Kur’ân ışığında kadın

İslâm’da önce kadın tarafından işlenen ve erkeğin de işlemesine sebep olunan aslî günah anlayışı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm, Hazreti Âdem ile Hazreti Havva’nın şeytan tarafından müştereken kandırıldığından bahseder. İslâm’da, Hıristiyanlıkta olduğu gibi ilk günah anlayışına dayanan kadın karşıtı bir söylem yoktur.

HER sene sekiz 8 Mart günü kadınlar, genelde dünyada ve bizde kamu efkârı olarak “Dünya Kadın Hakları Günü” ismi ile sözde kutlamalara, samimiyetsiz beyanlara ve riyakârlıklara muhatap olmaktadırlar.

Özellikle inançlarımızın iklimine ve değerlerimizin aksine söz ve fiillerle aile hayatımıza tasallut olan “feminist” mihrakların münasebetsizliklerine şahit oluyoruz. Bu meseleye dair muradımızı aktarırken edeceğimiz kelâmın referansı Kur’ân-ı Kerîm’in ışığıdır. Konunun izahatına geçmeden önce bu “gün kutlama” teranesinin vahşi kapitalizmin bir icadı olduğunu ve sömürdüğü kadınların güya hakkına sahip çıktığını belirtmemiz gerekir.
İslâm’a göre kadın-erkek, bir bütünün birbirlerini tamamlayan parçalarıdır. Biri olmadan diğeri eksik ve yarımdır. Her bakımdan iki cins de birbirine muhtaçtır. Bu yüzden kadın-erkek iki cins birlikte dünyaya gelmişler, hayatı birlikte paylaşmışlar, Yüce Yaratıcı’nın emirlerine birlikte muhatap olmuşlar, sonunda kendilerine yasaklanan meyveyi beraber yemiş ve birlikte Allah’a tevbe etmişlerdir. Bu birliktelik bu dünyada devam ettiği gibi ahirette de sürecektir. Nitekim kadın ve erkeği bir bütünün iki parçası olarak tanımlayan Peygamberimiz, “Kadınlar da erkeklerin parçalarıdır, onlar gibidir” buyurarak kadınların yaratılış ve tabiatta erkekler gibi olduklarına dikkat çeker.

Tabiîdir ki kadın-erkek, bir bütünün iki parçalarıdır ancak bu, her iki parçanın birbiriyle her bakımdan aynîliğini gerektirmez. Her iki cins arasında fizikî ve ruhî birtakım farkların olduğu ortadadır. Ki bu farklılıklar, iki cinsten birinin diğerine üstünlüğü anlamına gelmez. Belki bu farklılıklar her iki cinsin görev ve sorumlulukları bakımından büyük anlam taşırlar. Buna göre ne erkek kadının biyolojik olarak gelişmiş şeklidir, ne de kadın erkeğin az gelişmiş şeklidir. Cinsiyet farkı tamamen İlâhî irade ile belirlendiğinden ve bu konuda beşerin herhangi bir müdahalesi söz konusu olmadığından, tek başına bir üstünlük sebebi olamaz. Kur’ân-ı Kerîm, insanı muhatap alır. İslâm’ın isteklerine muhatap olma bakımından kadın bir insandır ve erkekle eşittir. Kur’ân, Allah katında üstünlüğün ancak takva ile olacağına dikkat çeker. Takva ise Yüce Allah’ı hesaba katarak yaşamaktır. Nerede ve hangi şartta olursa olsun, insanın Allah bilinci içerisinde olması onu takvalı olmaya götürür. Bu üstünlük yarışında kadın da aynı konumdadır.
Kur’ân’ın nuruyla görünen kadın

Kur’ân’ın hedef gösterdiği bu yarışta başarılı olmak ise öncelikle Kur’ân’ı doğru anlama ve onun gereklerini yerine getirmeye bağlıdır. İlk dönemden itibaren kadınlar kendilerini Kur’ân’ın muhatabı olarak kabul etmişler, onu anlamak ve gereklerini yerine getirmek için gayret etmişlerdir. Bizim meramımız ve muradımıza geçelim…

Günümüzde sıkça kullanılan “kadın-erkek eşitliği” tabiri yerine kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğunu dillendirmek daha isabetli olsa gerektir. Zira fıtrat itibariyle birtakım farklılıklarla yaratılan iki ayrı cinsin eşitliğinden bahsetmek tutarlı olmaz. Hukukî anlamda hak edişleri yönünden erkek ve kadını kıyaslamayarak onların insan olmaları yönünden haklarının birbirine denk olduğu söylenebilir. Böylece Kur’ân’da kadın-erkek eşitliğinin olmadığı iddiasıyla Kur’ân’a yöneltilen eleştirilerin de delilden yoksun ferdî düşünceler olduğu ortaya çıkar. Kur’ân’ın konuyla ilgili bakışına geçmeden önce, şu sorularla bir alan tespiti yapmak yerinde olur: Kur’ân kadını ve erkeği adil bir hukuk sistemi içinde kendilerine ait haklarına kavuşturmuş mudur? Kur’ân hukuk açısından kadını nereden alıp nereye getirmiştir? Kadın, Kur’ân öncesi ve Kur’ân’la birlikte hak ve özgürlüklerle kıyaslandığında haklar yönünden nasıl bir durumdadır? İslâm’ın gelişiyle birlikte kadının ulaştığı hukukta bir gerileme mi, yoksa ilerleme mi kaydedilmiştir?

Bu konuya yaklaşırken bütün bu soruların cevaplarının aranması gerekir. Erkeğin yaptığı her şeyin kadın tarafından yapılmasını isteyerek kadın-erkek eşitliğini aramak, başta kadına, onun fıtratına aykırı olanı yüklemek demektir. Geçmişte kadının elinden alınmış haklarının geri getirilmesi konusunda Kur’ân’ın getirdiği değerler önemlidir. Günümüzde kadın-erkek eşitliğini savunanlar, kadınların erkeklerle her yönden eşit şekilde değerlendirilmesinin imkânsızlığını anlayınca pozitif ayrımcılıktan söz etmek durumunda kalmışlardır.
Şimdi konuya bir de Kur’ân penceresinden bakalım…

Kur’ân, başta kadın ve erkeğin yaratılışını ele almış, buradan onun sosyal ve dinî hayatta hak ve hürriyetlerini izah etmiştir.




Yaratılışta, sosyal ve dinî hayatta denklik 

Kur’ân-ı Kerim, kadın haklarına bir cinsin sahip olduğu haklar gözüyle değil, insan hakları gözüyle bakmaktadır. Arap Cahiliye Dönemi’nde kadın hakları ihlâllerinin yanı sıra köle, cariye ve yetim hakları konusunda da büyük ihlâller mevcuttur. Köle ve cariyeler insan haklarından mahrum sayılırdı. Kur’ân’ın Mekkî ayetleri, insana bakışla kadına bakışı beraber ele almış, onların hakkını savunmuştur.

Güç ve kuvvete dayanan hâkimiyet anlayışında güçsüzlerin hukuku güçlüler tarafından gasp edilmekteydi. Güç yerine hukukun egemenliğini amaçlayan Kur’ân ise hak arayışında toplumda zayıflatılmış tabaka olarak bulduğu köle ve cariye arasında ayrım yapmadığı gibi, hakkı ellerinden alınmış hür kadınların haklarını büyük bir özveriyle savunmuştur. Kur’ân bu hakları şöyle beyan etmektedir: “Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan eşini yaratan ve o ikisinden birçok erkek ve kadını (yeryüzüne) yayan Rabbinizden korkun.” 
Ayette geçen “bir tek nefisten” ifadesi, erkek ve kadın olarak hepimizin Âdem’den (as) geldiğimizi, “ondan eşini” ifadesiyle Havva Annemizin de Hazreti Âdem ile aynı özden yaratıldığını anlatmaktadır. Burada مِنْهَا (minha) ve مِنْهُمَا (minhûma) zamirlerinden (gramer kaidesi) anlaşılıyor ki, erkek ve kadın insanlık ailesi “ikisinden” yaratılıp yeryüzüne yayıldığı gibi, Havva Annemiz de “ondan” yani Âdem (as) ile aynı özden, aynı nefisten yaratılmıştır.

Yaratılışta eşitlik söz konusu olmakla beraber, insanlık, tarih boyunca hak dinlerle gelen İlâhî mesajlardan ayrılmakla bu denkliği anlamaktan uzaklaşmıştır. Âdem’in (as) Cennet’ten çıkartılmasını kadına yükleyen, kadını ibadette ehil görmeyen ve kadını şeytanla özdeşleştiren düşünceler İlâhî vahiyden uzaklaşma neticesi doğmuş ve kültürler tarafından doğruluğu yanlışlığı sorgulanmadan kabul görmüştür. Ayrıca kadına olumsuz bakışın kaynağı, özden ayrılan dinlerde olduğu gibi kültürlerde de aranmalıdır. Kur’ân’ın bu konuda kültürde bulduğu yanlışlarla mücadelesi de dikkatlerimizi çekmektedir.

Hadislerde geçen, Havva’nın Âdem’in eğridir kemiğinden yaratılması ifadesi, düz olmayan, eğri, düzeltilmeye muhtaç bir kemikten ziyade, Âdem’le aynı uzuvlardan yaratıldığını anlatan, sanat için onun bedeninden bir uzvun zikredilmesidir. Hadiste eğridir kemiğinin kullanılması, daha sonra kadının ince ruhunu sembolize ederek ona karşı davranışta kırıcı olunmaması gerektiği imasını taşıyabilir. Dolayısıyla Hazreti Peygamber, ayeti açıklamak için muhataplarının o günkü kültürlerini göz önünde bulundurmuş ve Âdem’in bedeninin aynısını bir azâsı ile temsil ederek durumu örnekle açıklamaya çalışmıştır.

Hazreti Peygamber (sas) dönemindeki tıp biliminin insan yaratılışını nasıl anlattığını bilemiyoruz, ancak insanın yaratılışını, onların kültür düzeylerini ve tıp konusunda ulaştıkları noktayı göz önünde bulundurarak anlatan Kur’ân, insanın yaratılışında, onun neden yaratıldığını sormuş ve yine kendisi “Atılan bir sudan yaratıldı; sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar” cevabını vermiştir. Buradan anlıyoruz ki, Kur’ân’ın nüzul döneminde insanlar, insanın yaratılışı konusunda meninin bel ve kaburga kemiklerinin oluşturduğu göğüs kafesi arasından çıktığı bilgisine vâkıftırlar. Çünkü Allah (cc) bu malûmatı tıp bilgisi vermek amacıyla değil, insanın neden yaratıldığı konusunda muhatabı düşünmeye davet ederek, Yaratanının nelere kâdir olduğunu anlatmak için vermiştir.

Hazreti Peygamber, ayette yaratılışlarından bahsedilen ilk erkek ve ilk kadını, Kendi döneminde mevcut tıbbî kabulü sembolik bir şekilde kullanarak anlatmıştır. Ayetlerin dikkatli yorumlanması konusunda DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Kararında da şu tavsiye edilmektedir: “Kadın ile ilgili Kur’ân ayetlerini anlamada ve yorumlamada ayetlerin sosyo-kültürel nüzul süreci ve lâfzî anlamının yanı sıra hangi gayelerin esas alındığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca kadının sosyal ve hukukî statüsü konusunda daha ileri adımlar atılması Kur’ân’ın ruhuna aykırı değildir. Bunun yanı sıra Kur’ân’ın ana ilkeleri ve Hazreti Peygamber’in kadın ile ilgili genel tavır ve prensipleri ışığında cinsiyet ayrımını çağrıştıran, kadını kadın olduğu için aşağılayan ve temel hak ve hürriyetlerden mahrum bırakan bütün haber ve rivayetlerin ya özünden saptırılmış veya uydurma olduğu dikkate alınmalıdır.”


Erkeği ölçüt olarak alıp kadını ona göre değerlendirmek ve onun fıtratına aykırı sorumlulukla onu sorumlu tutmak haksızlık olur. Zira erkeğin yaptığı her işi kadının yapmasını savunmak, erkekte mevcut fizikî kabiliyetlerle kadını sorumlu tutmak olur.


Kur’ân’ın kadına temasına genel bakış
Erkeği ölçüt olarak alıp kadını ona göre değerlendirmek ve onun fıtratına aykırı sorumlulukla onu sorumlu tutmak haksızlık olur. Zira erkeğin yaptığı her işi kadının yapmasını savunmak, erkekte mevcut fizikî kabiliyetlerle kadını sorumlu tutmak olur. Ki bu ölçü, kadının aleyhine gerçekleşir. Yaratılışlarında birbirlerini tamamlayan fizikî güzelliklerle doğmuş olan insan cinsinden erkekte rahim aramak ne denli tutarlı bir anlayışsa, kadında fizikî gücü, yük kaldıracak bir vücut direncini aramak da o denli tutarlı olur. Bu açıdan kadın-erkek denkliği esasında ölçü, fizikî olmaktan ziyade insan fıtratına uygunlukla ele alınmalıdır.

Kadın-erkek, her ikisinin de hak ettiği hukuku elde etmesi ve fıtratına uygun haklarının korunması adalettir ve dolayısıyla kadına davranış da denkliktir. Kadın ve erkek cinsinden ibaret olan insan, kendi cinsiyetini seçme hakkına sahip olamayarak dünyaya gelir. Kendi iradesiyle cinsiyetini seçme hakkına sahip olmadığı için, cinsiyetinin lehinde veya aleyhinde bir değerlendirmeye tâbi tutulamaz. Kendi cinsiyeti içerisinde Allah’ın verdiği istidat ve kabiliyetle sorumludur. O, cinsiyetinden dolayı horlanamaz, böbürlenemez, kendisinin kimliğini inkâr eder derecede karşı cinse olan özenti hırsına kapılamaz. Çünkü bu durum kapris veya hastalıktır.
Kur’ân-ı Kerim insanların üremesinde ne anne-babanın, ne de doğacak yavruların cinsiyet seçme iradelerinin bulunmadığını bildirmektedir: “Allah dilediğine kız, dilediğine erkek çocuk verir. Veya dilediğine hem kız hem oğlan verir, dilediğini de kısır yapar…”

Dünyaya gelen insanın değerlendirilmesi cinsiyetiyle değil, davranışlarıyla yani salih amelleri ve huy hâlindeki kazanımlarıyla mümkün olur. Kadın olmak da, erkek olmak da yaratılışa uygunluk korunarak fazilet hâline gelir. Kur’ân’da iffetin sembolü, zarafet ve fedakârlığının timsali olan Hazreti Meryem ve mücadelesi ibretle anlatılmaktadır.

İmrân’ın hanımının yani Hazreti Meryem’in annesinin ibadethaneye feda etmek üzere Allah’tan bir çocuk istemesi üzerine, doğan çocuk kız olur. Beklentisi erkek olan İmrân’ın hanımı, böylece ibadethaneye feda edilmesi gereken çocuğun erkek olması gerektiği hâlde kendisinin kız çocuğu olduğuna sızlanır. Buna rağmen Allah, Meryem’i yetiştirip Zekeriya’nın (as) korumasına vererek, bu niyete uygun olarak İmrân’ın hanımının kızı Meryem’i ibadethaneye adaması konusunda onu muvaffak eder.
Hazreti Peygamber’in Medîne’ye hicretini anlatan ayette bildirildiği üzere, kadınlardan da biat alması, O’nun kadınlar için sosyal hayatta amaçladığı hedefini ortaya koymaktadır. Ümmetin işleri konusunda Hazreti Peygamber’in danışacağı toplumun ayrılmaz bir parçası da kadınlardır. Bu sosyal anlaşmada kadınlar, Medîne dönemi öncesinde bile yerlerini almışlardır. Kadın, İslâm hukukunda bir hak sübjesi değil, hakkın tarafıdır: “Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri, kadınların da kazandıklarından nasipleri var.” (Nisâ, 32)
Bu mealdeki ayet, her iki cinsin sadece manevî kazanımlarını değil, maddî kazanımlarını da vurgulamaktadır.
İslâm hukukunda aile reisliği denebilecek “kavvâm olma” (koruma-koruyucu) yetkisi ve sorumluluğu kocaya verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah’ın insanların bazılarını diğerlerine nispetle farklı yeteneklere sahip olarak yaratması ve ailenin geçimi için çalışıp harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınlar üzerinde kavvâmdır” denilmektedir (Nisâ, 34). Burada “kavvâm” kelimesi koruma ve yönetme hak ve yetkilerine müştereken sahip olmayı ifade etmektedir.

Aile reisliğinin kocaya verilmesi, toplumun bu en küçük biriminde ortaya çıkacak karmaşayı önleme ve huzuru sağlama hedefine yöneliktir. Dolayısıyla burada ontolojik bir üstünlükten ziyade fonksiyonel bir yetki farklılığının söz konusu olduğunu söylemek gerekir. Bu genel kural, yetenek ve harcama yükümlülüğünün yer değiştirdiği münferit örneklerde farklı bir durumun ortaya çıkmasına engel teşkil etmez. Nitekim bazı çağdaş İslâm âlimleri, harcama yükümlülüğünün yer değiştirebildiği zamanımızda bu kuralın değişmez olmadığı hususu üzerinde durmaktadır.
İslâm’da kadına miras hakkı tanınmış ve anne, nine, eş, kız çocuğu, kız kardeş olma durumuna göre alacakları pay ayrı ayrı belirlenmiştir (Nisâ, 11-12). Bu hak, İslâm öncesi dönemdeki uygulamaya nispetle önemli bir yeniliktir. Çünkü bu devirde en azından bazı bölge ve kabilelerde kadınların herhangi bir miras hakkından bahsedilemez. İstisnaları olmakla birlikte, kadının miras payı, aynı konumdaki erkeğin hissesinin yarısı kadardır. İlk bakışta kadının aleyhine olan bir hüküm gibi görünen bu düzenleme, İslâm hukukunun erkeğe yüklediği malî yükümlülük ve kocanın aile içindeki sorumluluğuyla birlikte değerlendirildiğinde daha farklı bir sonuca varmaktadır.

Ailenin geçim yükümlülüğünün tamamıyla kocaya ait olduğu, evlenme sırasında kocanın “mehir” adıyla kadına bir ödemede bulunduğu, ceza hukukunda ortaya çıkan “âkile” gibi sosyal yardımlaşma uygulamalarına sadece erkeklerin katıldığı göz önüne alındığında, iki cinse düşen net payın bir anlamda eşitlendiği görülür.
Hülâsa 

Gerek İslâm öncesi Arap toplumundaki dinî anlayış, gerekse yerleşmiş örf ve âdetlere nispetle kadının sosyal, ekonomik ve hukukî konumunda önemli değişiklikler yapılmıştır. Kur’ân, insan olması bakımından kadını erkekle eşit bir varlık olarak kabul eder. Allah insanları daha huzurlu ve mutlu bir hayat sürmeleri için çift yaratmıştır (Nisâ, 1; Rûm, 21). 

İslâm’da önce kadın tarafından işlenen ve erkeğin de işlemesine sebep olunan aslî günah anlayışı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm, Hazreti Âdem ile Hazreti Havva’nın şeytan tarafından müştereken kandırıldığından bahseder (Bakara, 34-36; Tâ-hâ, 121). İslâm’da, Hıristiyanlıkta olduğu gibi ilk günah anlayışına dayanan kadın karşıtı bir söylem yoktur. Erkek veya kadın olsun, her doğan günahsız doğar, sonradan işlediği fiiller sebebiyle sorumlu olur. Vesselâm…