müslümanların evlerini, mülklerini, canlarını ve namuslarını pervasızca yağmalamaktan çekinmedi. Afganistan ve Pakistan’dan getirilen Şii milislerle kurulan Zeynebiyun ve Fatımiyun terör örgütleri, Lübnan’daki Hizbullah’ın da güney ve batıyı kontrol etmesiyle ülkeyi adeta yakıp yıktı. Can korkusuyla kitleler hâlinde ülkelerini terk eden Suriyeli Müslümanlar; çadırlarda, kamplarda, sınırlarda, Akdeniz ve Ege’nin azgın sularında can verdiler. Buna rağmen on beş yıl boyunca durmaksızın Ürdün, Lübnan, Türkiye ve Avrupa’ya sığınmaya çalıştılar.
Ne zaman ki şartlar değişti; Türkiye’nin İdlib’de Mehmetçiklerinin canı pahasına kol kanat gerdiği muhalifler Türkiye’nin de desteğiyle Suriye’deki rejimi yıktı. Ülkedeki terör örgütleri etkisiz hâle getirilip millî birlik ve bütünlük sağlandı. ABD, Rusya, Avrupa devletleri ve İran bölgeden çıkarıldı. Bu gelişme, İran için gücünün çöküşü ve Arz-ı Mevud benzeri “Şii Hilali” rüyasının sonu demekti. Zaten kötü durumdaki ekonomisine ve uygulanan ambargolara rağmen on beş yıl boyunca Suriye’deki savaşı finanse etmesi, vekil örgütleri eğitip donatması İran’ın bütçesini tamamen çökertti ve ülkeyi derin bir siyasî ve ekonomik krizin içine sürükledi.
İşte bu kargaşa ortamını fırsat bilen İsrail, nükleer silah ürettiği gerekçesiyle 2025 yılının Temmuz ayında İran’a karşı yıldırım baskını tarzında bir savaş başlattı. Savaş esnasında İsrail’in Körfez’deki ABD üslerini adeta kendi üssü gibi kullanması, İran tarafından ciddi bir şekilde not edildi. On iki gün süren bu şiddetli çatışma, ne İran’ın tek başına dayanabileceği ne de İsrail’in arkasına ABD desteğini almadan sürdürebileceği bir savaştı. Nitekim her iki devlet de ellerindeki askerî imkân ve kabiliyetlerin büyük bir kısmını bu kısa sürede tüketerek nihayetinde ABD’nin arabuluculuğuyla ateşkes ilan etmek zorunda kaldı.
Çin korkusu, Venezuela hamlesi ve 28 Şubat Savaşı
Çin’in doğuda ekonomik ve askerî bir dev olarak yükselmesi, ABD’nin küresel hegemonyasının sonunu getirecek gibi görünüyordu. Öyle ki Çin küresel üretimin yüzde kırk beşini tek başına karşılayan devasa bir ekonomik güce dönüşmüştü. Bu üretim hızı karşısında ABD üstünlüğünün kısa sürede sona ereceği oldukça açıktı. Nitekim son on yılda hazırlanan CIA raporları da, çok geç kalınmadan Çin’in önünün derhal kesilmesi gerektiği yönünde ciddi uyarılar içeriyordu. Bu doğrultuda masaya konan ilk tavsiye, Çin’in üretim çarklarını döndüren enerji kaynaklarının ABD tarafından kontrol altına alınmasıydı. O dönemde Çin, ABD denetimine takılmadan yalnızca iki ülkeden enerji temin edebiliyordu: Venezuela ve İran… ABD, ilk hamle olarak kendi arka bahçesindeki Venezuela petrollerinin Çin’le olan bağlantısını kesmeye odaklandı. Uygulanan deniz ablukasına fazla direnemeyen Venezuela, lideri Maduro’yu feda etmek pahasına ABD himayesine girmeyi ve bir manda devleti olmayı kabul ederek teslim bayrağını çekti. ABD’nin Venezuela’da hiç beklemediği kadar kolay elde ettiği bu zafer, megaloman bir karaktere sahip olan Trump’ı iyice cesaretlendirerek çizgiden çıkarmaya yetti.
Stratejik yanılgı: Suikastlar İran’ı bölmek yerine kenetledi
Trump, megaloman yapısının ardında aslında risk almaktan kaçınan ve son derece pragmatist bir karaktere sahiptir. Onun bu zayıf yönünü çok iyi analiz eden İsrail istihbaratı ve Netanyahu, Trump’ı İran’a yapılacak bir saldırının parlak bir zaferle sonuçlanacağına inandırdı. Basit bir darbeyle rejimin devrileceğine ikna olan Trump’ın onayıyla 28 Şubat 2026’da ABD/İsrail ve İran arasındaki savaş resmen patlak verdi. Savaşın ilk günleri bu ikilinin öngördüğü senaryoya tam da uygun ilerliyordu. Tüm dünya savaşın çıkmaması için diplomasiye kilitlenmişken ve müzakerelerden olumlu bir sonuç çıkması beklenirken ABD ve İsrail sürpriz bir saldırıyla İran’ı vurdu. Başta dinî lider Hamaney olmak üzere kırk sekiz üst düzey devlet görevlisi ve askerî komutan suikasta kurban gitti. Hedeflenen şey, İran’da büyük bir kaosun çıkması ve ayaklanan halkın yönetime el koymasıydı.
Ancak sahadaki gerçekler, beklenen senaryonun tam aksi yönünde gelişti. İlk şoku çabuk atlatan İran, olası bir saldırıya karşı oldukça akılcı bir savunma stratejisi hazırlamıştı. Emir-komuta zinciri, merkezin çökme ihtimaline karşı her ildeki yerel birim yetkililerine devredilmiş, böylece her birime elindeki imkânları sahanın gerekliliklerine göre kullanma inisiyatifi verilmişti. Öte yandan İran sosyolojisini doğru okuyamayan ABD ve İsrail, dinî lideri hedef almakla tarihî bir hata yapmıştı. Yas ve şehadet kültüründen beslenen bu toplumda böylesine önemli bir figürün öldürülmesi, direncin kırılmasından ziyade bir “hayat öpücüğü” etkisi yaratıyordu. Öldürülen kişinin makamı ne kadar yüksekse, halkın direniş azmi de o denli artıyordu. Nitekim tam olarak böyle oldu; İran’daki iktidar yanlısı veya muhalif tüm kesimler dış tehdide karşı kenetlenerek devletin yanında saf tuttu. İran’ı içeriden böleceklerini uman müttefikler, bilakis tüm ülkeyi tek bir amaç etrafında birleştirmiş oldular.
Kamikaze dronelar ve Hürmüz Krizi
İran, orantısız bir hava saldırısı altında ağır bir yıkım yaşarken elindeki en caydırıcı güç olan kamikaze droneları ve füzeleri son derece akılcı bir plan çerçevesinde devreye soktu. Bu silahların bir kısmını İsrail’e karşı kullanan İran, asıl ağır darbeyi ise adeta ABD eyaletlerine dönüşen Körfez ülkelerindeki askerî üslere ve kritik hedeflere indirdi. Çin ve Rusya’nın küresel konumlandırma sistemlerini kullanarak nokta atışları yapan İran ordusu, ABD’nin Körfez’deki tüm üslerini ve radar sistemlerini kullanılamaz hâle getirdi. Bu stratejik hamle sonucunda ABD uçakları çok daha uzak bölgelerden havalanmak zorunda kaldı ve müttefikler için savaşın sürdürülebilirliği ciddi anlamda zora girdi. Ardından İran’ın çok daha büyük bir etki yaratarak Hürmüz Boğazı’nı gemi geçişlerine kapatmasıyla savaşın yıkıcı etkileri bir anda tüm dünyayı tehdit eden küresel bir krize dönüştü.
Diplomatik çözüm arayışı ve siyasî çatlaklar
Olayların bu noktaya evrilmesi ve artan petrol fiyatlarının küresel bir ekonomik krizi tetikleme ihtimali, son derece pragmatist bir lider olan Trump’ın panikleyerek yalpalamasına neden oldu. Ortaya çıkan bu tablo neticesinde Türkiye ve Pakistan’ın öncülüğünde kurulan diplomasi masası yeniden işlerlik kazandı. 7 Nisan’da İslamabad’da gerçekleştirilen görüşmelerden kalıcı bir uzlaşı çıkmasa da ilan edilen iki haftalık kırılgan ateşkes, tüm dünyaya rahat bir nefes aldırdı. Bu süreçte ABD, İran’ın hamlesine misilleme olarak Hürmüz’ü abluka altına aldığını duyursa da asıl maksadı kendisine hiçbir fayda sağlamayan bu savaşı bir an önce sonlandırmaktı. Bu noktada müttefikler arasında derin bir çatlak belirdi: ABD acilen savaşı bitirmek isterken İsrail eline geçen fırsatı sonuna kadar değerlendirip İran’a verebildiği kadar zarar verme niyetindeydi. Ne var ki savaşın psikolojik üstünlüğü çoktan İran’ın eline geçmiş, ABD ise İran petrolü ve doğalgazı üzerindeki emellerine set çekmek zorunda kalmıştı. 22 Nisan’da dolan ateşkes süresinin bizzat Trump tarafından uzatılması tam da bu açmazın bir sonucuydu. Zira ABD kamuoyu savaşın arkasında durmuyor, yaklaşan seçimler ise Trump’ı giderek büyüyen bir azil korkusuna sürüklüyordu.
Çatırdayan hegemonya ve ABD’nin Pirus Zaferi
Aziz Okurlar… İlan edilen ateşkes bozulsun ya da sürsün, artık şu gerçek çok nettir: ABD ve İsrail ikilisi İran’ı asla teslim alamayacaktır. Zira bunu başarabilmek için gereken bir kara savaşının faturası o kadar ağırdır ki kimsenin bunu göze alması pek mümkün görünmemektedir. Vekil güçler üzerinden İran’a saldırma ihtimali ise bölgedeki hassas dengeleri derinden sarsacağından Türkiye gibi ülkeler bu konuda ABD’yi açıkça uyarmıştır. Özellikle Türkiye, terör örgütlerinin Batı Azerbaycan üzerinden harekete geçmesi durumunda bu unsurları vuracağını kesin bir dille beyan etmiştir. Sonuç olarak bu savaştan ABD’nin hanesine yazılacak tek şey ancak bir “Pirus Zaferi” olabilir. Öte yandan bu çatışmanın en çarpıcı ve kalıcı neticesi, Orta Doğu’daki eski dengeleri bir daha asla kurulamayacak şekilde darmadağın etmesidir. Savaşın ardından Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) hariç Körfez’deki hiçbir devlet topraklarında ABD üssü barındırmak istemeyecek ve Amerikan askerî unsurlarını ülkelerinden çıkaracaktır. Bu durum ABD’yi muazzam bir gelir kapısından şüphesiz ki mahrum bırakacaktır.
Diğer taraftan bu savaş, ABD’nin küresel hegemonyasının sona erdiğinin dünyaya adeta erken bir ilanı olmuştur. Artık uluslararası toplumun hangi amaca hizmet ettiği giderek belirsizleşen ABD’nin peşinden körü körüne sürüklenmesi mümkün değildir. Uluslararası hukuku tamamen bir kenara bırakarak gücün haklılık getirdiğine inanan ABD, dünya genelinde adeta “orman kanunları” uygulamaya başlamıştır. İstediği ülkenin liderini derdest eden, keyfî yaptırımlar dayatan ve yolları kesen bu devlet, artık dünya liderliğini taşıyan ana figür olma vasfını yitirmiştir. Üstelik Trump’ın NATO’ya yönelik tutarsız tavırları ve Ukrayna Savaşı’nda Avrupa Birliği’ni Rusya ile karşı karşıya bırakarak Rus tezlerine yakın durması, Atlantik İttifakı’nı da çatırdattı. NATO’nun varlığı tartışılır hâle gelirken ABD’nin Kanada ve Grönland üzerindeki emperyal arzuları yüzünden ABD-AB uyumu da temelinden sarsılmıştır. Kısacası Çin’in yükselişini engellemek için yola çıkan ABD, günün sonunda tüm dünyada yepyeni bir güvenlik mimarisinin doğmasını tetiklemiştir. Nihayetinde dünya, bu savaşın ardından “petro-dolar” sarmalından tamamen kurtulabilir ve uluslararası ticarette Yuan başta olmak üzere diğer millî para birimleri devreye girebilir.
Yeni ittifaklar dönemi, “Sünni dörtlü” ve merkezî güç Türkiye
Aziz Okurlar… Bu savaşın en önemli ve kalıcı sonucu, şüphesiz yeni ittifakların doğması ve dünyanın hızla çok kutuplu bir yapıya evrilmesi olacaktır. ABD büyük ölçüde kendi kıtasına çekilirken, Asya’da Çin, Rusya ve Türk-İslâm dünyası ekseninde yepyeni jeopolitik şekillenmeler yaşanacaktır. Bölgede özellikle Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır arasında yürütülen görüşmelerin güçlü bir askerî ve ekonomik iş birliğine dönüşmesi kuvvetle muhtemel görünmektedir. Bu ülkelerin ağırlıklı olarak Türk savunma sanayisi ürünlerine dayanan ortak bir savunma yapısına geçmeleri beklenmektedir. Nitekim savaşın ardından BAE hariç tüm Körfez ülkelerinin Türkiye ve Pakistan ile yeni savunma anlaşmaları imzalaması, bu tabloyu günden güne berrak bir hâle getirmektedir.
Oluşan bu Sünni dörtlünün Afrika kıtasında da müşterek bir zeminde hareket etmesi dikkatlerden kaçmamaktadır. Örneğin Libya’da Trablus ve Bingazi unsurlarının uzlaştırılarak birleşik bir Libya’nın yeniden tesis edilmesi, Kaddafi dönemi sonrasında yaşanan uzun soluklu kaosun nihayet son bulması anlamına gelecektir. Bu bağlamda Türkiye’nin de onayıyla Libya’daki Hafter güçlerinin Pakistan’dan beş milyar dolar gibi devasa bir bütçeyle silah alması ve bu finansmanın bizzat Suudi Arabistan tarafından sağlanması son derece kritik bir hamledir. Yaşanan tüm bu stratejik gelişmeler, yakın gelecekte tarih sahnesine çıkacak olan büyük bir Türk-İslâm İttifakı’nın en güçlü ayak sesleridir.
Aziz Okurlar… Artık Körfez bölgesinden çıkıp deniz yollarına güçlü bir alternatif oluşturacak tüm ekonomik koridorların -boru hatlarının, kara ve demir yolu ağlarının- kesişeceği yegâne güzergâh Türkiye’dir. Suriye’de nihayet tesis edilen siyasî istikrarın bir meyvesi olarak mevcut altyapının hızla yenilenip tamamlanmasıyla Riyad’ı İstanbul’a bağlayacak tarihî demir yolu hattı bu yılın sonuna kadar faaliyete geçebilecektir. Bununla eş zamanlı olarak Basra Körfezi’ni doğrudan Şırnak Ovaköy’e kenetleyecek olan stratejik Kalkınma Yolu Projesi’nin hayata geçirilmesi de artık ertelenemez bir öncelik hâlini almıştır.
Geleceğin güzergâhı: Yeni dünyanın kutup yıldızı
Aziz Okurlar… Ufukta beliren tüm bu güçlü emareler bize açıkça gösteriyor ki dünya, ekonomik ve siyasî eksende baştan aşağı yeniden kuruluyor. Şundan en ufak bir şüpheniz olmasın: Taşların yerinden oynadığı bu yeni dünya düzeninde Türkiye, köklü tarihi ve devasa jeopolitik gücüyle yön gösteren bir kutup yıldızı ve yepyeni bir küresel çekim merkezi olacaktır. Asırlardır kıtaları ve medeniyetleri birbirine bağlayan bu kadim topraklar, yarının küresel refah ve barışında kilit taşı olacaktır. Karamsarlığa kapılmaya hiç gerek yok, ülkemiz sahip olduğu bu muazzam potansiyelle kendi aydınlık kaderini çizecek irade ve kudrete sahiptir. Ufkumuz açık, adımlarımız sağlam ve geleceğimiz her zamankinden daha parlaktır vesselam!



