TARİH sahnesinde başrol oynadığımız dönemlerde diğer milletlerin gıpta ile özendiği milletimiz, kendi benliğinden uzaklaştıkça hem gücünü, hem etkisini, hem de özgüvenini kaybetti.
Kültürel gelişim ve dönüşüm açısından Türk kültürü, “İslâmiyet öncesi, İslâmî dönem ve modernleşme dönemi” olmak üzere üç ayrı dönemin ürünüdür. “Batılılaşma” olarak da tanımlanan “modernleşme süreci”, ilk olarak eğitim alanında başlamış ancak tam anlamıyla başarıya ulaşılamamış, yenileşme hareketleri çok yüzeysel kalmış ve de Batı’yı taklitten öteye gidememiştir. Batılılaşmanın milâdı olarak kabul edilen Tanzimat sonrası Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde de modernleşme süreci devam etmiştir. Bu süreçte gelenekçilerle yenilikçiler arasında hep bir ikilik yaşanmıştır.
Batılılaşmanın ilk aşamasından itibaren uzunca bir süre Osmanlı aydını kültür şoku yaşamış ve de Batılılaşma hareketleri Türk düşünce tarihinde “yabancılaşma”, “toplumsal bir buhran”, “aydın yabancılaşması”, “Avrupalılaşma”, “aydın dramı”, “yok olma”, “tökezleme”, “kültürsüzleşme”, “köksüzlük”, “yüzeysellik” ve “dinsizlik” gibi tanımlamalarla ele alınmıştır.
Bu yazımızda kültürel emperyalizm kıskacındaki gençliğin durumunu incelemeye çalışacağız.
Kültür kavramı
“Kültür ve medeniyet kavramları, belki de son dönemlerin en çok tekrarlanan kavramlarındandır” desek yanılmış olmayız. Sık sık tanımları yapılsa da yine aynı sıklıkla unutulan veya birbiriyle karıştırılan bu kavramları hatırlatma bâbında yeniden yapmakta fayda mülâhaza ediyoruz. Zira milletlerin kırmızıçizgileri olarak gördüğümüz bu kavramlar, aynı zamanda küreselleşen dünyada baskın kültürlerin saldırısına maruz kalan ve mağdur edilen kavramlardır.
Bizde kültür ve medeniyet kavramlarını ilk tarif eden Ziya Gökalp’tir. Gökalp, kültürü medeniyetten farklı kabul ederek şu şekilde tanımlamıştır: “Kültür, bir milletin dinî, ahlâkî, hukukî, bediî, lisanî, iktisadî ve fennî hayatlarının ahenkli mecmuasıdır.”
Kültür, bir toplumu diğer toplumlardan farklı kılan, geçmişten beri değişerek devam eden, kendine özgü, sanatı, inançları, örf ve âdetleri, anlayış ve davranışları ile onun kimliğini oluşturan yaşayış ve düşünüş tarzıdır. Topluma bir kimlik kazandıran, dayanışma ve birlik duygusu verdiği toplumda düzeni de sağlayan maddî ve manevî değerlerin bütünüdür. Bu nedenle kültür insanları bir araya getirerek dayanışmayı kuvvetlendirir.
Bir millete özgü bilgi, inanç, davranışlar ve bunlara bağlı maddî manevî oluşumların tümüne “millî kültür” denir. Dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat yapıtları gibi her türlü maddî ve manevî ürününü kapsamına alır. Medeniyetlerle beraber ortaya çıkan kültür, insanların günlük hayatını düzene koyma çabasıyla oluşturduğu maddî manevî değerleri içerir. Farklı ülkelerde kültürün farklı şekilde açıklanması mümkündür. Bu sebepledir ki, millî kültür tanımı da ülkeden ülkeye değişkenlik gösterebilmektedir.
Gökalp’e göre kültür millîdir ve bu bakımdan kültüre “millî kültür” veya “hars” adını vermektedir. Ona göre kültür millî olduğu hâlde medeniyet ise beynelmileldir. Medeniyet birçok milletin sosyal hayatının ortak bir bütünüdür. Örneğin Avrupa ve Amerika medeniyet dairesinde bütün Avrupalı milletler arasında ortak bir Batı medeniyeti vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve bağımsız olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız kültürü, bir Alman kültürü mevcuttur. Medeniyet, yöntemler ve kişisel iradelerle oluşan toplumsal olayların bütünüdür. Millî kültürün içine giren şeyler, yöntemle, fertlerin iradesiyle oluşmamıştır. Yapay değillerdir.
Kültür, maddî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Manevî kültüre sadece kültür, maddî kültüre ise medeniyet de denmektedir. Maddî kültür teknik, araç-gereç, makine, üretim araçları ile diğer maddî yapılardır. Maddî kültür, manevî kültürün dışlaşmış şeklidir. Bir sanat eserinde ve mimarî tarzında bu kolaylıkla görülür. Manevî kültür, bir milleti diğer bir milletten ayırt edebilme imkânı veren örf ve âdetler, kolektif davranışlar, değer hükümleri, ahlâk anlayışı, sosyal normlar ve zihniyet değişikliğidir. Bir televizyon vericisi maddî kültür unsurudur. Ama o vericiden yayınlanan programlar manevî (millî) kültürü yansıtabilir. Kültürün manevî çehresi daha karmaşık ve soyuttur. Maddî kültür, manevî kültüre göre daha çabuk değişir.
Diliyle, diniyle, sanatıyla, yazılı ve sözlü edebiyatıyla, gelenek ve görenekleriyle kültür, binlerce yılın oluşturduğu tarihî ve içtimaî bir bütündür. Kültür ve kültürün alt kolları sayesinde kimlikler oluşturulur. Dil, din, tarih, gelenek ve görenekler millî kültürün unsurlarındandır. Bu unsurların nesilden nesle safiyetini bozmadan tevarüs etmesi demek aynı zamanda bu kültürün yaşaması demektir. Eğer bu aktarımda kültürel kodlarda bir aşınma, bir eksiklik veya kültürel yapının kabul edemeyeceği bir yabancı eklenti varsa millî kimlikte bir sıkıntı, bir bozulma var demektir.

Kültürel ve sosyal yapı
Toplumsal ilişkilerin bir bütünü olarak tanımlanan sosyal yapı, sosyal ilişkiler ağı ve bu ilişkilerin üzerinde geliştiği fiziksel çevreden oluşan, kültürel (manevî), fiziksel (maddî) yönleri bünyesinde barındırır. Kültürel yönünü toplumsal kurumlar, gruplar, ilişkiler, statüler, roller, normlar ve değerler oluştururken, fiziksel yönünde, toplumsal eylemlerin ve ilişkilerin üzerinde geliştiği ortam oluşturur.
Kültürel yapı, genel olarak toplum hayatının nasıl olması gerektiğini ortaya koyar. Sosyal yapı ise, toplumun yapısının nasıl olması gerektiğini değil, nasıl olduğunu ortaya çıkarır. Sosyal yapı, bazı durumlarda kültürel yapıdan uzaklaşabilir. Kültürel yapı, ferd3i benliğe ve kişiliğe ait değer ve davranışları mahalli olmaktan çıkarmayı başarmışlık sonucunda ortaya çıkan bir durumdur. Kültürel yapı, tek tek insanların benliği, kimliği ve kişiliğinin varlıklarını kabul eden, millî benlik, millî kimlik ve millî kişilik belirtilerinin ortak payda ölçüsüne çıktığı bir sosyal gerçekliktir.
Kültür emperyalizmi
Kültür meselesini kısaca bu şekilde ifade ettikten sonra gelelim kültür emperyalizmi meselesine…
“Emperyalizm” denilince herkesin kafasında belirli bir tanım oluşur. Ancak, “Kültür ve emperyalizm nasıl olur da yan yana gelir?” diye düşünülebilir.
Öncelikle emperyalizm, bir diğer ifadeyle yayılmacılık, bir devletin başka devletler üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda hegemonya kurup, o devletin kaynaklarını kullanmasıdır. Bu çabanın içeriğinde coğrafî olarak yayılma, genişleme, siyasi olarak denetim altında tutma, ekonomik olarak bağımlı kılma, kültürel olarak üstünlük kurma eylemleri vardır. Genel olarak egemenlik kurma arayışının tarihsel dönemler içinde birbirini besleyen çeşitli unsurları, yöntemleri, tercihleri oluşmuştur.
Kültürel emperyalizm ise bir ülkenin veya milletin baskın kültürünün başka bir kültürün inançları, değerleri ve toplumsal normları üzerinde etkili olması, kendisini bilinçli ya da bilinçsiz olarak aktarmaya çalışmasını ifade etmektedir.
Kültürel emperyalizm, birbirinden karmaşık iki kavramın bir araya gelmesiyle oluştuğu için oldukça kapsamlı bir kavramdır. Kültürel emperyalizm kavramı ile “bir ya da daha fazla kültürün kendisini başka kültürlere, az çok bilinçli bir şekilde, dayatması kastedilir; böylece yerel kültürler bir bütün olarak ya da çoğu kez kısmen tahrip olur”.
Kültür emperyalizmi, bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmesidir. Kültür emperyalizmi sömürgeciliği kolaylaştırır.
Kültür emperyalizmi, siyâsî ve iktisadî emperyalizmden daha kötü sonuçlar veren bir emperyalizm şeklidir. Bu emperyalizmde can ve mal kaybı olmadığı gibi yıkım ve sıkıntı da yoktur. Sömürge olarak seçilen toplum bir savaşın içinde olduğunun farkında bile olmaz. Siyâsî, askerî, iktisadî ve psiko-sosyal yönlerden karşı toplumla bir yakınlaşma olduğunu tespit eder ve çok yönlü ilişkiler kurulur. Zamanla bu ilişkiler öyle bir hâl alır ki, o ülkeler kültür emperyalizmi uygulayan ülkelerin müstemlekesi durumuna düşerler. Savaşsız, silahsız ortaya çıkan bu netice, kültür emperyalizminin muhteşem sonucudur.
Kültür emperyalizminde milletlerin din, inanç, örf ve âdet, dil, zevk, sanat, ahlâk gibi kültür değerlerinin tahribi hedef alınmaktadır. Kültür emperyalizminin tatbik edildiği hedef ülkeler yavaş ve ustaca plânlanmış uzun vadeli faaliyetlerle, millî, manevî, tarihî, ahlâkî ve bedii değerlerinden koparılarak yabancılaştırılmakta, kendilerine tatbik edilen hâkim kültürün etkisi altında benliklerini kaybetmiş nesiller meydana getirilmektedir.
Küreselleşme
Kültür emperyalizmini daha iyi anlamak için üzerinde durulması gereken bir diğer kavram da küreselleşmedir. Küreselleşme merkez ve çevre arasında anlam ve yaşam tarzı akışını kolaylaştırarak dünyayı kültürel değerlerin ve simgesel biçimlerin aktarıldığı tek bir mekân haline getirmenin ideolojisi olmuştur. Medyanın küreselleşmeyle birlikte yabancı kültürleri değer ve alışkanlıklarını yaymak için kullanılması kültür emperyalizminin hızlanmasına yol açmıştır.
Küreselleşme, bütün dünya üzerindeki insan topluluklarının her türlü değerini, değer yargılarını global dünya ölçeğinde yoğurup, küreselcilerin istek ve amaçları doğrultusunda ortak tek bir dünya oluşturmaya çalışan dayatmacı bir değişim sürecidir.
Küreselleşme; ekonomik, teknolojik, politik, özellikle finansal ve kültürel, hatta hemen her alanda ülkeleri ve toplumları ister istemez etkisi altına almaktadır. Küreselleşmeyi güdümleyen büyük uluslararası sermaye güçleri, dünyadaki bütün ülkeleri tek dünya düzeni amacı doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda her ülkeye farklı ve çeşitli görevler yüklenmekte, ülkeler siyâsî ve idarî yapılarında değişimlere zorlanmakta, halk ise sosyal ve kültürel yaşamını etkileyecek yeni yaşam tarzlarına özendirilmekte ve kendi geleneksel kültürlerinden hızla koparılmaya uğraşılmaktadır.
Kültürel emperyalizmin amaçları
Dünyayı yöneten büyük sermaye güçlerinin eskiden kalma sömürgecilik alışkanlıklarıyla sınırsız pazarlar yaratma istek ve çabaları ve hatta zorlamaları kültür emperyalizminin ilk amacıdır. Zira emperyalizm; Avrupa merkezli sömürgeciliğin ve kolonyalist yayılım sürecine dayanan tarihsel pratiğe sahiptir. Avrupalı ülkeler tarafından dünyanın paylaşılma sürecinde ve bununla birlikte kolonyalist genişlemede, güç kullanımına dayalı egemenlik kurabilme hedefi, emperyalizmin tarihsel anlamda ilk çekirdeği kabul edilir.
Tek bir dünya kültürü oluşturmaya çalışmanın amacının altında, aslında küresel büyük şirketlerce üretilen her türlü mal ve değerin dünyadaki her ülkeye, hemen her insana veya firmaya pazarlanabilmesi hedefi yatmaktadır.
Örneğin tüm dünya ülkelerine kola, hamburger, cips veya pizza pazarlayabilmek için ortak bir damak zevkinin yaratılması ve özendirilmesi gerekmektedir. Dünya müzik piyasasının yüzde 80 gibi büyük bir bölümünü kontrolünde bulunduran dev birkaç şirketin meşhur ettiği birçok sanatçıyla ürettikleri müzik ürünlerini tüm dünyaya pazarlayabilmeleri için aynı müzikten haz duyan insanlara ihtiyacı vardır. Bunun için de evrensellik ve modernlik adı altında özenti oluşturacak tanıtım çabalarının olabildiğince sürdürüldüğü görülmektedir.
Kültür emperyalizminin bir diğer amacının da diğer milletleri ve onların inançlarını yok etmek, kendi inançları etrafında kimliklerini kaybetmiş küresel köleler yaratmak olduğunu da unutmamak gerekir. Bunu bir paranoya olarak gören basit yaklaşımlar, sadece narkoz yemiş bir hastanın ameliyat masasına kuzu kuzu yatmasından başka bir anlama hizmet etmeyecektir.
Kültür emperyalizminin bir diğer amacının da diğer milletleri ve onların inançlarını yok etmek, kendi inançları etrafında kimliklerini kaybetmiş küresel köleler yaratmak olduğunu da unutmamak gerekir.
Kültürel yozlaşma
Yozlaşma, Türkçe sözlüklerde doğasındaki iyi nitelikleri sonradan yitirmek, orijinalliğin bozulması, bir şeyin manevî niteliklerden uzaklaşması şeklinde tanımlanmaktadır.
Bir milletin yabancı kültürlerin olumsuz etkisi ile kendi öz değerlerine yeterince sahip çıkmaması kültürel değerlerini kaybetmesi ve aslından uzaklaşması sonucu meydana gelen kültürel bozulmaya kültürel yozlaşma denir.
Kültürel yozlaşmaya uğrayan milletler kendi kültürlerini hiçe sayarak başka kültürlerden etkisi altına girerler ve kendi kültürel kimliklerini kaybederler. Yozlaşma kavramı kültür için pek sık kullanılan bir terim değildir. Kültürel çözülme, yabancılaşma, kültürleşme, kültürel özümseme, kültür emperyalizmi gibi kavramlar literatürde daha çok karşımıza çıkmaktadır. Fakat bütün bu kavramların anlamları dikkate alındığında kültürel yozlaşma kavramı, kültürün bozulmaya başlamasını işaret etmektedir. Yozlaşma arttıkça sahip olunan kültür kendine has olan özelliklerini kaybetmekte ve savunmasız bir duruma düşmektedir. Bu sürecin ileriki boyutu “kültürel çözülme, yabancılaşma ve var olan kültürün hâkim özelliklerinin tamamen ortadan kaybolması” biçiminde olacaktır.
Fransız Filozofu Alain, “Aslanın vücudu, yediği diğer hayvanların vücudundan meydana gelir, ama aslan her zaman kendisidir” der. Aslan sabahleyin bir tavşan yediği zaman kulakları uzamıyor, öğleden sonra bir geyik yediği zaman boynuzları çıkmıyor. Yaratıcı, aslanın hazmettiği her şeyi aslana dönüştürme özelliği vermiştir. Alain, kültürlerin de böyle olduğunu söylüyor. Kültürler birbirlerinden beslenir, birbirlerinden etkilenirler. Ancak etkilenme, aynileşme, kopyası hâline gelmeye dönüştüğü zaman işte o zaman yozlaşma ve sonuçta yok olma süreci başlar. Kültürün asli karakteri olan çekirdek unsurlar sabit kaldıkça kültürde kolay kolay yozlaşma olmaz.
Kültürel değerlerin yozlaşmaya uğraması, sahip olunan dilin, dinin, ahlâkî değerlerin, örf ve âdetlerin yozlaşmaya uğraması demektir. Kültür ve içinde barındırdığı unsurlar bir toplumu ayakta tutan değerler ise bu değerlerin yozlaşmaya uğraması ve giderek yok olması, toplumsal düzenin yozlaşmaya uğraması ve giderek toplumun yok olması anlamına gelmektedir. Tarihin her devrinde bu tür yok olma örnekleri karşımıza çıkmakta ve yine tarihin her devrinde kendi öz kültürlerini koruyan toplulukların bazı medeniyetlerin hâkimiyetlerine girseler de yüz yıllar sonra bile tekrar bağımsızlıklarını kazandıkları görülmektedir.
Sahip olunan kültürün hâkim özelliklerinin ortadan kaybolması sosyal çözülmeyi akla getirmektedir. Sosyal çözülme kavramı sosyal bütünleşmenin zıddını teşkil eden bir durumu ihtiva etmektedir. Bir ülkede sosyal bütünleşmeyi sağlayan şartlarda bozulma başladığı zaman sosyal çözülme de başlamış demektir.
Yabancılaşma
Bu konuda en çok konuşulan kavramlardan biri de kültürel yabancılaşmadır. Daha çok aydınların ait olduğu milletin değerlerine yabancılaşması meselesi sürekli gündemi meşgul etse de günümüz gençliğinin de kendi öz kültürüne karşı bir yabancılaşma çektiğini üzülerek müşahede etmekteyiz.
Yabancılaşma, “doğanın, nesnelerin, diğer bireylerin ve kendisinin bireye yabancı kalması, yabancılaşmış olması” şeklinde tanımlanabilir. Birey, kendisini özünün bir parçası, öznesi olarak değil de ürettiği şeylerin, çeşitli güçlerin bir nesnesi olarak algılamaktadır.
Kültürel yabancılaşma için “Bireyin kendine, çevresine, emeğine, varlığına, değerlerine yabancılaşmasıdır” diyebiliriz. Çünkü kendisine yabancılaşan birey, çevresi ve toplumuna da yabancılaşacaktır.
Hayatımızın her safhasında normlarına uyarak kişilik kazandığımız millî kültür, toplumun bütünleşmesini ve toplumsallaşmayı sağlamaktadır. Toplumlar bu toplumsallaşmayı eğitim aracılığı ile yapmaktadır. Millî kültür, “Ben kendi dinimi, kendi sanatımı, edebiyatımı, duygu ve acılarımı kültür yoluyla duyduğum zaman kuşkusuz kendi benliğimi duyuyorum” demektir. Kültürel yabancılaşma ise işte tam da bu noktada belirmektedir. Kişinin kendi acı ve duyguları dışında başka kültürlerin acılarını ve duygularını hissetmesi, kültürel yabancılaşmanın göstergesidir.
Kültürel yabancılaşmanın bir boyutu olan “aydın yabancılaşmasını” Ziya Gökalp, yarım asır önce Türkiye’de okumuş, aydın-halk ikiliğini ele alarak ve de “hars-medeniyet” ayrımını yaparak tanımlamıştır. Gökalp, bu kültür ikiliğini Tanzimat’tan sonra Batı modeli eğitim kurumlarının açılması ve Batı’yla olan kültürel ilişkilerin arttırılmasıyla ortaya çıkan elitlere bağlamaktadır.
Alıştırma, telkin ve beyin yıkama propagandalarıyla pekiştirilen kültür emperyalizmi gençleri ve aydınları kendi kültürlerine yabancılaştırmaktadır. Bu aydınlar ülkeleri için birer “kültür esiri”, “sömürge aydını” hâline gelmekle kendi kültürleri için “yabancılaşmış aydın” olmaktadırlar. Millî niteliğini kaybeden ve kültür esiri hâline gelen aydın için özgür düşünmenin anlamı da yabancılaşma doğrultusunda şartlanmadır. Yabancılaşmanın bu boyutta önlenmesi için gerekli tedbirler, “millî eğitim” ile “millî kültür” politikası içinde düşünülmelidir.
Toplumsal değişmelerden en çabuk etkilenen kesim gençlerdir. Aile, okul, arkadaş, iş çevreleri ile çeşitli nedenlerle uyum içerisinde olmayan gençler, yeni uyum ve mutluluk alanı olarak alt kültürlere yönelmektedir. Kendi ayakları üzerinde duramayan, gelişim sürecini sağlıksız yaşamış ve çevresiyle çatışma içerisinde olan gençler bir şekilde kendileri gibi olan insanları bulmakta, grup oluşturmakta ve bu grubun himayesi altına girmektedir. Gruba dâhil olmak artık onlar için en büyük mutluluktur. Özellikle “maddî doygunluğa erişememiş, alt gelir grubuna dâhil olanlar kendilerini toplumun refahından pay alamayan, itilmiş, horlanmış, ezik üyeler olarak görmekte, bu onların toplumun değerlerine sırt çevirmeye, olumsuz bir kimliğe bürünmelerine neden olmaktadır”, hatta kimlik bunalımı aykırı düşmeye, suç işlemeye kadar gidebilmektedir.

Kültür emperyalizminin metotları
Millî değerlerin yıpratılmasında ve bir kültür üzerine başka bir kültürün aşılanmasında yani kültür sömürgeciliğinde “alıştırma” ve “telkin” metotları tatbik edilmektedir. Bu metotlar birbirini takip eden iki ayrı süreç olarak uygulanır. Planlı bir şekilde ve her türlü vasıta kullanılarak millî kültür yıpratılır ve ortadan kaldırılmaya çalışılır.
Alıştırma ve telkin süreçleriyle toplumsal değerlerin yıpratılması gerçekleşmektedir. Alıştırma sürecini telkin süreci takip eder. Alıştırma süreci tamamlanmadan telkine geçilmemektedir. Alıştırma safhasında hedef alınan kültür ve millet henüz sömürgeleştirilememiştir. Aleni olmayan ve vasıtalı yollardan millî değerler, liderler ve tarihî büyükler yıpratılmaya, dil üzerinde birtakım zorlamalar ve tahribatlar yapılmaya çalışılır. Alıştırmaya maruz bırakılan memleketlerde yabancı kültürün aşılanması faaliyeti hissettirilmeden yapılır. Sömürgeci güçlerin, ülke içindeki bazı kişi ve kuruluşları da birtakım vaatlerle, maddî ve manevî yardımlarla, tehditlerle yanlarına alarak kendi amaçları doğrultusunda kullandıkları alıştırma safhasında, hikâyeler, piyesler, romanlar, sözde ilmî eserler yazdırılarak millî kültürün değer hükümleri gülünç gösterilir ve onlarla alay edilir. Beyin yıkama yolu ile elde edilen aydınlar, ülke için birer kültür esiri ve sömürge aydını hâline gelmekte, böylece ülkesi ve kültürüne yabancılaşmaktadır.
Alıştırma safhası tamamlandıktan sonra gelen telkin safhasında ise artık aleni ve vasıtasız yollardan millî kültür yıpratılır ve ortadan kaldırılmaya çalışılır. Kültürde sömürgeleştirilme gerçekleşmeden, ekonomik sömürünün uzun süreli olması veya kalıcı olması zordur. Hayat tarzının, ahlâk anlayışının, değer hükümlerinin tesiri olmadan başka alanlarda kalıcı ilişkiler zor kurulur. Telkin metodunda yabancı kültürün değer hükümleri yerli halka açıktan açığa ve resmen kabul ettirilir. Bütün idare mekanizması, eğitim faaliyetleri, sosyal, siyasî, ekonomik, askerî ve kültürel yapılar bu amaca yönelik olarak teşkilâtlandırılır. Telkin için uygun elemanlar, kitle haberleşme vasıtaları ile hayat tarzını Batıya göre düzenlemiş olan aydınlardır. Hafızasız fert ve milletlerin yaşaması mümkün değildir. Millet hâfızasının kaynağı ise yaratıcı kuvvetlerde gizlidir. Unutulmamalıdır ki, kendi benliğinden uzaklaşan milletler er geç tarih sahnesinden silinirler.
Kültür emperyalizminin tatbik edildiği hedef ülkeler yavaş ve ustaca plânlanmış uzun vadeli faaliyetlerle, millî, manevî, tarihî, ahlâkî ve bedii değerlerinden koparılarak yabancılaştırılmakta, kendilerine tatbik edilen hâkim kültürün etkisi altında benliklerini kaybetmiş nesiller meydana getirilmektedir.
Kültürel emperyalizmin araçları
Bir kavram olarak kültürel emperyalizmden bahsedebiliyorsak, bunun gerçekleşmesi için onun araçlarından da bahsetmek gerekir. Sömürgecilik zamanlarında tahrip gücü yüksek ateşli silahlar bunu sağlarken günümüzde ise yaygınlaşma gücü yüksek kitle iletişim araçları ve sosyal medya bu işi yüklenen araçlardır.
Günümüzde kitle iletişim araçlarının etkisi tartışılmaz boyutta artmıştır. Gerek radyo ve televizyonlar, gerek yazılı basın, gerekse internet, insanlar arasındaki iletişim ve etkilenişimin boyutunu kıtalar arası düzeye taşımaktadırlar. Bu iletişim ve etkilenişim süreci toplumların sahip oldukları kültürel yapılarını da etkilemektedir. Özellikle küreselleşme süreci gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerin sadece siyasal yapılarını etkilememekte aynı zamanda kültürel yapılarını da tahrip etmektedir. Bu tahribat büyük ölçüde kitle iletişim araçlarının ve bu kitle iletişim araçlarından da televizyonun etkisiyle gerçekleşmektedir. Küresel gücü elinde bulunduranlar kendi yaşam tarzlarını, tüketim alışkanlıklarını, dillerini, dinlerini etki alanına giren toplumlara empoze etmekte ve bu toplumların sahip oldukları kültürel değerlerde yavaş yavaş ortadan kaybolmaktadır. Toplumların kültürel değerlerini kaybetmesi demek, zamanı geldiğinde toplumun da kaybolması demektir.
Günümüzde teknolojinin baş döndürücü bir şekilde gelişmesi iletişim alanında radyo ve televizyondan daha etkili yeni birtakım imkânlar sunmuştur. İnternet ve ona bağlı olarak oluşan ve adına “yeni medya” dediğimiz bilgisayar, internet, küresel yayın yapan uydu kanalları ve sosyal medya (Youtube, WhatsApp, Facebook, X) gibi pek çok çeşidi kapsamaktadır. Gündelik yaşamımızın bir parçası hâline gelen yeni medya, yeni birçok iletişim teknolojilerini beraberinde getirmesinin yanı sıra geleneksel medyanın araçlarını da yeniden üretilerek dijitale dönüşmüştür. Geçmişte yaygın bir kullanım alanına sahip olan ve adına geleneksel medya araçları dediğimiz radyo, televizyon, gazete ve dergi gibi basılı yayınlar bireyler arasında tek yönlü bir iletişim imkânı sağlarken, yeni medya araçları sayesinde bireyler karşılıklı iletişim ve etkileşim içerisinde olmaktadır. Bu durum yeni medya araçlarının kullanımını yaygın ve cazip hale getirmenin etkenlerinden birisi olarak söylenebilir. Yeni medya araçları küresel ölçekte dünyaya açılan birer pencere konumundadır.
Yeni medyanın hayatımıza çok fazla dâhil olması ile en fazla görülen problemli alanlar teknoloji bağımlılığı, kültürel değişmeler, tüketim toplumu ve bilgi kirliliği dezenformasyon konularıdır. Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu’na göre günümüzde küresel ilişkiler ağı içinde siyâsî, ekonomik, askerî ve kültürel alanda emperyalizmin varlığı, üzerinde büyük ölçüde mutabık kalınan gerçekliğe işaret eder. Bu gerçeklik, ekonominin tüm araçları başta olmak üzere siyâsî kurumların, kültürel kuruluşların, askeri teşkilatların işleyişinde emperyalist eğilimlerin varlığıyla örneklendirilir. Günümüzde hüküm süren dünyanın eşitsiz ilişkiler sistemi, esasen emperyalizmin hem sebebi, hem de sonucudur. Sebebidir, çünkü egemenlik arayışında güce dayalı hamleler, eşitsizliğin sürmesine zemin hazırlamaktadır. Sonucudur, çünkü eşitsiz ilişkiler sistemi kaçınılmaz olarak gücün dengesiz dağılımına dayanır ve bu durumda emperyalizmin sürgit varlığıyla sonuçlanır. Diğer bir ifadeyle emperyalizm, doğal kaynaklar ve pazar egemenliğine dayalı eksilmeyen çabanın ürünü olmaya devam etmektedir.
Kültürel yozlaşmayla ilgili en çok eleştiriyi “kitle iletişim araçları” almaktadır. Birçok çevreye göre kitle iletişim araçları (özellikle sosyal medya) ülkemizde gençleri millî kültürlerinden uzaklaştırmakta, alkol, uyuşturucu, sapkınlık gibi kötü alışkanlıkları meşrulaştırmaktadır. Medya insanlara çirkinlikler, şiddet, yıkma, dökme, müstehcenlik sunmakta, reklâmlar bilinçsiz tüketime insanları sevk etmekte, magazin haberleri ve kültürü kolay para kazanmaya gençleri özendirmekte; kimi kadın programları ve yarışmalar aile kurumunu zedelemekte ve insanlarda karamsarlık, güvensizlik, sinir bozukluğu yaratmaktadır. Dolayısıyla kültürümüzü yozlaştıran bu kitle iletişim araçları Devlet tarafından kontrol edilmeli, denetim altına alınmalıdır.
İşte etkilerinden bahsettiğimiz yeni medya, kültür emperyalizminin görünür görünmez araçları, hatta silahlarıdır. Bu silahlar sinsi birer virüs gibi tüm dünyayı avcunun içine almış birer kitle imha aracı olarak çalışmaktadırlar. Öldürülen ve imha edilen ise kültürel kimliklerdir. Kültürel kimliklerini kaybeden milletler artık yok hükmündedir. Aliya İzzetbegoviç’in de dediği gibi, “kimliği kaybetmenin bedeli köleliktir” ve “savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir”. Unutulmaması gereken bir diğer husus da kültür emperyalizminin kitleleri sömürüye hazır hâle getirmek için kullanılan en sinsi ve en etkili silah olduğudur.

Kültürel emperyalizminde televizyonun rolü
Televizyon, etkileme gücü ve alanı itibariyle çok önemli bir araçtır. Bu bağlamda televizyonun kültürel yozlaşmaya, yayınlanan programlar aracılığı ile etkisi olduğu açıktır. Televizyonda yayınlanan magazin türü programların Türk kültürel dokusuna çoğu zaman uymamasına rağmen en çok izlenen program olması manidardır. Yapılan araştırmalarda televizyonun özellikle gençlerin kültürel yozlaşmasına neden olduğu Kamil Şahin’in yaptığı bir araştırmada tespit edilmiştir. Şahin’in çalışmasında elde edilen bulguları şu şekilde özetlenmiştir:
“Gençlerin kültürel değerlerinden uzaklaşmaya başlaması, kuşak çatışmalarını da şüphesiz arttıracaktır. Televizyonun gençlerin toplum içerisindeki tavır ve davranışlarında belirleyici bir rol oynayarak olumsuz yönde etkili olduğu da araştırma bulgularından birisidir. Televizyonlarda yayınlanan evlilik, magazin ve benzeri programların en çok kadınlar tarafından izlendiği ancak bu tip programların ana hatlarıyla kültürümüzün temeli olan aile yapısını olumsuz yönde etkilemektedir. Netice itibarı ile genel anlamda televizyon araştırma bulguları ışığında toplumda kültürel yozlaşmaya neden olmaktadır. Fakat televizyonun, kültürel yozlaşmanın tek sorumlusu olarak gösterilmesi de doğru değildir. Çok çeşitli etmenler kültürde yozlaşmaya neden olmaktadır. Televizyon bu etmenlerden sadece biridir.”
Millî kültür, “Ben kendi dinimi, kendi sanatımı, edebiyatımı, duygu ve acılarımı kültür yoluyla duyduğum zaman kuşkusuz kendi benliğimi duyuyorum” demektir.
Kültür emperyalizminin göstergeleri
Belli bir kültür ve medeniyeti çökertmeye karar veren düşman güçler, bütün çağdaş propaganda vasıtalarını harekete geçirerek, hedef seçilen milletin ve sistemin bütün değerlerine, onu temsil eden bütün müessese ve şahıslara yönelik saldırıya geçer. Israrlı ve sürekli bir beyin yıkama ile olaylar çarpıtılır, müesseseler ve şahıslar yıpratılmaya çalışılır.
Hedef seçilen milletin mensupları karşıt propaganda silahlarına sahip değillerse, dağınık ve teşkilatsız iseler, kamuoyu karşısında ezik ve suçlu duruma düşerler. Önce çevrelerince hakir görülürler, daha sonra kendileri de bu duyguya kapılarak kendilerine olan saygılarını ve güvenlerini kaybetmeye başlarlar. Kendini aşağılık duygusuna kaptırmış, değerlerinden, tarihinden, geleneklerinden, milletinden, dininden, dilinden, kültüründen utanır hâle gelmiş insanlardan oluşan bir toplumun, bir sistemin kurtulması kolay değildir.
Sömürgeci güçlerin gayesi, her türlü vasıtayı sürekli ve ısrarla kullanarak, sömürge olarak seçilen milleti; dininden, örf ve âdetlerinden, bayrağından, vatanından, devletinden, tarihinden, aile ve ahlâk değerlerinden, sanatından, edebiyatından, dilinden, kısaca kendi öz değerlerinden soğutmak ve koparmaktır. Bunu yaparken ilericilik, çağdaşlık, modernlik, eşitlik, insan hakları gibi yaldızlı kavramları kullanarak gerçek gayelerini gizlemeye çalışırlar.
Sömürgeci devlet, her türlü vasıtayı kullanarak hedefine ulaşmaya çalışırken gerçek amacını her zaman gizler. Sömürgeci amaçları fark edip direnen kişi ve kuruluşlar da toplumun gözünden düşürülmeye çalışılır.
Bir millet için en büyük tehlike, milleti teşkil eden bireylerin millî kültür ve medeniyet değerlerine yabancılaşmasıdır.
Kültür emperyalizmine maruz kalarak onun etkilerini en acı şekliyle yaşayan ülkelerden birisi da maalesef bizim ülkemizdir. Merhum Haluk Dursun’un konu hakkındaki şu tespitleri oldukça manidardır: “Kültür Emperyalizminin ilk safhadaki ama geçmişle olan bağları koparmak, gençliği köksüz ve millî kültürsüz bırakmaktı. Bu konuda çok başarılı olmuşlardır. Şöyle ki, bugün gençliğin bin yıllık köklü kültürden bilebildiği ve öğrenebildiği sadece 50 yıldır. 950 yılı bilemez, okuyamaz ve anlayamaz. Okumaması ve nefret etmesi için de bu memlekette ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Batı bir yandan Türk gençlerini Millî kültürlerinden uzaklaştırırken diğer taraftan eğitim ve öğrenimini kendine uyarlamak gayesiyle Türkiye’de sayısız yabancı okullar açmış ve bu okullar devletin her türlü denetiminden uzak faaliyetini sürdürmüştür. Bugün de bu yabancı okullarda Türk gençleri millî kültürden yoksun, kendi milletine ve geçmişine düşman olarak yetişmektedirler.”
Atilla İlhan da kültürel emperyalizmin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçirdiğimizi savunarak şu ifadeleri kullanır: “Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk sanat mûsikîsine sövmeyi, Dîvan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlâna Dante’den küçüktü; Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi.”
Gençlerimiz bir yandan kendilerini cezbeden sanal dünyanın etkisiyle zaten hipnotize olmuşken bir yandan da onları bu etkiden kurtarmak için çabalayan ama bu işi nasıl yapacağını bilmediği için kendi geliştirdikleri usullerle süreci daha da çözümsüz hale getiren ebeveynlerinin arasında kalıyorlar.
Gençliğim eyvah!
Yazımızın başından itibaren sosyolojik olarak incelediğimiz kültürel emperyalizm ve onun bir neticesi olarak kültürel yozlaşma ve kültürel yabancılaşmanın etkilerini bugün en fazla gençler üzerinde görmekteyiz. Yani kültürel emperyalizmden en fazla etkilenen kesim gençlerimizdir.
Gençlerimiz bir yandan kendilerini cezbeden sanal dünyanın etkisiyle zaten hipnotize olmuşken bir yandan da onları bu etkiden kurtarmak için çabalayan ama bu işi nasıl yapacağını bilmediği için kendi geliştirdikleri usullerle süreci daha da çözümsüz hale getiren ebeveynlerinin arasında kalıyorlar.
Bilhassa metropollerde yaşayan ve nispeten varlıklı ve eğitimli sayılan kesimler arasında yaygın biçimde ortaya çıkan bireyci, hazcı anlayışın beslediği lâik hayat tarzı, tam mânâsıyla bir çürümüşlük göstergesi olarak kendisini hissettiriyor. Bilinçli, programlı biçimde neredeyse hiçbir ahlâkî sınırın tanınmadığı, hayâ ve edep duygularının aşağılandığı bir ortam inşâ ediliyor ve bu ortam kaçınılmaz biçimde toplumsal atmosferin bütününe zehrini saçıyor.
İcat edildiği yıllardan bugüne kadar akıl almaz bir gelişme gösteren TV’ler ve onu destekleyen sinema ve dizi sektörü dijitalleşmenin de verdiği imkânlarla kültür emperyalizmine hizmet etmeye devam ediyor. Türkiye’de sinema, dizi, film ve moda sektöründe gizli lobilerce bilinçli finanse edilerek ön plana çıkarılan geleneksel aile yapısıyla uyuşmayan tipolojilerin, toplumsal dejenerasyonu hedeflediği belirtilirken, bu durum toplumun her kesiminden tepki görüyor. Birçok sektörde uygarlıkların, toplulukların, insanların ya da yapıların duyguları sanat ile anlatılıyor. Kişisel ve toplumsal gelişimde önemli yeri bulunan sanatın en bilindik başlıklarından sinema, film, dizi, tiyatro ve moda; duygu, tasarı, güzellik gibi olguların anlatımında sıkça kullanılıyor. Ciddî bir seyirci ve takip kitlesi bulunan bu sektörler, İslâmî hayat ve geleneksel Türk aile yapısını da etkiliyor. Medeniyetin göstergesi olarak tanımlanan sanatsal faaliyetler, kimi zaman toplum için çeşitli riskler barındırıyor.
Maalesef bu sektörü ellerinde tutan kişiler attıkları her adımı, kullandıkları her sözcüğü bilerek icra etmekteler. Yıllardır seyrettirilen hemen her filimde dürüst olmak pasiflik, namuslu olmak tutuculuk ve geri kafalılık, hırsızlık ve dolandırıcılık uyanıklık, çıplaklık cüretkârlık, mafya ve benzeri oluşumlar yiğitlik olarak lanse edildi. Eşcinsellik bir tercih meselesi, ensest ilişkiler masum kaçamaklarmış gibi lanse edildi. Bunun yanında din adamları üçkâğıtçı, sahtekâr ve yağcı yalaka tipler olarak gösterildi. Toplum hafızasına yerleştirilen bu algılar zamanla kırılmaz birer olguya dönüştü.
Haz ve hız arasında tüketilen gençliğe servis edilen filimler, oyunlar onları şiddete, uyuşturucuya, içki ve sigaraya yönlendirdi. “Namus” kavramı yıkılması gereken bir tabu olarak hedef gösterildiği için, zina ve fuhuş artık iki tarafın rızasına kalmış bir fizyolojik bir hadise olarak kabul edilir oldu. Namusları heder edilen genç kızlarımız ya intiharı bir çare olarak gördü ya da zaten kendisinden bıkan partneri tarafından akıl almaz usullerle hunharca katledildi. Bu tür davalar hâlâ gündemi en fazla meşgul eden adli vakalar olarak varlığını sürdürüyor. Köşe dönmecilik, sahtekârlık, dolandırıcılık artık organize bir meslek haline geldi. Uyuşturucu ve bağımlılık yapan kimyasal maddeler artık nerdeyse ilkokul çocuklarını bile tehdit eder durumda.

Tüm bu olumsuzluklar ile mücadele edilirken dinî ve ahlâkî argümanları kullanmak geri kafalılık olarak karşılık bulmakta. Seküler ve lâik eğitim sistemi bu yıkımı durdurmak şöyle dursun yavaşlatmaya bile muktedir değil.
Lâik ahlâk sisteminin pek çok yansıması olmakla beraber son dönemlerde iki hususun fazlasıyla öne çıktığı görülüyor. İlki, iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve yaygınlaşmasına bağlı olarak hiçbir otokontrol, sansür, filtre ihtiyacı hissetmeksizin medya araçlarının kullanımı eğiliminin öne çıkması şeklinde belirginleşiyor. Diğeri ise cinsî sapkınlığın normal, hatta saygın bir tercih şeklinde dayatılması olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim bu alanda yapılmak istenen her düzenleme anında “sansürcülük, fikir özgürlüğünün kısıtlanması, muhalefeti susturma çabası” gibi ithamlarla püskürtülmeye çalışılıyor. Ama öte yandan kendi ürettikleri putlara, ilâhlarına yönelik bir aykırılık, bir karşı çıkış gördüklerinde ya da hayat tarzlarına yönelik bir kısıtlama söz konusu olduğunda ise alabildiğine haşin tavırlar sergilemekte bir beis görmüyor, sert yaptırımlar uygulanmasını talep etmekten çekinmiyorlar. Çünkü onlar çağdaşlığı, gelişmeyi, aydınlık Türkiye’yi temsil ediyorlar(!).
Bunun yanında giyiminden kuşamına, dinlediği müzikten yemek kültürüne kadar tamamen TV, sinema ve dizi filmlerde gördüklerini taklit eden bir nesil peyda oldu. Genç kızlarımızda çıplaklık ve teşhircilik aldı başını gidiyor. Sokaklarda argo ve küfürlü konuşma gençler arasında bir moda halinde. Genç kızlarımız bile sinkalfı küfürleri yüksek sesle ve rahatça söyleyebilmekte.
Mevcut eğitim sisteminin yetiştirdiği gençler kendi tarihleri, örf ve âdetleri, dini inanç ve ritüelleri hakkında neredeyse habersiz bir hayat yaşamaktalar. Hatta kendi tarihine ve inançlarına düşmanlık besledikleri gibi ülkemizi işgal eden Batılı ülkelere hayranlık beslemektedirler.
Bu kadar izahattan sonra “Peki, çözüm nedir?” diyebilirsiniz. Çözüm, özümüze uygun bir eğitim sistemidir. Ancak bu sadece okullarda verilen eğitimi değil, her alanda kendi kültür ve medeniyet formlarımıza uygun bir eğitim seferberliğidir. Sinemadan televizyona, dizilerden çizgi filmlere, oyunlardan her türlü dijital uygulamaya mührünü vuracak millî bir eğitim seferberliği… Bu seferberlikte artık yalanlardan arındırılmış ve gerçeklerle yüzleştirilmiş bir tarih öğretisi şarttır. Hurafelerden arındırılmış, Kur’ân’ın vazettiği, Hazreti Peygamber’in uyguladığı ve öğrettiği dini bir öğreti…
Aile sosyal, ekonomik ve hukukî güvenceye kavuşturularak refah, huzur ve güven kaynağı olmalıdır. Aile müessesesinin korunmadığı, zayıfladığı ve fonksiyonlarını yapamadığı zaman gayrimeşru ilişkiler artmakta, beden ve ruh sağlığı bozuk nesiller yetişmektedir. Millî ve manevî değerlere göre şekillenmiş aile, kültür emperyalizmi karşısında yıkılmaz bir kale durumuna gelecektir. Aksi takdirde Batı hayranlığıyla kendi köküne, tarihine, diline, dinine düşman nesiller ile karşı karşıya kalmaya devam ederiz.
-----------------------------------------------------------------------
1 Osman Kafadar, Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma. s. 64, Vadi Yayınları. Ankara,1997
2 İbrahim Kafesoğlu, “Türk Kültürünün Özellikleri” Türk Kültürü Dergisi, Sayı 25, s. 181, 1965
3 https://www.ktb.gov.tr/TR-96254/kultur.html
4 https://www.iienstitu.com/blog/millî-kultur-ogeleri-nelerdir
5 Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Toker Yayınları. İstanbul, 1987
6 Mustafa E. Erkal, Sosyoloji (Toplumbilimi), Der Yayınları: 84, s. 132 İstanbul 1993.
7 Mehmet Eröz, Türk Kültürü Araştırmaları, s. 46, Kutluğ Yayınları. İstanbul 1997
8 Nur Özdemir &Bahar Akpınar, Kültürel Emperyalizm ve ‘Yeni Medya’: Türk Toplumunda Kore Kültürü Örneği, Olgu Sosyoloji Dergisi, 1(1), s. 22, Samsun, 2022
9 Kamil Şahin, Kültürel Yozlaşmaya Neden Olan Bir Unsur Olarak Televizyon, Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, s. 247, Ocak 2011
10 Sadık Tural, Kültürel Kimlik Üzerine Düşünceler, s. 17, Ecdat Yayınları. Ankara, 1992
11 https://www.esfenderkorkmaz.com/emperyalizm-nedir-emperyalistler-kimdir/
12 Yaşar Hacısalihoğlu, Emperyalizm, https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/kendi_kaderini_tayin
13 https://www.esfenderkorkmaz.com/emperyalizm-nedir-emperyalistler-kimdir/
14 Özdemir & Akpınar, 2022: 21
15 George Ritzer, Küresel Dünya, (Çev: Melih Pekdemir), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020
16 https://kultur-emperyalizmi.nedir.org/
17 Sami Karamısır, Türkiye’nin Kültür Meseleleri, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayını, s. 95, İstanbul 1995.
18 Karamısır, age., s. 97
19 Haluk Ölçekçi, “Küreselleşmenin ve İletişimin Millî Kültürel Etkileri”, Gazi Türkiyat, 26: 79-97, 2020
20 Özdemir& Akpınar, agm.
21 Zeki Büyükyıldız, Küreselleşmenin Kültürel Yansımaları, https://www.akademikakil.com
22 Büyükyıldız, agm.
23 Hacısalihoğlu, agm.
24 Büyükyıldız, agm.
25 Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük, Cilt 2, s. 778, İstanbul. 1992
26 Fırat Çur, Kültürel Yozlaşmanın Neden ve Sonuçları ve Alınacak Önlemler, https://firatcur.wordpress.com
27 Şahin, agm., s.248
28 Çur, agm.
29 Şahin, agm., s. 244
30 Vecdi Bilgin, Sosyal Çözülme ve Din, Samsun: Etüt Yayınları. S.17, 1997
31 Yasemin Işık, Modernleşmenin Sonucu Olarak Yabancılaşma Olgusu ve Kültürel Yabancılaşma Bağlamında Türk Modernleşmesinin Değerlendirilmesi Korkut Ata Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 7, s. 383, Nisan 2022
32 Işık, agm. s. 390
33 İsmail Doğan, Sosyoloji, Kavramlar ve Sorunlar. PegemA Yayınları, s. 291, Ankara, 2002
34 Işık, agm. s. 390
35 Işık, agm. s. 393
36 Erkal, s. 200
37 Doğan, 2002, s. 292
38 Erkal, age, s. 135.
39 Metin İşçi, Kültür Sömürgeciliği ve Eğitim, Turan Yayıncılık, s. 111, İstanbul 1995.
40 Erkal, age. 135.
41 İşçi, age. 116.
42 Şahin, agm., s.245
43 Özdemir& Akpınar, agm.
44 Uğur Çağlak, “Teşhir Toplumu ve Yeni Medya: Teşhir Toplumunun Oluşmasında Önemli Bir Araç Olan Yeni Medya Üzerine Bir Değerlendirme”, Kritik İletişim Çalışmaları Dergisi, 2: 12-20, 2020
45 Hacısalihoğlu, agm.
46 Işık, agm., s.399
47 Şahin, agm., s.275
48 S. Ahmet Arvasi, Emperyalizmin Oyunları, Burak Yayınevi, Yayın No: 60, s. 28, İstanbul 1999.
49 Arvasi, age., s. 29.
50 Metin İşçi, Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme, Der Yayınları, s. 153, İstanbul 2000.
51 Mustafa Çavdarcı, Türkiye’de Sosyal Değerlerin Aşınması ve Kültür Sömürgeciliği, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta, 2002
52 Ahmet Halûk Dursun, Kültür Emperyalizmi ve Batı´nın Yeniçerileri, www. dünyabülteni.net
53 Attila İlhan, Hangi Batı, 13.baskı, s. 14,15, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları. 2017
54 Topluma yönelik en büyük tehdit: Ahlâki dejenerasyon, https://www.haksozhaber.net/
55 https://www.yeniakit.com.tr/haber/ahlâksiz-dizi-ve-filmlerle-toplum-yozlastiriliyor-420776.html
56 Topluma yönelik en büyük tehdit: Ahlâki dejenerasyon, https://www.haksozhaber.net/
57 S. Ahmet Arvasi, Türk-İslâm Ülküsü, C. 1, s. 156, Burak Yayınevi, İst. 1994



