Kur’ân ışığında insanlığa model gençler (1)

Asıl itibarıyla İslâm dinini tam olarak bilen kimselerin bu tür eğilimlere iltifat etmesi çok zayıf bir ihtimâldir. Müslüman olduğunu söylediği hâlde “ilmihâl” düzeyinde bile dinî bilgisi olmayan ve hayat tarzları şer’î sınırlara uymayan bireyler, özellikle de genç nesiller dinî ve ahlâkî sorumluluklardan kaçmanın bir tür tezahürü olarak bu tür eğilimlere iltifat edebilmektedirler.

DÜNYAYA eşref-i mahlûkat olarak gönderilen Âdemoğlu, tarihin başlangıcından itibaren her dönem müspet ve menfi durumlarla karşılaşmıştır. Karşılaşılan bu durumların hem sebepleri, hem de sonuçları olmuştur.

İnsanoğlu karmaşıklıkların yaşandığı bir gezegende istikamet üzere hayat sürmek için kendisini yaratan Yüce Allah’ın mesajına kulak vermesi gerektiğini unutmamalıdır. En faâl ve en verimli dönem olan gençlik zamanında kişinin bunu gerçekleştirmesi daha da önem arz etmektedir. Çünkü ilmî, irfanî, ahlâkî, imanî ve tevhidî haslet ve tutumların işlerlik kazanıp kökleşebileceği anlar daha çok gençlik döneminde olabilmektedir.

Günümüzde tüm Müslümanların, özellikle de gençlerimizin karşı karşıya kaldığı birçok problem vardır. Bu problemlerden belki en önemlilerinden biri, itikadî açıdan karşılaştıkları sıkıntılardır.

“Dinî hükümler” denildiğinde üç temel hükümden bahsedilir: Bunlar itikadî, amelî ve ahlâkî olan hükümlerdir. Amelî ve ahlâkî hataların karşılığı “günah” olarak değerlendirilirken, itikadî hataların karşılığı “imansızlık veya küfür” olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle itikadî konuların hassasiyeti hepimizin malûmudur.

Günümüz dünyasında karşı karşıya olduğumuz itikadî tehlikelerin boyutları üzerinde duracak ve bu tehlikelere karşı Müslüman gençlerin korunması anlamında yapılması gereken hususlara temas edeceğiz.

Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı ve hızlandığı bu dönemde doğru ve yanlış bilgi ayrımını yapabilmek oldukça güç duruma gelmiş bulunmaktadır. Hususiyetle internet ortamında yazılı, sesli ve görsel olarak büyük bir bilgi kirliliği yaşanmaktadır. Bu bilgilerin bazı dinî ve siyâsî oluşumlar tarafından destekleniyor olması, taraftar bulmasını daha da kolaylaştırmaktadır. Bu tehlikelerin bazıları İslâm dışı unsurlar tarafından dine ve inanç esaslarına yapılırken, bazıları din mensupları tarafından inanç ve itikatlarımıza yapılmaktadır. Burada bizim de üzerinde ağırlıklı olarak durmak istediğimiz husus “dindar” olarak bilinen veya din ile bağlantısı olan kimselerin ileri sürdüğü tehlikelerdir.

Günümüz Müslümanlarını, özellikle de genç Müslümanları inanç konusunda tehdit eden birçok oluşum söz konusudur.  Bunlar arasında diğer dinler açık ve net söylemlere sahip oldukları için doğrudan tehdit olarak değerlendirilemez. Lâkin Hıristiyanlığın bir tür yayılma aracı olan “misyonerlik”, önemli bir tehdit unsuru olarak varlığını sürdürmektedir. Burada çok kısa bir şekilde misyonerliğin Müslüman kimlik üzerinde oluşturduğu etkiye temas edeceğiz.

Yine günümüzde hem Müslümanların, hem de diğer din mensuplarının karşı karşıya olduğu, başta Tanrı’yı kabul etmeyen, din, peygamber ve öldükten sonraki hayat gibi dinin temelini oluşturan kurumları kabul etmeyen bazı felsefî akımlar vardır. Başta ateizm olmak üzere deizm, Agnostisizm ve pozitivizm gibi…

İslâm düşüncesinde ortaya çıkıp “Kuraniyyun” olarak kendilerini tanımlayan ve İslâm düşüncesinin Kur’ân’dan uzaklaşarak bir Müslüman geleneği oluşturan ve bu noktada “Toplumu Kur’ân merkezli bir yapıya dönüştürelim” iddiasıyla başta “sünnet ve hadis” olmak üzere tüm birikim ve bilgi kaynaklarını yok sayan anlayışların Müslüman itikadı için oluşturduğu problemlere de değineceğiz.


 

En güzel şekilde yaratılan insan, dünya hayatını sürdürürken bazen aşağıların aşağısına (esfel-i safilîn) inebilmektedir. İman ve salih amel sahibi kimselerinse böyle olmadığı ayetlerde ifade edilmektedir. Allah insanı böyle yarattığını ifade ederek insanın özgür olarak yaratıldığından iman ve güzel amelle çok yücelebileceği gibi, aynı insanın çirkin amellerle kötüleşebileceğinden bahsetmektedir.

 

Misyonerlik faaliyetleri

Misyonerlik, kelime anlamı olarak “görev ve yetki” gibi mânâlara gelmektedir. Terim olarak baktığımızda ise kısaca “Hıristiyan olmayanları Hıristiyan yapmak için yapılan her türlü faaliyet” olarak tanımlanabilir. Burada dikkat çekilmesi gereken en önemli husus, “misyonerlik” ile dinî tebliğ konusunun birbirine karıştırılmaması meselesidir.

Misyonerlik bir dinî tebliğin ötesinde muhataplarını Hıristiyan yapma projesidir. İslâm’ın dinî tebliği ise İslâm’ı tebliğ etmekten ibarettir. Bir Müslüman, İslâm’ı tebliğ ettiği zaman görevini yerine getirmiş olur. Muhatabının İslâm’ı kabul etmesi arzulanan bir husus olmakla beraber, kabul etmediğinde ise Müslüman yine de görevini yerine getirmiş olur. Fakat misyonerlikte sadece tebliğ değil, Hıristiyanlaştırma esastır. Hıristiyanlaştırma gerçekleşmediği sürece misyoner, görevini yapmış sayılmaz. Bu nedenle misyonerler Hıristiyanlaştırma yolunda ahlâkî ve dinî olmasa bile her tür uygulamayı meşru olarak görürler. 

Bugün için özellikle birçok zaafı olup tüketim alışkanlıkları ile lüks ve israfa varan hayat tarzlarını sürdürmek isteyen gençlere bu tür oluşumların sundukları maddî imkânlar cazip gelebilmektedir. İçerisinde bulunan maddî ve manevî her türlü ortamı iyi analiz eden uzmanların desteğiyle oluşturulan misyonerlik faaliyetleri gençlerin tüm zaaflarına yönelik faaliyetleriyle kendisini şirin gösterebilmektedir. Bu nedenle ilk olarak dikkat çekmek istediğimiz temel tehditlerden biri şudur: Şüphesiz misyonerlik faaliyetlerine muhatap olan gençlerin din değiştirmesi…

Misyonerlikle mücadele konusunda ülkemizin bütün kurumlarıyla pasif olduğunu ifade etmek gerekir. Batı’da İslâm ve Müslüman karşıtlığının “İslamofobi” faaliyetleriyle zirve yaptığı bir süreçte Müslüman Türk bireylerinin misyonerlik faaliyetleriyle adeta kuşatma altına alınması bir tesadüf olarak görülemez. Burada her kesime birçok sorumluluk düşmektedir. Başta devlet ve kurumlarına, ilâhiyat fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na artı sorumluluklar düşmektedir.

Bu konularda başta camiler olmak üzere her platformun kullanılması gerekmektedir. Özellikle “gençlik merkezleri” adı altında oluşturulan birimlerde bu konuların hassasiyetle ele alınması gerekmektedir. Bunları yaparken diğer din mensuplarına da İslâm’ın hoşgörüsünü esirgememek gerekmektedir. Batı’nın, özellikle Hıristiyan dünyasının son çeyrek asırdır inşâ ettiği “İslamofobi endüstrisi” ile Doğu-Batı çatışması veya Hıristiyan-Müslüman düşmanlığını görmek gerekmektedir. Batı’nın düştüğü bu ayrımcı, tarafgir, hatta düşmanca tutuma asla girilmemelidir. Bu tür ötekileştirici ve aşağılayıcı tavırlar huzur ve barış yerine kargaşa ve terör eylemlerine kapı aralar. Böylesi bir ortam ne Doğu’nun, ne de Batı’nın işine yarar; sadece küresel sermayelerin işine gelir. Dünya barışına değil, tam tersine dünya kargaşasına neden olur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, bugün içerisinde bulunduğumuz ülkemizin Müslüman kimliği taşıyan tüm bireylerinin hiç adil olmayan bir şekilde Batı’da ötekileştirilip terörist gibi görülmesi, içeride ise hiç ahlâkî olmayan yöntemlerle misyonerlik faaliyetleriyle kuşatılması, gençlerimizi taşıdıkları Müslüman kimliğini koruma konusunda ikileme düşürmüştür. Bu konuda devlet ve millet dayanışmasıyla, özellikle de sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleriyle topyekûn bir mücadele içerisinde olunması gerektiğine dikkat çekmek istiyorum. Aksi takdirde, uzak olmayan bir gelecekte misyonerlerin hedefleri gerçekleşerek Hıristiyanlaştırılmış bir Anadolu (maazallah) halkı ortaya çıkabilir.

Burada üzerinde durduğumuz husus, Müslüman gençlerin İslâm üzere devamlarının sağlanması için gereken önlemlerdir; yoksa bir Müslüman-Hıristiyan çekişmesi asla değildir.


Allah’ın var olmadığı iddialarını temellendirebilmek için kendilerini destekleyebilecek durumda olan her türden söyleme sarılmış görüntüsü veren ateizmin bu konuda delil niteliği taşıyan ciddî bir temellendirmesi söz konusu olmamıştır.


Yeni tehlike: Ateizm

“Ateizm” felsefî bir kavram olup, Tanrı inancı karşısında tepkisel bir düşünceye sahip olan bir tür dünya görüşüdür.

Ateizm çok değişik şekillerde tezahür eden ve anlaşılan bir düşünce biçimidir. Kısaca inançsızlık ya da tanrıtanımazlık olarak ifade edilen ateizm, “tanrı fikrinin bulunmaması” anlamında “mutlak ateizm”, “Tanrı’nın varlığının bilinçli bir şekilde reddedilmesi” anlamında “teorik ateizm”, “Tanrı yokmuş gibi hayat sürdürenler” anlamında “pratik ateizm”, “Tanrı hakkındaki tartışmalara ilgisiz kalma” anlamında “ilgisizlerin ateizmi” olarak kabul edilebilir. Bir de materyalist bir ideoloji ile savunulan “ideolojik ateizm” gibi çok farklı bir şekilde tezahür etmektedir.

Ateizm, temelde ilâhî köken taşıyan tüm dinlere karşı bir düşüncedir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm gibi dinlerin Tanrı anlayışını kendisine hedef alan ve reddetmeye dönük çabalar harcayan bir fikirdir. Bu anlamda tüm ilâhî kökenli dinler için bir tür tehdit olmakla birlikte, doğrudan Tanrı’nın varlığını reddettiği için dindarlar tarafından rahatlıkla bilinen ve kolaylıkla algılanabilen açık bir tehdittir.  

Ateizmin ilâhi dinlerin ve Tanrı’nın varlığına dair temel iddiaları şu üç ön kabule dayanmaktadır: Birincisi, madde ezelidir. İkincisi, insan evrimsel sürece bağlı olarak var olmuştur. Üçüncüsü, dünyada var olduğu inkâr edilmeyen kötülük problemi yüksek meziyetlere sahip olan ilâh anlayışıyla bağdaştırılamaz bir gerçekliktir. Bu üç önyargıdan birincisi materyalizm, pozitivizm ve natüralizm gibi ateizme etki eden çağdaş fikir akımlarının da kabulleridir. İkincisi, doğrudan inkâr etmese de söylemleriyle yaratıcı düşünceyle ilgili itirazî şüpheler uyandıran Darwinizmin de temel iddialarıdır. Üçüncüsü ise doğrudan ateizmin doğuşu ve inkârcı söylemlerine dayanak olarak kabul ettikleri savunulardır.

Bugün gelinen noktada pozitif bilimlerin de ulaştığı verilerden hareket edildiğinde ne maddenin ezeliliği, ne de dünyanın kendi kendine var olduğu gibi söylemlerin tutarsız olduğu ve insanların beklentilerini karşılamadığı, ortak denebilecek gerçeklikler olarak ortadadır. Âlemin bir yaratıcı tarafından var edildiği genel kabul görmüştür. 

İkinci iddialarındaki evrim nazariyesi -ki evrim üzerinden yürütülen itirazlar hâlâ bilimsel platformlarda etkin bir şekilde sürdürülmektedir-, bugün için yaratmayı inkâr etmedikçe insan ırkının geçirdiği bir gelişim nazariyesi olarak kabul görmektedir. Fakat cansız bir türden insan gibi canlı iradeli ve şuurlu bir varlığın evrilemeyeceği ortadadır. 

Bugün gelinen bilimsel birikim ve teknolojik imkânlara rağmen bilim insanları tek bir hücreyi dahi var edememişlerdir. Dolayısıyla cansız ve şuursuz bir varlık olan tabiatın bu kadar canlı türünü meydana getirebilmesi tesadüf olarak bile imkânsızdır. Bu iki söylem Müslümanları çok da tehdit eder bir konumda olmamakla birlikte, bazı kimseleri özellikle evrim nazariyesinin etkilediği görülmektedir.

Burada üzerinde durmamız gereken asıl problem, ateizmin dile getirdiği “kötülük problemi”dir. Bu problemi ateistler genellikle şu ifadelerle ajite etmektedirler: “Küçük kız çocuklarının tecavüze uğrayarak öldürüldüğü bir dünya nasıl olur da tüm yüksek sıfatlara sahip olan bir yaratıcının eseri olabilir? Bazılarını en olumsuz ve korkunç, bazılarını ise daha olumlu ve iyi şartlarda deneyen bir Tanrı’nın adil olduğu söylenebilir mi? Korkunç kötülüklerin bulunduğu bir dünyada insanları denemek yerine onları doğrudan cennete koymak ilâhî adalet ve rahmet açısından daha uygun olmaz mıydı?”

Ateistler bu tür söylemlerle, “İlâhî dinlerin üstün vasıflarla vasıflandırdığı bir tanrı olmuş olsaydı, yeryüzünde bu tür kötülüklere fırsat vermezdi. Dolayısıyla tanrı yoktur. Bu tür kötülükler varsa ve bir tanrı da varsa bu bir çelişkidir” diyorlar.

Allah insanı en güzel şekilde yaratmıştır. Ona akıl ve irade vermiştir. İnsan akıl ve iradesiyle hareket ederek yeryüzünde toplumsal düzenler ve medeniyetler kurmuştur. En güzel şekilde yaratılan insan, dünya hayatını sürdürürken bazen aşağıların aşağısına (esfel-i safilîn) inebilmektedir. İman ve salih amel sahibi kimselerinse böyle olmadığı ayetlerde ifade edilmektedir. Allah insanı böyle yarattığını ifade ederek insanın özgür olarak yaratıldığından iman ve güzel amelle çok yücelebileceği gibi, aynı insanın çirkin amellerle kötüleşebileceğinden bahsetmektedir.

Şüphesiz Allah dileseydi insanı kötülük yapamayacak özellikte yaratabilirdi. Veya kötülük yapan insanları hiç yaratmayabilirdi. Ancak O, rahmetinin ve lütfunun bir tecellisi olarak insanı hem bu dünyada, hem de öbür dünyadaki nimetlerinden faydalandırmak istemiştir. İnsana akıl, vicdan, tefekkür ve el becerisi gibi yeryüzündeki her türlü kötülükle mücadele edebilecek üstün nitelikler vermiştir. Bu yüzden yeryüzündeki kötülükleri önlemek Allah’ın değil, doğrudan insanın vazifesidir. Bu nedenle insan kendi aslî görevinden kaçarak sorumluğu Allah’a yükleyemez.

Elbette İlâhî hikmetin bir gereği olarak yeryüzünde özgürlüğün tam anlamıyla gerçekleşebilmesi ve belli bir düzenin sağlanarak uygarlık yarışının düzene koyulması için her bir fert ve toplum için farklı imtihan şartları oluşturulmuştur. Bu dünyadaki görece eşitsizlikler ve işlenen zulüm ve haksızlıklar öbür dünyada fazlasıyla telâfi edilecek, böylece mutlak İlâhî adalet nihaî olarak gerçekleşmiş olacaktır. Her aklıselim sahibi bilir ve kabul eder ki, var olmak, ebediyen yok olmaktan her zaman için daha iyidir. Öyleyse insan, kendisini tüm canlılardan üstün kılan özellikler bahşederek var eden ve ona sadece bu dünyada değil, öbür dünyada da hayat hakkı tanıyan Yaratıcısına şükran duymalıdır. 

Sonuç olarak şunu ifade edebiliriz: Ateizmin Allah’ın varlığının imkânsızlığı ile ilgili öne sürdüğü temel iddialar ispat edilmekten yoksun ve kolaylıkla itiraz edilebilir savunulardır. Aslında bu iddialara bakıldığında, sanki iddialardan inkâra değil de inkârdan iddialara gidildiği izlenimi hâkim olmaktadır. Kısaca Allah’ın var olmadığı iddialarını temellendirebilmek için kendilerini destekleyebilecek durumda olan her türden söyleme sarılmış görüntüsü veren ateizmin bu konuda delil niteliği taşıyan ciddî bir temellendirmesi söz konusu olmamıştır.

Buna rağmen günümüz dindarları, özellikle de dindar gençleri kolaylıkla etkileyebilecek bir konumdadırlar. Eğer İlâhî dinler, özellikle de İslâm dininin temel itikadî esasları delilleriyle birlikte öğrenilmemişse, bu tür iddialara yönelimlerin önü açıktır. Bu nedenle Müslüman bireylerin başta Tevhid ilkesi olmak üzere varlığı zorunlu olan Allah hakkında temel bilgileri öğrenmesi bir zarurettir. Özellikle Allah’ın inkârı ile ilgili söylemlerin ve oluşumların her türlü iletişim araçlarını kullandığı bu dönemde kelâm ilmine ziyadesiyle ihtiyaç vardır. Zira kelâm ilmi, Allah’ın varlığını ve birliğini hem aklî, hem de naklî delillerle temellendirmektedir. 


 

Ruhen ve bedenen sağlıklı genç nesiller, Kur’ân’ın çağlar üstü mesajlarına bağlı yetiştikleri ölçüde toplum güçlü, insanlık da huzurlu olacaktır.

 

Deizm

Günümüzde genelde tüm dindarları, özelde ise tüm Müslümanları ve özellikle de gençleri tehdit eden temel akımlardan biri de deizmdir. Bir önceki bölümde ateizmin tehditlerinden bahsetmiştik, deizme gelince bunun tehditleri ateizmden daha tehlikeli ve daha gizli bir seyir izlemektedir. Zira deizm, genel anlamda tüm ilâhî dinlerin, peygamberlerin ve vahyin anlamsız ve gereksiz olduğu, tüm bunların insanların diğer insanlar üzerinde baskı kurmak için uydurulmuş şeyler olduğu ve tek hakikatin “akıl” olduğu vurgusu yapmaktadır. Allah’ı yok saymaması ve akla vurgu yapması özellikle genç nesilleri daha kolay etkilemektedir.

Kilisenin dinin hakikatine uymayan akıl ve mantık dışı dayatmaları özellikle Batı gençlerini deizmin sarmalına bırakmaktadır. Hıristiyan dünyasında dinî bilgileri çok olanlar eğer dindar olarak kalmak istiyorlarsa deizmi tercih ederek bunu sürdürebilirler; değilse ateizmin sarmalına kapılacaklardır. İslâm dünyasında ise din ve ahlâk eğitiminin yetersizliği, özellikle akaide dair bilgi eksiklikleri ve gençlerin tüketim alışkanlıklarıyla birlikte oluşturdukları israf ve gayr-i meşru yaşam tarzları bu tür söylemlere eğilimleri artıran unsurlardır.

Asıl itibarıyla İslâm dinini tam olarak bilen kimselerin bu tür eğilimlere iltifat etmesi çok zayıf bir ihtimâldir. Müslüman olduğunu söylediği hâlde “ilmihâl” düzeyinde bile dinî bilgisi olmayan ve hayat tarzları şer’î sınırlara uymayan bireyler, özellikle de genç nesiller dinî ve ahlâkî sorumluluklardan kaçmanın bir tür tezahürü olarak bu tür eğilimlere iltifat edebilmektedirler. Özellikle her yerde açılan deizm derneklerinin faaliyetleri ve bu faaliyetleri sosyal medyada çok aktif olarak duyurup yaymaları ilgi çekmeye devam etmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zamansa ideal gençliğe dair birçok örnekle karşılaşabilmekteyiz. Allah-u Teâlâ akletmemizi istiyor ve işaret ediyor. Bunlar arasında Kabil’in kin ve hasedine karşılık Habil’in hilm ve samimiyetini; putperest toplumuna, babasına ve Nemrut’a karşı genç İbrahim’in (as) sürdürdüğü Tevhid mücadelesini; Züleyha’nın ısrarlı şehevî isteklerine karşı Yûsuf’un (as) sergilediği iffet ve edebini; zorba yöneticilerin baskılarına rağmen Allah’tan başkalarına asla ilâh demeyeceklerini haykıran Ashab-ı Kehf’in (ra) tutumunu; baskılara ve gurbete maruz bırakılan Musa’nın (as) cesaret ve güvenini, kendisine babasız çocuk müjdesi verilince, Meryem’in (ra) sergilediği iffet ve hayâ duygusunu; temel değerlerin kökleşmesi adına Lokman’ın (as) evlâdına tavsiyelerini görebilmekteyiz. Dolayısıyla ideal bir gençlik, ancak ve ancak Rabbimizin zikrettiği bu model gençliği örnek almak suretiyle mümkün olacaktır.

Hayatın en etkili dönemidir gençlik. İnsanın kişiliğinin oluştuğu, gelecekteki duruşunun belirlendiği, etkili kararların alındığı, büyük liderlerin doğduğu, güçlü desteklerin sunulduğu bir çağdır. Peygamberimize destek olanlar arasında birçok genç vardı. Ashap da İslâm’ın en heybetli ilk genç neslini oluşturmuştur. Gençliğin hazine değerinde görülmesi isabetli bir görüştür. Zira gençlik çağı, insan ömrünün en güçlü, en verimli ve en dinamik dönemidir. Gelişmeler ve toplumsal hâdiselerle alâkadar olma hususunda gençler daha hassas olabilmektedir. Örneğin adalet, eşitlik, özgürlük gibi değerleri savunmada, bireysellikten çok toplumun ortak çıkarlarını düşünmede genel olarak gençlerin daha aktif oldukları görülmektedir. Bu sebeple her toplum iyi eğitilmiş, ilim ve irfanla donatılmış gençliğe muhtaçtır. Çünkü gençlik, bir toplumun geleceğidir. Her toplum kendi geleceğini güvence altına alacak, kendi değerlerini yüceltecek ve geliştirecek fertler yetiştirmeyi önemsemek durumundadır.

Ruhen ve bedenen sağlıklı genç nesiller, Kur’ân’ın çağlar üstü mesajlarına bağlı yetiştikleri ölçüde toplum güçlü, insanlık da huzurlu olacaktır. Yani Kur’ân ile iletişimleri sağlıklı olan, istikamet üzere yetişen gençlik, aile, millet ve tüm insanlık için huzur ve mutluluk kaynağıdır. İlâhî mesajları dikkate almadan yetişen gençliğin ise fert ve cemiyet açısından çeşitli zararları olabilmektedir. Dolayısıyla gençliğin, Kur’ân’ın mesajlarını, özellikle Kur’ân’da hayatlarından kesitler sunulan genç şahsiyetleri iyi tanımaları, o şahsiyetlerin yaşadıkları olaylardan dersler çıkarmaları ve bunları örnek alarak yetiştirilmeleri elzemdir. (Devam edecek…)