MODREN dünya olarak adlandırılan günümüz dünyasında insanî ve vicdanî değerlerin zirve yaptığı iddiası aslında dünyada çok da karşılığı olan bir iddia değildir. Çünkü teknolojinin ve beraberinde kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte etkileşim artmış olmasına ve modern yaşam dünyanın dört bir yanında kendini hissettirmesine rağmen son 100 yılda insanlık çok sayıda felaketle de karşı karşıya kaldı.
Örneğin, I. ve II. Dünya Savaşları 70 milyonun üzerinde insanın ölümüne, milyonlarca kişinin yerinden edilmesine ve küresel ölçekte büyük travmalara yol açtı. II. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atılan atom bombası nedeniyle dakikalar içerisinde on binlerce insan hayatını kaybetti. Saldırının çevresel etkileri aradan 3 çeyrek asırdan fazla bir zaman geçmesine rağmen halen devam ediyor. Bosna savaşı ve soykırımında 100 binden fazla insan hayatını kaybetti. 2 milyon kişi yerinden edildi. Ruanda soykırımında birkaç ay içerisinde 800 binden fazla insan öldürüldü. Filistin sorununun ortaya çıktığı günden bu yana yüz binlerce insan katledildi. Milyonlarca insan yerinden edildi. Milyonlarca insanın evi, toprağı gasp edildi. Arakan’daki soykırım, yüzbinlerce insanın ölümüne ve yerinden olmasına yol açtı. Irak’ta 2001’deki ABD müdahalesi sonrası 200 binden fazla insan hayatını kaybetti, 3 milyon kişi yerinden edildi. Bu krizler, psikolojik travmalar ve uzun vadeli sağlık sorunlarını da beraberinde getirdi. Uluslararası kuruluşların verilerine göre sadece Irak’ta 2003 sonrası 2 milyon insan psikolojik travma yaşadı ve 1 milyondan fazla çocuk savaşın doğrudan mağduru oldu. Arakan ve Gazze’deki sivillerde de benzer şekilde ciddi psikolojik etkiler ve travmalar yaşadı.
Kore Savaşı, 3 milyon insanın ölümüne ve 5 milyon kişinin yerinden edilmesine yol açarak Kore Yarımadası’ndaki kalıcı gerilimleri pekiştirdi. Vietnam Savaşı, 3 milyon insanın ölümüne, çevresel tahribata ve uzun vadeli psikolojik travmalara yol açtı. Kamboçya’da Kızıl Kmerler yönetimi altında 2 milyon insan öldü ve toplum büyük bir kültürel travma yaşadı. Cezayir’in Fransız sömürge yönetimine karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde 1,5 milyon insan öldü. Yaşananlar toplumsal travmalara yol açtı. Etihopya’da 1980’lerdeki iç savaş ile açlık, 1 milyon insanın ölümüne ve büyük bir insanî krize yol açtı. Suriye’deki iç savaşta yüz binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca insan yerinden edildi. Somali’deki iç savaş, açlık, kuraklık ve şiddetle birlikte yüz binlerce ölüm ve büyük bir insanî krizi oluşturdu. Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir çatışması, nükleer tehdit altında devam eden bir gerilim ve büyük insanî kayıplara yol açtı.
Bunların yanı sıra Afrika kıtası, çevresel bozulma, açlık ve salgın hastalıklar gibi çok yönlü krizlerle karşı karşıya. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre, Afrika’da yaklaşık 250 milyon insan kronik açlık çekiyor. Bu rakam kıta nüfusunun yaklaşık dörtte birine tekabül ediyor. Yani Afrika kıtasında her dört kişiden biri kronik açlık ile karşı karşıya. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), her yıl Afrika’da 1,5 milyon çocuğun çocuk ishali gibi hastalıklardan hayatını kaybettiğini belirtiyor. Ayrıca HIV/AIDS, sıtma gibi salgın hastalıklar kıta genelinde yaygınlık gösteriyor. Bu hastalık ve salgınlar milyonlarca insanın yaşam kalitesini düşürüyor ve ekonomik gelişmeyi engelliyor. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Ama bunlar yeterli örnekler diye düşünüyorum.
Bu durumun ortaya çıkmasında elbette ki çok sayıda neden var. Bunlardan biri de modern dünya yasalarının yetersizliği, yasaların tam uygulanmaması ve yanlı yorumlanmasıdır.

Modern yasaların yaşam, insanlık ve vicdanla uyumsuzluğu, temel insan haklarını ve etik değerleri göz ardı eden bir bakışın ürünüdür. Sonuç olarak, modern dünya yasaları her ne kadar insan haklarını, çevreyi ve toplumsal barışı koruma iddiası taşıyor olsa da uygulamada bu hedeflerle sıkça çelişiyor. Özellikle ABD ve Batılı ülkelerin dış politika uygulamaları, bu çelişkinin somut örneklerini sunuyor.
Çevresel adalet ve ekosistem, kapitalizmin gölgesinde kalıyor
Modern dünyadaki çevresel yasaların en büyük sorunu, genellikle ekonomik büyüme ve kâr maksimizasyonuna odaklanmasıdır. Sanayi devriminden bu yana ekonomik kalkınma temel hedef hâline geldi ve bu hedef doğrultusunda doğal kaynaklar aşırı bir şekilde tüketilmeye başlandı. Bundan en fazla zararı da özellikle düşük gelirli topluluklar görüyor. Kirlilik ve hava kalitesinin kötü olduğu bölgelerde yaşayan insanların daha yüksek sağlık riskleriyle karşı karşıya kalmalarına yol açıyor. Bu durum sadece geri kalmış ülkelerde ortaya çıkmıyor, en gelişmiş ülkelerde bile baş gösterebiliyor. Örneğin, 2014 yılında ABD’nin Michigan eyaletinin Flint şehrinde çok ciddi bir su krizi yaşandı. Bu kriz, şehir yönetiminin maliyetleri düşürmek amacıyla Flint’in içme suyunun kaynağını değiştirmesiyle başladı. Yeni su kaynağı, Flint nehri idi ve bu su arıtılmadan doğrudan kullanılmaya başlandı. Ancak nehrin suyu, yeterince işlenmediği için içindeki kurşun ve diğer zararlı maddeler, Flint halkının içme suyuna karıştı. Krizin başlangıcında, suyun tadı ve rengi değişti, halk şikâyet etti ama yetkililer bu şikâyetleri göz ardı etti. Zamanla Flint’teki çocuklarda kurşun zehirlenmesi vakaları arttı ve bu durum sağlık açısından büyük bir tehlike oluşturdu. Krizin büyümesiyle birlikte suyun kirli olduğu ve kurşun gibi toksik maddeler içerdiği ortaya çıktı.
Krizin ortaya çıkmasının ardından, federal hükümet müdahale etti ve suların tekrar güvenli hâle getirilmesi için çalışmalar başlatıldı. Ancak, “Flint Su Krizi” hem çevresel hem de toplumsal açıdan ciddi bir sorun oluşturdu. Amerika’daki altyapı sorunlarını ve çevre politikalarını da sorgulattı.
İnsanoğlunun doğayı kontrol etme arzusu, rasyonel hareket edilmediğinde çevresel felaketlere yol açıyor. Bu konuda çalışma yapan uzmanlar, tüm dünyada çevre koruma yasalarını, büyük oranda sanayi lobileri tarafından şekillendirildiğini dile getiriyor. Yani rant ve ekonomik kaygılar, çevre korumayı ikinci plana itiyor.
Klonlar, tasarım bebekler, kaybolan vicdan ve “eugenik toplum” riski
Biyoteknoloji, genetik mühendislik ve genetik tarama gibi uygulamalar, modern yasaların ve etik değerlerin sınırlarını zorluyor. Biyoteknolojik gelişmeler, insan genetiğine müdahale etme kapasitesine sahip olmakla birlikte, etik sorunları da beraberinde getiriyor. Genetik mühendislik, insan sağlığını iyileştirmek veya genetik hastalıkları tedavi etmek adına güçlü bir araç olabilir. Ancak aynı zamanda bu teknoloji insanın doğasına müdahale etmek anlamına da geliyor. İnsanın klonlanması tartışmaları geçmişte kamuoyunu fazlasıyla meşgul etti. İnsanların genetik yapısına müdahale etmek, eugenik bir toplum oluşturma riski taşıyor. Eugenik, genetik olarak “ideal” bir insan türü oluşturma çabasıdır. Bu çaba tarihsel olarak ciddi insan hakları ihlallerine yol açtı. Nazi Almanya’sının “üstün ırk” oluşturma çalışmaları felaketlere yol açtı. Naziler, “ırksal saflığı” korumak adına engelli bireyleri kısırlaştırdı. Bu da en kutsal değerlerden biri olan insanın yaşama hakkını elinden aldı.
Ayrıca, 20. yüzyılın başlarında ABD’de de eugenik politikalar uygulandı. Akıl hastaları, suçlular ve yoksullar zorla kısırlaştırıldı. İnsan genetiği üzerinde yapılan müdahaleler, toplumsal eşitsizlikleri derinleştirir. Örneğin, tasarım bebekler, genetik olarak üstün özelliklere sahip bireylerin yaratılmasını teşvik edebilir ve bu da toplumsal ayrımcılığı daha da arttırabilir. Aynı zamanda, biyoteknolojik ilerlemeler, özellikle düşük gelirli topluluklar arasında genetik eşitsizlikler oluşturabilir. Çünkü bu tür tedaviler genellikle sadece yüksek gelirli kişiler için erişilebilir olacaktır.
Savaş hukuku ve çifte standartlar
Modern yasaların, savaş hukuku ve insan hakları ile uyumsuzluğu, savaşların giderek karmaşık hâle gelmesiyle daha belirginleşti. Savaş hukuku, savaşan taraflar arasında bile temel insan haklarının korunmasını sağlamak için tasarlanmış bir hukuk dalıdır. Ancak, günümüzde savaşlar daha çok ekonomik çıkarlar ve politik hegemonyalar uğruna yapılıyor. Bu da geniş çaplı insan hakları ihlallerine yol açıyor. 2. Körfez Savaşı’nda Irak hapishanelerinde yaşananlar, Guatemala zindanlarındaki insanlık dışı uygulamalar, Bosna Savaşı’nda ve günümüzde Gazze’de yaşananlar bunların en açık göstergeleridir.
Irak Savaşı, Afganistan Savaşı, Bosna Savaşı ve Gazze’de yaşananlar, modern savaşların sadece askerî bir mesele olmanın ötesine geçtiğini, aynı zamanda etik, vicdanî ve insanî bir meseleyi de içerdiğini gösteriyor. Savaşlar, sadece askerî olarak değil, aynı zamanda toplumsal yapıları da derinden sarsıyor. Öyle ki uzmanlar, post-travmatik stres bozukluğunun (PTSD), savaş mağdurlarının yaşadığı önemli psikolojik sorunlardan biri olduğuna vurgu yapıyor. Bu durum, savaşın insanlık ve vicdanla ne kadar uyumsuz bir bağlamda şekillendiğini gözler önüne seriyor. Savaşlar, sadece fiziksel yıkımlara değil, toplumsal ve psikolojik travmalara da yol açıyor. Modern savaşlar, biyopolitikanın bir yansıması olarak savaşan devletlerin, insanların hayatlarına, ölümlerine, sağlıklarına ve hatta doğurganlıklarına müdahale etmelerini sağlamaktadır.
Vicdan, insanlık ve yasalar arasındaki çatışma
Modern yasaların yaşam, insanlık ve vicdanla uyumsuzluğu, temel insan haklarını ve etik değerleri göz ardı eden bir bakışın ürünüdür. Sonuç olarak, modern dünya yasaları her ne kadar insan haklarını, çevreyi ve toplumsal barışı koruma iddiası taşıyor olsa da uygulamada bu hedeflerle sıkça çelişiyor. Özellikle ABD ve Batılı ülkelerin dış politika uygulamaları, bu çelişkinin somut örneklerini sunuyor. Örneğin, ABD 2003’te Irak’a gerçekleştirdiği müdahaleyle, uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak, yüz binlerce sivilin ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine neden oldu. Benzer şekilde ABD başta olmak üzere Batı dünyası, Gazze’de süregelen insan hakları ihlallerine karşı sessiz kalıyor ya da İsrail’e koşulsuz destek vererek uluslararası hukuk ile vicdanî sorumluluk arasındaki kopukluğu derinleştiriyor. Ayrıca Flint Su Krizi, ABD gibi gelişmiş bir ülkede dahi çevresel adaletin nasıl göz ardı edildiğini ve düşük gelirli toplulukların nasıl sistematik biçimde ihmal edildiğini gösteriyor.
Gerçek bir adalet ve insanlık anlayışı, yasaların sadece ekonomik, siyasî ya da teknolojik gelişmeleri değil, aynı zamanda vicdanî ve insanî sorumlulukları da temel almasını gerektiriyor. Ancak bugün gelinen noktada Batılı ülkeler insan hakları söylemleriyle fiili uygulamaları arasında büyük bir uçurum oluşturuyor. Meselâ Gazze ve Ukrayna’daki krizlere yönelik çifte standartlı yaklaşımlar, özellik Gazze’de yaşanan insanî trajedilere karşı duyarsızlığın politik çıkarlara göre şekillendiğini gösteriyor. Yaşamı ve insan onurunu esas almayan her yasa, ne kadar “modern” görünürse görünsün, insanlık vicdanında meşruiyetini yitiriyor. Bu nedenle, yasaların ve uluslararası düzenin yeniden insanî temellere oturması, küresel barış ve adaletin sağlanması açısından hayatî önem taşıyor.



