Kur’ân şifadır

Bu dünyadaki doğru yol, zanlarla kirlenmemiş bir akıl ve kalp gerektirir ki insanlara karşı tavrın, duruşun, sevginin ve nefretin de yıkım getirmemesi ancak sanrılardan, zanlardan, ihtimallerden arındırılmış bir şeniyetle mümkündür. Bu hakikate varmanın tek yolu ise Kur’ân-ı Kerim’dir.

“BİZ Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır.” (İsrâ, 82)

Doğru bilgi, Hak Din İslâm’ın kılavuzu ve hidayet kaynağı Kur’ân-ı Kerim. Şüphesiz ki Allah’ın Kelâmı hem ömrün, hem ölümün, hem de ahiretin iyiliği için tek cevher. Yaradılışın sırları, ilmin mebdesi, insanın ve zamanın tercümesi. Bedene, ruha, akla şifa. Bir kez Kur’ân’ın engin ve hudutsuz zamanını içen nefsin bir daha dünyadaki bir zamanın boğumlu iç tüketen karanlığında kayboluşu tanımsızdır. Çünkü Kur’ân beden için nefesten farksız bir hayat tertibatıdır.

Allah’ın Kelâmını dinlemenin ve okumanın, ona muvafık bir hüviyetle devri anlamlandırmanın ciğere bahşedilen oksijenden tek farkı, oksijensiz hayat süremeyen bedene karşın Kur’ân’sız yaşayabildiğini zannetme vahametidir. Beden oksijensiz bir duyuş kabiliyetine sahip değilken, ruhun Kur’ân’a kavuşmadan bedeni iteklemesi kof bir ömür sürüştür. Bu ancak bedeni ve ruhu, bir halüsinasyon trajedisinde yaşam sürdüğüne ikna ediştir.

Âlimlere göre ayette bahsedilen Kur’ân’ın rahmet ve şifa oluşu mevzusu da bunu destekler. Şifa yine bedene atfedilen bir lüzum olarak görülse de manevî şifanın olmadığı bir varlıkta bedenî selâmetin tesiri hissedilemez. Mânâ bozulduğunda kalbin kan pompalama vazifesini yerine getiriyor oluşuyla damarların gerekli organlara ulaşan ve kan geçişine izin veren kabiliyeti, kişinin refah içinde hissetmesine yetmez. Hakeza ciğerlerin nefes alacak bir alana sahip oluşu ve nefes alışveriş eylemine müsaade eden esnekliği de alınan oksijenin varlığa doygun bir yaşam hazzı tesis edemez. Bütün bunlar ve daha fazlasıyla bedenin tüm hücre ve organizmaları en kusursuz biçimiyle ve o muazzam İlâhî sistemin bir müjdesi olarak çalıştığında dahi maneviyat sekteye uğradığı an iki ölümcül ihtimal insanı derdest eder: Ya mânânın yoksunluğunda debeleyen beden de hasta düşer ya da sapasağlam, dipdiri ve tam tekmil işleyen bedenî melekeler insanın saadet ve huzurdan yudumlamasına kâfi gelmez.

Bir nefis kendini Kur’ân’sız mesut varsaydığında da varlığın bütün anlamlandırma sistemleri iflas etmiş demektir. Çünkü bu sahte mutluluk nağmeleri şeytanî hazların ve Rabbinden uzak zamanların aldatmacasından başkası değildir. İnsan derin ve öykücü uykularda ömür harcar da açlığın ekmeğe muhtaçlığı haykıran sesini duyabilemez.

Ne zaman ki ruh nefessiz kaldığını ve boğulmak üzere olduğunu keşfederse işte bu rahmettir. O zaman ihtiyaç duyduğu oksijeni temin edebilmek için her şeyini vermeye hazırdır. Ve yapması gereken tek şey Allah’ın kelâmını duymak, hissetmek, onunla hemhâl olmak ve eyleme geçişleri bu idrak üzere tasarlamaktır. Yolun bundan sonrası, oksijene kavuşan ruhun bedeni de besleyen hayat pınarından yudumlamak…

Kur’ân bir yandan da zannedişleri bitiren bir hakikat damgasıdır. Ayetlerden ayrı yaşayan insan, Kur’ân’la birlikte günleri içmeye başladığında bütün zannedişlerden bir bir uyanmaya başlar. İnsanın zannedişleri yıkıldıkça saf, duru ve apaydınlık bir hakikat kalır geriye. Bu hakikat hem Yaradan’ı bilmeye, hem kulluğu keşfetmeye götürür ama dünyadaki çarpık düzeni keşfetmeye, bütün eğriler çevreyi kuşatmışken doğru durabilmeye de imkân tanır. İnsanın aile içindeki, çevresindeki, hayatının bütün parçalarındaki zanları, gerçeklerle değiştirir. Bu tamamen İlâhî bir rahmet ve şifadır ki zanlarla sevdiği kötülerden kurtulan kalbin huzura erişi de bu yolladır, zanlarla nefret edilen iyileri kalbe davet ediş de bu yolladır.

İnsanı bütün yanlış adreslere vardıran zannedişlerin saltanatı yıkıldığında, kendini sevişi bile değişir kalbin. İşte bu varılan bilgelik, insanın hücrelerine kadar sevgiyi ve iyiliği nakşeder.

Dünya ve ahiret yurdunda huzura kavuşabilmek için bu doğru yolun yolcusu olmak gerek. İşte tam da bu dünyadaki doğru yol, zanlarla kirlenmemiş bir akıl ve kalp gerektirir ki insanlara karşı tavrın, duruşun, sevginin ve nefretin de yıkım getirmemesi ancak sanrılardan, zanlardan, ihtimallerden arındırılmış bir şeniyetle mümkündür. Bu hakikate varmanın tek yolu ise Kur’ân-ı Kerim’dir.