Kur’ân ışığında tövbe ve toplumun ruhuna etkisi

“Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz…” âyet-i kerîmesi, bütün müminlerin tövbe etmesini emretmekte, günahlardan kurtulma yolunun tövbe olduğunu belirtmekte, tövbesi kabul edilen kimsenin kurtuluşa erdiğini haber vermekte, dolayısıyla kusursuz kul olmayacağını bildirmektedir. Demek oluyor ki, sağlıklı bir toplumun önemli şartlarından biri, günahlarından kurtulmayı arzu eden ve bu maksatla Allah (cc)’a yönelen fertlerden meydana gelmesidir. Çünkü tövbe eden kimse, yaptığı hatayı Allah Teâlâ’ya itiraf etmekte, o günahı bir daha yapmayacağına dair söz vermekte, O’nun merhametine sığınarak affını dilemekte ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın yegâne bağışlayıcı olduğunu kabul etmektedir.

YARATILIŞI itibarıyla insan, hem iyilik hem de kötülük yapmaya meyilli bir varlıktır. Bu durum onun nefsini ve arzularını kontrol etmesini zorlaştırabilir; kötü arzularına, aşırı tutkularına ve ihtiraslarına boyun eğmesine sebep olabilir. Bu nedenle insanın günahlardan tamamen kaçınması ve hiç günah işlememesi mümkün değildir. Ancak İslâm dininde insanın hatalarını fark etmesi ve tövbe ederek doğru yola dönmesi, ona verilen önemli bir fırsattır. Bireyin geçmişteki hatalarından pişmanlık duyarak Allah (cc)’a yönelmesini ifade eden tövbe, yalnızca dinî bir sembol/ ritüel değil, bireyin ruhsal, psikolojik ve toplumsal düzeyde dönüşümünü kapsayan manevî bir süreçtir. Bu süreçte bireyi tövbe etmeye motive eden en önemli faktör, Allah (cc)’a sığınma, yakınlaşma ve O’nunla arasındaki ruhsal bağı güçlendirme arzusudur. Tövbenin temel gayesi, işlenen günahın ortaya çıkardığı manevî kirden arınarak huzura kavuşmak ve devam eden süreçte günah işlemekten sakınmaktır. Bununla birlikte birey, kendi varlığına dair anlam arayışı ya da nefsini olgunlaştırmak amacıyla da tövbeye yönelebilir. Tövbenin birey üzerindeki bu çok yönlü etkisi, yalnızca bireysel bir mesele olmayıp, aynı zamanda toplumsal ve manevî boyutlarıyla da ele alınması gereken bir konudur. Mevcut edebiyatta/ literatürde tövbe konusunda yapılan çalışmaların genellikle fıkhî veya tasavvufî perspektiflerle sınırlı kaldığı, psikososyal etkilerinin sistematik bir şekilde incelenmediği görülmektedir.

Tövbe, Allah (cc)’a isyan ve muhalefetten itaate dönüşü sembolize etmektedir

Kur’ânî bir kavram olan tövbe, işlenen günahı derhâl terk etmek suretiyle ondan pişman olmak, bir daha o günaha dönmemeye kesin karar vermektir. Tövbe, Allah (cc)’a isyan ve muhalefetten itaate dönüşü sembolize etmektedir. Tövbe, Kur’ân ve sünnet ilkeleri ile yaşanan bir hayatın neticesinde asil bir duruşun tezahürü olarak ortaya çıkan ve Cenâb-ı Hakk’ın bizlerden ne istediğini bilme ve onu davranışlara dönüştürme gayreti olarak tebarüz eden istikametin nirengi noktasıdır. Bu açıdan tövbe, kişinin kulluk yolculuğunda savrulmalar yaşamaması için imanın içselleştirilerek tahkiki boyuta taşınması, kulluğun özle buluşması ve ahlâkın ideal boyutta yaşanması noktasında hayatî bir fonksiyon icra etmektedir. Buradan hareketle ifade edelim ki, önemsemeyerek küçük günahlarla meşguliyeti devam ettirmek ne denli hatalı bir yaklaşım ise Allah (cc)’ın rahmetinden ümidi keserek kulluk istikametinden ayrılıp bazı çıkmaz sokaklara girmek de o derece yanlış bir yönelimdir. Buna göre, elimizi uzatma mesafesinde olan ve son nefesimize kadar bize yarenlik eden halisane bir tövbe; var olmanın, ayakta durmanın, nefisle mücadelenin ve dosdoğru yola revan olmanın diğer bir adıdır. Tövbe, Allah (cc)’ın insan ilişkisini sürekli aktif bir durumda tutan mekanizmanın ismidir. Kur’ân, söz konusu bu ilişkinin sürekliliğini istemekte ve bunda da ısrar etmektedir. İnanan insana düşen sorumluluk ise Kur’ân’ın bu temel isteğine uyarak tövbe faaliyetine katılmaktır. Tövbe, günahlardan kurtulma ve arınma vasıtası olarak algılandığı için onun affettiremeyeceği hiçbir günah bulunmamaktadır. Kur’ân, Allah (cc)’ın bağışlayıcılığının üstüne çıkabilecek herhangi bir günah tahayyül etmemiştir. Bu durum, Kur’ân’da belirgin bir tarzda ortaya konulmuştur: “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah (cc), bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer, 39/53)

Cenâb-ı Allah, insanı eşref-i mahlûkat olarak yaratmış ve imtihan vesilesiyle dünyaya göndermiştir. Âdemoğlu için dünya hayatı, sonu ebedî saadet ya da ebedî hüsran olan bir yolculuktur. Allah Teâlâ, insanı bu yolculuğu esnasında yalnız bırakmamış, ilâhî kitaplar ve peygamberler aracılığıyla uyarmış, sırat-ı müstakim üzere olması için akıl ve irade ile desteklemiştir. İnsan, sahip olduğu tüm bu imkânlar ile maddî ve manevî tehlikelerle dolu dünya hayatında düşmesi muhtemel tuzaklardan ve kötülüklerden korunmaya çalışır. İnsanın yeryüzüne gönderilişinin anlatıldığı Hz. Âdem kıssasının aynı zamanda bir tövbe kıssası olması manidardır. İnsanoğlunun hayatı tövbeyle birlikte başlamış, yolculuğu boyunca ona rehberlik edecek tecrübe, daha yolun başında kendisine gösterilmiştir. Allah (cc), insanı yaratıp meleklerden onun karşısında saygıyla eğilmelerini istemiştir. İblis kibre kapılıp bu tazime yanaşmayarak Allah (cc)’a isyan etmiş, huzurdan kovulmuştur. Sonraki süreçte de Hz. Âdem, Allah (cc)’ın kendisine belirlediği sınırın dışına çıkmış, hata işlemiş (Taha, 20/121), bunun üzerine Hz. Havva ile birlikte dünyaya sürgün edilmiştir. Hz. Âdem ile Havva anamız tövbe ederek hatada ısrar etmemiş ve affedilmiştir. Şeytan ise isyanında ısrarcı olduğundan dolayı lanetlenmiştir. Yüce Allah, tövbe edenleri çok sevdiğini haber veriyor. (El-Bakara, 2/222) Bu ayetin işaret ettiği manalardan biri de insanın düştüğü bir hatadan dolayı kendini kaybetmemesi, toparlanarak tekrar Allah’ın ipine sarılmasının gerekliliğidir. Nitekim insan nefsinin arzularına veya şeytanın desiselerine aldanabilir, yenik düşebilir. Aslolan günahta ısrar etmemek, isyanı büyütmemektir. Hz. Peygamber, “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz Allah (cc), sizin yerinize günah işleyen ve tövbe eden bir topluluk yaratır ve onları bağışlardı…” diyor. 

Gazzâlî, ilimle başlayan sürecin, fiille tamamlanması gerektiğine vurgu yapar

Tövbe kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de seksen yedi yerde zikredilmiş, bunlardan otuz dört tanesi Allah Teâlâ’ya, geriye kalan elli üç tanesi ise insanlara nispet edilmiştir. (Muhammed Fuâd Abdülbâki, el-Mu’cemü’l-müfehres li elfâzi’l-Kur’ân, (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1990), “tvb”, 156-158.)  İslâm dininde oldukça geniş bir anlam yelpazesine sahip olan tövbe kavramı, en geniş anlamıyla şirk ve küfürden dönerek İslâm’a girmeyi ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm’de müşriklerden (“Ama tövbe ederlerse ve namazlarını kılıp zekâtlarını verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir.” et-Tevbe, 9/11) ve münafıklardan (“… Eğer pişman olup tövbe ederlerse bu kendilerinin iyiliğine olur; yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da ahirette de elem verici bir azaba uğratır; artık yeryüzünde onlara ne bir dost ne de bir yardımcı bulunur.” et-Tevbe, 9/74) bahseden ayetlerde tövbe kelimesi “iman etme” anlamında kullanılmıştır. Bu bağlamda tövbe kavramı, gayrimüslimler için “inkârdan dönerek iman etmek”; Müslümanlar için ise “işlediği günahtan dönerek Allah (cc)’a yönelmek, iyi ve erdemli işler yapmak” anlamını taşımaktadır. Tövbe kavramının şer‘î anlamı ve mahiyetine dair yapılan tanımlarda, yaklaşımlara bağlı olarak dikkat çekici bir çeşitlilik göze çarpar. Bu durum, tövbenin amacı ve sonuçta sağladığı ruhsal ve sosyal kazanımların farklı şekillerde vurgulanmasından kaynaklanmaktadır. Bu farklı perspektiflerin temelinde ise, tövbenin hem bireysel psikoloji üzerindeki dönüştürücü etkisi, hem de toplumsal ilişkilerde meydana getirdiği tedavi süreci/ rehabilitasyon süreci yatmaktadır. Râgıb el-İsfahânî yüzyılın ilk çeyreği Müfredât’ında; tövbenin şer‘î manasını, “Kötülüğünden dolayı günahı terk etmek, bu fiilinin ortaya çıkardığı kötü sonuçlar sebebiyle yaptığına pişman olmak, bir daha günaha dönmeyeceğine dair kesin karar vermek ve düzeltilebilecek olan davranışlarını dönüş yaparak düzeltmektir…” şeklinde tarif eder. Ona göre bu dört husus bir araya geldiğinde tövbenin şartları tamamlanmış olur. (İsfahânî, Müfredâtü elfâzı’l-Kur´ân, “tvb”, 169) Gazzâlî, tövbeyi, sırasıyla birbirini takip eden “ilim”, “hâl” ve “fiil” aşamalarının birleşimi olarak tanımlar. Ona göre ilimden maksat kişinin, işlediği günahların farkına varması ve bu günahların kul ile Allah (cc)’ın rahmeti arasına girip onları birbirinden ayıran bir perde oluşturduğunu bilmesidir. İnsan bunu kavrayınca, sevgili Mevlâ’sını kaybettiği için kalbinde bir elem ve acı duyar. İşte Rabbini kaybedip O’ndan uzak kalmasına sebep olan bu kusurundan dolayı duyduğu acıya nedâmet (pişmanlık) denir. Bu acı ve pişmanlık, insanın kalbini tamamen kapladığında bir dönüşüm başlar ve bu durum ikinci aşamayı yani “hâl”i ortaya çıkarır. Hâl, şimdiki zamanda günahı hemen terk etmek ve gelecekte de kendisini sevgilisinden ayıran bu kötülüğü ebediyen yapmamaya azmetmektir. Bu azim ve gayretle birlikte üçüncü aşama olan “fiil” hâsıl olur ki, bu da geçmişteki zararları iyilik ve kaza yaparak telafi etmeye çalışmaktır. İşte bu üç unsurun hepsine birden tövbe denir. Bu husus, (Hüccetü’l-İslâm Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Ahmed et-Tûsî Gazzâlî, İhyâü ulûmi’d-dîn, Çev. Ahmed Serdaroğlu, İstanbul: Bedir Yayınevi, 2002, 4/9) Bu tanımla geçmişe duyulan pişmanlığın tövbe için tek başına yeterli olmadığına dikkat çeken Gazzâlî, ilimle başlayan sürecin, fiille tamamlanması gerektiğine vurgu yapar. Bu cümleden olarak büyük mutassavuf İmam Gazzali’nin izahına binaen tasavvuf ehlinin tövbe ile ilgili görüşlerinden kısa bir örnek alalım.

“Tövbe kulun günahını hatırlamasıdır (unutmamasıdır)”

Tasavvuf ehlinin konuya yaklaşımları da oldukça dikkat çekicidir. Onlar tövbeyi sadece günahtan dönüş değil aynı zamanda kulun manevî hayatını dönüştürüp geliştiren bir içsel arınma süreci olarak görürler. Sûfî geleneğin ilk temsilcilerinden Zünnûn el-Mısrî’nin (ö. 245/859), kendisine yöneltilen “Tövbe nedir?” sorusuna, “Avâmın tövbesi günahlardan, havâsın tövbesi ise gafletten olur” şeklinde cevap verdiği nakledilir. (Abdülkerîm b. Hevâzin Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, Kahire: Dârü’l-Meârif, İts., 1/39) Bu yaklaşım, tövbenin bireyin ruhsal durumuna göre farklı boyutlarda değerlendirilebileceğine işaret eder. Ona göre tövbe sahibinin sadece günahları terk etmesi yeterli olmaz; aynı zamanda Allah (cc)’a olan aşk ve yakınlık duygusunu artırmak için bir çaba sarf etmesi gerekir. Zünnûn, tövbenin özünde kalbin saflaşması ve insanın nefsini arındırarak Allah (cc)’a daha yakın bir hâle gelmesi gerektiğini vurgular. Ebû Tâlib el-Mekkî, takvâ sahibi muttakilerin bütün güzel hâllerinin temelinde dokuz makamın bulunduğunu ve bunlardan ilkinin, İslâm’a giren biri için olmazsa olmaz bir zorunluluk olan “tövbe” olduğunu bildirir. (Ebû Tâlib Muhammed b. Ali b. Atıyye el-Mekkî el-Acemî Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-kulûb, -Kalplerin Azığı-, Çev. Yakup Çiçek - Dilaver Selvi, İstanbul: (Semerkand) Sistem Matbaacılık, 2004), 2/183) Tövbe eden kimsenin geçmiş günahlarını hatırlaması ya da unutması konusundaki tartışmaya da değinen Mekkî, Sehl et-Tüsterî (Ö. 283/896) tarafından yapılan “Tövbe kulun günahını hatırlamasıdır (unutmamasıdır)” şeklindeki tarifin, henüz sülûkün başında olan müritlerle ilgili olduğunu, onların günahlarını hatırlamakla kalplerinden hiç ayrılmayan bir hüzün ve korku elde edeceklerini belirtir. Cüneyd-i Bağdâdî tarafından yapılan “Tövbe kulun günahını unutmasıdır” şeklindeki tarifin ise hakikat ehli ve âriflerle ilgili olduğunu belirten Mekkî, eğer günahları hatırlamak onlara karşı bir arzuyu besleyecekse hatırlamamak gerektiğini, çünkü bu hatırlayışın pişmanlık konusundaki niyeti yenilgiye uğratabileceğini ifade eder.

Bir diğer mutasavvıf Hücvîrî, tövbe kavramını, insanın manevî gelişim sürecine uygun olarak üç aşamada ele almış ve bunları “hatadan doğru olana”, “doğrudan daha doğru olana” ve “nefisten hakka yönelme” şeklinde açıklamıştır. Bu tasnifte ilk aşama, bireyin günahlarından pişmanlık duyarak doğruya yönelmesini ifade eder ve avâmın tövbesi olarak nitelendirilir. İkinci aşama, kişinin mevcut doğrularını yeterli görmeyerek daha yüksek bir manevî düzeye ulaşma çabasını ifade eder ve himmet ehli olarak adlandırılan seçkinlerin, yani havâssın tövbesidir. Hz. Mûsâ’nın tövbesini buna örnek gösteren Hücvîrî, bu mertebede olanların sıradan günahlar nedeniyle tövbe etmelerinin düşünülemeyeceğini, çünkü hedeflerinin daha derin bir manevî saflık ve Allah (cc)’a yakınlık olduğunu belirtir. Üçüncü ve en üst düzey tövbe ise bireyin nefsî arzulardan tamamen sıyrılarak yalnızca Allah (cc)’a yönelmesini ifade eder. Bu aşamayı Allah (cc) dostlarının tövbesi olarak tanımlayan Hücvîrî, Hz. Peygamber’in (sas) tövbesini bu kategoride değerlendirir. Bu tasnif, bireyin tövbe yoluyla hatalarını fark edip düzeltmesinden, daha yüksek manevî mertebelere ulaşmasına kadar uzanan bir tekâmül sürecini tanımlamaktadır. Tövbenin her seviyedeki insan için farklı bir anlam ve değer taşıdığını ortaya koyan bu anlayış, tasavvufî düşüncede tövbenin yalnızca bireyin günahlarından arınma çabası değil, aynı zamanda Allah’a yakınlaşma yolunda bir manevî ilerleme ve olgunlaşma aracı olarak değerlendirildiğini göstermektedir.” (*) 

Tevbe kelimesi, genel olarak müminlerin dönüşünü ifade eder

Diğer taraftan günümüz yazarlarından ve münevver âlimlerimizden Prof. Dr. Mustafa Kara hocamızın tasavvufî açıdan tövbeye dair bir dergiye verdiği röportajdan bir soru ve cevabını alıntılayarak sunalım: 

Soru: “Mutasavvıflar tövbeyi ‘Allah’ın hükmüne muhalefetten rücu etmek’ olarak tarif etmişlerdir. Siz nasıl tanımlarsınız tövbeyi?” 

Cevap: “Terimleri/ ıstılahları tarif ederken geleneğimizde iki şeye dikkat edilmiştir. Önce sözlük anlamı verilmiş ardından da ıstılah anlamı açıklanmıştır. Tövbe kavramını da bu anlayışa bağlı kalarak açıklayacak olursak, sözlük manası itibarıyla dönmek, bir şeyden rücu etmek anlamına gelir. Istılah yani dinî anlamı ise yanlıştan, günahtan dönmek, hatasını anlayıp Allah’tan af dilemek anlamlarını içerir. Bir insanın yaptığı yanlışı ya da işlediği günahı fark edip doğru olana dönmesidir tövbe. Allah’ın emirlerine muhalif olma konumundan Allah’ın emirlerine muvafık olma hâline geçmektir. Sufilerin bu konuda özel bir tasnifi daha vardır. Kur’ân’da geçen tevbe, inabe ve evbe kelimeleri yakın anlamlıdır, tövbeyi yani Hakk’a dönmeyi ifade ederler. Mutasavvıflar aynı anlamı içeren bu üç kelimeyi kulun Allah katındaki konumunu, makamını esas alacak şekilde farklı anlamlandırmışlardır. Tevbe kelimesi, genel olarak müminlerin dönüşünü ifade eder. İnabe, evliyaullahın dönüşü iken, tevbe kelimesi peygamberlerin tövbesi için kullanılır. İbadetlerimizde olduğu gibi tövbelerimizde de dereceler vardır. Allah (cc) dostu diye tabir ettiğimiz insanlar da peygamberler de hata etmişlerdir. Bu tasnife göre, sıradan bir müminin tövbesi ile bir peygamberin tövbesi arasında elbette fark olacaktır…” (**) 

Konunun hukukî veçhesi nasıldır? 

İslâm hukukçuları tövbeyi genel olarak içsel (batınî) ve hukuksal (hükmî) olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Birincisi, kul hakkını ihlâl etmiş olmamak ve kendinden başkasına zararı dokunmamak şartıyla içki içmek, yalan söylemek, namaz ve oruç gibi bedenî ibadetleri terk veya ihmal etmek gibi günahlar için Allah (cc) ile kul arasında yapılan tövbedir. Bu çeşit günahlar için önce tövbe etmeli ardından da yerine getirilemeyen ibadetler kaza edilmeli ya da bazı durumlarda fidye verilerek telafi yoluna gidilmelidir. İkincisi ise kul hakkının ihlâl edildiği, dolayısıyla hukukî sonuçları bulunan günahlara yapılan tövbedir. Bu kısma giren tövbede, ihlâl edilen hakkın ödenmesi, varsa zararın tazmin edilerek helallik istenmesi ve durumuna göre farklı müeyyidelerin yerine getirilmesi gerekir. Bu durumda tövbenin ilk şartı, Hz. Peygamber’in (sas) “Pişmanlık duymak tövbenin ta kendisidir” hadisinde işaret edildiği üzere pişmanlık duymaktır. Günahın terk edilmesi ve Allah (cc)’ın affına mazhar olabilmek için yeniden işlenmemesi hususu ile dördüncü madde olarak zikredilen ıslâh-ı hâl yaparak sâlih amel işlemek şartı da Kur’ân’da zikredilmiştir. 

Bunlardan başka tövbenin kabul edilebilmesi için zikredilen iki şart daha vardır. Onlardan biri, tövbenin hâlis bir niyet ve samimi bir duygu ile yapılması, diğeri de ölüm anı gelmeden önce yapılmış olmasıdır. Hâlis niyet ve samimiyet, bütün ibadetlerde zaten bulunması gereken ortak bir özellik olup tövbeyle ilgili kısmı Kur’ân-ı Kerîm’de “tövbe-i nasûh” ifadesiyle karşılık bulmuştur. “Kim haksız davranışından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Maide, 5/39) Günahlara dalarak kendisini, çevresini ve Rabbini unutan birey, tövbe etmek suretiyle Yaradan’ını yeniden hatırlamış, O’na karşı olan görevlerini yerine getirerek Rabbine ve kendisine olan güvenini tazelemiş, bu sayede üzerine düşen sorumluluklarını idrak eden bir birey düzeyine çıkmış olur. O hâlde tövbenin karakter oluşmasında ve hayatı değiştirmesindeki önemi çok büyük ölçüdedir. Bu şekilde tövbe, günah zehrinin hem önleyici hem de yok edici en iyi panzehri olarak hizmet etmekte, pişmanlık gözyaşları da günahın ilk izlerini kolaylıkla silebilmektedir.

Peygamberler bile tövbe ve istiğfarda bulunmuşsa her insanın bunu yapması gerekmektedir

Sonuç olarak tövbe etmenin bireye kazandırdığı faydaları iki ana kategoride ele alabiliriz: 

İlki, birey tövbe sayesinde geçmiş günahlarından kurtularak hiç günah işlememiş gibi olmaktadır. Diğeri de birey tövbe aracılığıyla insanlık görevlerini yerine getirmede yüksek dereceler elde ederek Allah (cc)’ın sevdiği insanlar arasına katılmaktadır. Gazzalî’nin (İhya-u Ulumi’d-Din, XII, 11) sorduğu gibi: “Bireyin nihai gayesi de bu değil midir?”Allah Teâlâ tüm müminlere hitaben, “Ey iman edenler, Allah’a yönelin/ tövbe edin!”buyurmuştur. (Tahrim, 66/8) Peygamber Efendimiz de hem müminlere örnek olmak hem de bu ilâhî hitaba muhatap olduğu için tövbe etmiştir. Tövbe etmek cennete girmek için bir vesile ve şarttır. Bundan dolayı peygamberler de tövbe etmeyi ihmal etmemişlerdir. 

Tövbe ve istiğfar kelimeleri Kur’ân-ı Kerim’de ayrı manalarda kullanılmıştır. Allah Teâlâ, Peygamber Efendimize “İstiğfar et” (Muhammed, 47/19; Nasr 110/3) buyurmuştur. İstiğfar da tövbe gibi hem günahlardan dolayı Allah (cc)’tan bağışlanma dilemek hem de mutlak anlamda bağışlanma dilemektir. 

Allah Teâlâ birçok peygamberin tövbe ettiğinden ve istiğfar talebinde bulunduğundan bahsetmiştir. Bununla hiçbir insanın tövbe ve istiğfar etmekten muaf olmadığını, beşeriyetin en üstün insanlarının, Allah (cc) ile görüşen, vahiy alan peygamberlerin bile nefislerini daima terbiye etmek, örnek olmak için tövbe, istiğfar ve bağışlanma talebinde bulunduklarını göstermek istemiştir. Bundan dolayı hiçbir insan kendisini tövbeden ve istiğfardan uzak tutamaz. Peygamberler bile tövbe ve istiğfarda bulunmuşsa her insanın bunu yapması gerekmektedir. 

Bütün bu hülâsanın neticesinde son söz Kur’ân’ın: “Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.” (Nur, 24, 31) Âyet-i kerîme, bütün müminlerin tövbe etmesini emretmekte, günahlardan kurtulma yolunun tövbe olduğunu belirtmekte, tövbesi kabul edilen kimsenin kurtuluşa erdiğini haber vermekte, dolayısıyla kusursuz kul olmayacağını bildirmektedir. Demek oluyor ki, sağlıklı bir toplumun önemli şartlarından biri, günahlarından kurtulmayı arzu eden ve bu maksatla Allah (cc)’a yönelen fertlerden meydana gelmesidir. Çünkü tövbe eden kimse, yaptığı hatayı Allah Teâlâ’ya itiraf etmekte, o günahı bir daha yapmayacağına dair söz vermekte, O’nun merhametine sığınarak affını dilemekte ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın yegâne bağışlayıcı olduğunu kabul etmektedir. 

---------------------                                                                                                                    

K A Y N K Ç A

(*) Hasan Hüseyin Güller, Dr. -Tövbe ve Psikososyal (Güller, Hasan Hüseyin. “Mânevî Arınma İmkânı Olarak Tövbe ve Psikososyal Yansımaları: Hadisler Işığında Bir Analiz”. Diyanet İlmî Dergi 61/3(2025), 983-1014. https://doi.org/10.61304/did.1675561-Yansımaları: Hadisler Işığında Bir Analiz. 

(**) Diyanet, Aylık Dergi, Aralık 2018, Sayı: 336.