Koronavirüs salgını ve müzmin önyargılar

Demek ki Koronavirüsten daha tehlikeli hastalıklar da varmış; önyargı, çağdaş yobazlık, din ve mâneviyat düşmanlığı bunlardan… Bilime ışık olmuş Yüce Kitabı, “bilimsel” denilen uygulamaları bundan bin 400 sene önce uygulayan ve insanları tıbba yönelten, hastalıkların ilâçlarının bulunması için çalışmaya teşvik eden Peygamber’i hayatın dışında tutmak, camiye, seccâdeye hapsetmek hastalığına tutulanlar için söyleyecek/yazacak bir kelime bulamıyorum!

Virüse karşı alınan tedbirler

KORONAVİRÜS salgını tüm dünyayı tehdit eder bir hâle geldi. Maalesef bizim de ülkemizde vakalar tespit edildi. Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere tüm kurumlar hastalığın yayılmaması için seferber olmuş durumda.

Televizyonlarda, gazetelerde, camilerde, sürekli olarak virüsün yayılmasını önleyecek tedbirlerle ilgili bilgilendirmeler yapılmakta ve halkımız bilinçlendirilmeye çalışılmakta. Hattâ virüse karşı alınacak bu tedbirlerin virüsün yayılmasını önleyeceği vurgulanmakta.

Tavsiye edilen tedbirlerin an başında temizlik hususları gelmekte. Ellerin sürekli yıkanması, dezenfektan maddelerle aşırıya kaçmadan kullanılması gibi…

Tabiî bu tavsiyelerin ardından bazı fırsatçılar da hemen maske, kolonya gibi maddelerin fiyatlarını arttırmaya başladılar bile. Devletin ilgili kurumlarının bunların peşine düştüğünü biliyoruz. Umarız hiçbir zayiat vermeden bu illetten de kurtuluruz.

Gördüğümüz kadarıyla virüsten ziyâde insanların yaşayacağı panik ve bunun tam zıddı olan umursamazlık daha tehlikeli…

Panikçiler hemen marketlere koşarak gıda ve temizlik maddeleri stoklamaya başladılar bile. Yine panikten medet umarak hala siyâsî kriz beklentisine girenler de ayrı bir vaka… Onlar da sürekli sosyal medya üzerinden endişe ve korku pompalamaya devam ediyorlar. “Falan şehirde virüs çıkmış”, “Filan şehirde ölen var”, “Filanca hastane tamamen dolmuş” gibi söylentilerle…

“Bir de vurdumduymazlar var” dedik; bunlar da hiçbir tedbiri önemsemeden, kafalarına göre yaşamaya devam ediyorlar. Özellikle her ne sebeple olursa olsun umre, seyahat, tahsil ve ticâret gibi nedenlerle yurtdışından gelenlerin 14 günlük karantina kuralına uymaları istenirken ortalıkta gezinmeleri, evlerine ziyaretçi kabul etmeleri gibi umursamazlıklar, maalesef mücadele sürecine olumsuz katkıda bulunuyor.

Salgına karşı Tıbb-ı Nebevî uygulamaları

Devlet mücadele yöntemi olarak her argümanı kullanıyor. Bilimsel olarak hastalığın seyri, bulaşma yolları, kuluçka süresi, virüsün hayatiyetini etkileyen etmenler gibi birçok detay anlatılmakta.

Bunun yanında işin sosyolojik yönü de masaya yatırılmış ve insanların dinî duygularına da hitap edilerek hastalığa karşı uyanık olunması, alınan tedbirlere uyulması hususunda âyet ve hadîslerden yola çıkılarak bir başka mücadele alanı oluşturulmuş durumda.

Bu hususta başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere hemen hemen tüm cemaatler kendi hocaları aracılığı ile İslâm’da bulaşıcı hastalıklarla nasıl mücadele edilmesi gerektiğine dair Efendimizin (sav) uygulamalarını ve hadîslerini insanlara anlatarak Devlet’in başlatmış olduğu bu seferberliğe katkıda bulunuyorlar.

Bu konuda hem halk bilinçlendiriliyor, hem de moral motivasyonu sağlanıyor.

Bu konu ile ilgili olarak bir âyet-i kerîmede şu emir verilmiş: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.” (Bakara, 195)

Durum gayet açık!

Tehlikelere karşı tedbir almak ve tedavi olmak şart. Hazreti Peygamber’in (sav) sağlıkla ilgili uygulama ve tavsiyelerine “Tıbb-ı Nebevî” denildiğini biliyoruz. Bu uygulamaların başında karantina meselesi geliyor. Hazreti Peygamber bir hadîs-i şerifinde, “Bir yerde veba çıktığını duyarsanız oraya girmeyiniz; bulunduğunuz yerde veba çıkarsa o bölgeden ayrılmayınız” (Buhârî, Tıbb 30; Müslim, Selâm 92;) buyurmuş.

Bu hadîs yıllar sonra bir olay karşısında gündeme gelmiş.

İbni Abbâs’tan (ra) rivâyet ediliyor:

“Ömer İbni Hattâb (ra) Şam’a doğru yola çıktı. Serg denilen yere varınca, kendisini orduların başkomutanı Ebû Ubeyde İbni Cerrâh ile komuta kademesindeki arkadaşları karşıladı ve Şam’da veba hastalığının baş gösterdiğini ona haber verdiler. İbni Abbâs’ın dediğine göre, Hazreti Ömer ona, ‘Bana ilk muhacirleri çağır’ dedi, ben de onları çağırdım. Ömer, onlarla istişâre etti ve Şam’da veba salgını bulunduğunu kendilerine bildirdi. Onlar nasıl hareket edilmesi gerektiğinde ihtilâf ettiler.

Bazıları, ‘Sen belirli bir iş için yola çıktın; geri dönmeni uygun bulmuyoruz’ dediler. Bazıları da, ‘Halkın kalanı ve Resûlullah’ın (sav) ashabı senin yanındadır. Onları bu vebanın üstüne sevk etmenizi uygun görmüyoruz’ dediler.

Bunun üzerine Hazreti Ömer, ‘Yanımdan uzaklaşınız’ dedi. Daha sonra, ‘Bana ensarı çağır’ dedi, ben de onları çağırdım. Fakat onlar da muhacirler gibi ihtilâfa düştüler. Hazreti Ömer, ‘Siz de yanımdan gidiniz’ dedi. Sonra, ‘Bana Mekke’nin fethinden önce Medîne’ye hicret etmiş olan ve burada bulunan Kureyş muhacirlerinin yaşlılarını çağır’ dedi. Ben onları çağırdım; onlardan iki kişi bile ihtilâf etmedi ve ‘Halkı geri döndürmeni ve bu vebanın üzerine onları götürmemeni uygun görüyoruz’ dediler. Bunun üzerine Hazreti Ömer insanlara seslendi ve ‘Ben sabahleyin hayvanın sırtındayım, siz de binin’ dedi.

Ebû Ubeyde İbni Cerrâh, ‘Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?’ dedi. Hazreti Ömer, ‘Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde!’ dedi. Hazreti Ömer, Ebû Ubeyde’ye muhalefet etmek istemezdi, sözüne şöyle devam etti: ‘Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin, senin develerin olsa da iki tarafı olan bir vadiye inseler; bir taraf verimli, diğer taraf çorak olsa, verimli yerde otlatsan Allah’ın kaderiyle otlatmış, çorak yerde otlatsan yine Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?’

İbni Abbâs der ki, ‘O sırada, birtakım ihtiyaçlarını karşılamak için ortalarda görünmeyen Abdurrahman İbni Avf geldi ve ‘Bu hususta bende bilgi var. Resûlullah’ı (sav), ‘Bir yerde veba olduğunu işittiğinizde oraya girmeyiniz. Bir yerde veba ortaya çıkar, siz de orada bulunursanız, hastalıktan kaçarak oradan dışarı çıkmayınız’ buyururken işitmiştim’ dedi.

Bunun üzerine Hazreti Ömer (ra), Allah’a hamd etti ve oradan ayrılıp yola koyuldu.” (Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 98)

Yine Hazreti Peygamber’in buna benzer olaylarla ilgili diğer hadîsleri de şöyle:

“Aslandan kaçar gibi cüzzamlı birinden uzak dur!” (Buhari, Merda 19; A. Bin Hanbel, Müsned, 2/443)

“Cüzzamlıyla aranızda bir mızrak boyu mesafe olduğu hâlde konuşunuz.” (Ramuz el-Ehadis 2/471)

“Allah temizdir, temizi sever. Etrafınızı temizleyiniz.” (Tirmizi, Edeb 41).

Yine Hazreti Peygamber’in eşlerinden birisinin gözünün iltihaplanması üzerine başkasına sirayet etmemesi amacıyla iyileşinceye kadar onun başka insanlar ile görüşmesini engellemesi de (Kettânî, I, 359) bir diğer karantina uygulaması örneği…

Hastalıklar karşısında ümitvar olmak

Hazreti Peygamber, insanlara hastalıklar karşısında moral eğitimi de vererek onların ümitsizliğe kapılmamasını sağlamıştır. Zaten Allah’ın lütuf ve merhametinden ümidinizi kesmeyin, çünkü Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler ümit keser” (Yûsuf, 87) âyet-i kerîmesi ile ümitsizlik yasaklanmıştır.

Hazreti Peygamber de bu konuda şöyle demiştir: “Allah, ölümden başka, devâsını yaratmadığı hiçbir dert yaratmamıştır.” (Mu’cemü’l-Evsat)

Bu meyanda bir başka hadisi: “Her derdin bir devâsı vardır. Eğer o derdin ilâcı bulunursa, Allah’ın izniyle o hastalık iyileşir.” (Müslim, Selâm: 69)

“Allah Teâlâ Hazretleri hastalığı da, ilâcı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilâç var etmiştir. Öyleyse tedavi olun. Ancak haram olan şeyle tedavi olmayın.” (Ebu Dâvud, Tıbb 11, 3874)

“Peygamber Efendimiz bir konuşmasında, ‘Şâfi-i Kerim Allah Teâla Hazretleri her ne hastalık indirmişse onun devâsını da indirmiştir. Tek bir hastalığın ilâcı yoktur’ dedi. Kendisine, ‘O hangi hastalıktır?’ diye soruldu. O da, ‘İhtiyarlık!’ cevabını verdi.” (Buhârî, Tıbb 1, Ebu Dâvud, Tıbb 1, 3855; Tirmizî, Tıbb 2, 2039; İbnu Mâce, Tıbb 1, 3436)

“Peygamberimize sordular: ‘Ya Resûlallah, tedavi olmamızda bize bir günah var mı?’ Peygamberimiz cevap verdi: ‘Tedavi olunuz ey Allah’ın kulları, çünkü Allah yaşlılıktan başka her hastalıkla beraber bir de devâ yaratmıştır.’” (İbni Mâce, Tib: 1)

“Bir sahabe, Peygamberimize sordu: ‘Ya Resûlallah, yapageldiğimiz tedavi ve tehlikelerden sakınmamız, Allah’ın kaderinden herhangi bir şeyi geri çevirir mi?’ Peygamberimiz şöyle buyurdu: ‘Tedavi de Allah’ın kaderindendir.’” (Tirmizî, Tıb: 21)

“Ey Allah’ın kulları, tedavi arayın! Zira Allah Teâlâ Hazretleri bir tanesi hâriç, tedavisiz hastalık yaratmamıştır: İhtiyarlık (bir rivayette ölüm)…”

Bilimsel olmak örtüsüne bürünen İslâm düşmanları

Buraya kadar hastalıklarla ilgili olarak serdedilen âyet ve hadîslerde bilime, tıbba aykırı bir husus var mı? Bence yok!

Peki, hastalıklar karşısında ne yapılması gerektiğini izah eden, hastalıkların ilâçlarının bulunmasını teşvik eden, insanları tedavi olmaya yönelten ve kendisine sorulan bir soruya karşılık kişinin tedavi olma hususundaki çabalarının da kaderinde olanı yaşamak anlamına geldiğini bildiren Peygamberimizin (sav) bu tavsiyelerinden rahatsız olanlara ne demeli?

Neymiş efendim, Kızılay Başkanı bir tıp doktoru olarak bir imamın ağzıyla nasıl konuşurmuş, tıbbî izahatta bulunması gerekmez miymiş, devlet ve din işlerini birbirine karıştırmış falan filan…

Sanki doktor olmak Müslüman olmaya engel… Sanki İslâm’da bir ruhban sınıfı varmış da din sadece onların tekelinde…

Bu din ne Hıristiyanlıktır, ne Musevilik, ne de aklınıza gelen başka bir şey!

Bu din, İslâm’dır!

Her Müslüman, temel dini bilgileri bilmek ve yaşamakla mükelleftir. Doktor da olsa, hâkim de olsa, çöpçü de olsa, çoban da olsa…

Elbette bu dinin ilimleri hakkında ihtisas yapmış ve yapacak insanlar da olacaktır. Bu dini hayatın dışına atamazsınız. Dinin haramlar ve helâller diye sınırladığı her şey, hayatın her ânında ve her alanında da geçerlidir.

Demek ki Koronavirüsten daha tehlikeli hastalıklar da varmış; önyargı, çağdaş yobazlık, din ve mâneviyat düşmanlığı bunlardan…

Bilime ışık olmuş Yüce Kitabı, “bilimsel” denilen uygulamaları bundan bin 400 sene önce uygulayan ve insanları tıbba yönelten, hastalıkların ilâçlarının bulunması için çalışmaya teşvik eden Peygamber’i hayatın dışında tutmak, camiye, seccâdeye hapsetmek hastalığına tutulanlar için söyleyecek/yazacak bir kelime bulamıyorum!

Sadece “Yazıklar olsun!” diyor, bu iğrenç bahsi kapatıyorum.

“Tıbbın öncüleri”

Söz konusu bay bilimsellere, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin “Ölümden Başka Her Derdin Devâsı Var” başlıklı yazısından “Tıbbın Öncüleri” bahsini buraya alarak tarihî bir hatırlatma yapmak isterim, umarım faydası olur.

***

“Müslüman Şark dünyası, modern tıbbın öncülerini de yetiştirmiştir. Avrupa’da ‘Razes’ diye bilinen Müslüman tabib Ebu Bekr er-Râzî (864-925), bugün Tahran yakınlarındaki Rey şehrinde doğdu. Bağdad’da tıp tahsil etti. İlâçlar ve kimya üzerine çalıştı. Tıb ilminde yüze yakın eseri vardır. Göz ameliyatlarında mütehassıs idi. Hazret-i Peygamber’in kız torunu Sükeyne’ye katarakt ameliyatı yapmıştır.

Aynalarda ışıkların yansıması kanunlarını bulan ve Avrupalıların ‘Alhazem’ dediği İbn Heysem (965-1039), Basra’da doğmuş, Mısır’da vefat etmiştir. Matematik, fizik ve tıb ilminde yüze yakın kitabı vardır. Bunların çoğu Avrupa dillerine tercüme edilmiştir.

Batı’da ‘Avecenna’ diye tanınan İbn Sina’nın (980-1037), ‘el-Kanun’ adlı eseri asırlarca tıb fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.

1066’da ölen Müslüman cerrah Amr bin Abdurrahman el-Kirmânî, Endülüs hastanelerinde ameliyat yapardı.

Türkistanlı din âlimi İbnü’n-Nefs (1210-1288), aynı zamanda doktor idi. Tıb ilmindeki buluşlarını bildiren kitapları, bu ilimde kıymetli birer kaynaktır. Akciğerlerdeki kan dolaşımının şemasını ilk çizen budur.

Orta Çağ’da, büyük tıb âlimleri yalnız Müslümanlardı; Avrupalılar Endülüs’e tıb tahsiline gelirlerdi. İspanya Kralı Altıncı Alfonso’nun Toledo’da kurduğu tercüme mektebi, Arab âlimlerin tıbba dair nice kitabının Lâtince ve Avrupa lîsanlarına tercümesini temin etti. Müslüman tıbbı, bu sayede Avrupa’ya yayıldı.

Osmanlı âlimleri de bu vadide çok çalışmışlardır. Herkesin tasavvufî hikmetleriyle tanıdığı Akşemseddin, tabib idi. Çiçek aşısını bulanlar, Türklerdir. Jenner, bunu Türklerden öğrenerek 1796’da Avrupa’da tatbik etti ve haksız olarak ‘çiçek aşısını bulan kimse’ unvanını aldı. Hâlbuki o zamanlar Avrupa’da insanlar çiçek hastalığından kırılıyordu. Fransa Kralı On Beşinci Louis, 1774’te çiçekten ölmüştü. Napoléon, 1798’de Filistin’deki Akkâ’yı muhasara ettiği zaman, ordusunda veba zuhur etti. Çâresiz kalınca, düşmanı olan Osmanlılardan yardım istedi. Türk tabibler hastaları tedavi ettiler.” (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, 9 Mayıs 2016, Türkiye Gazetesi)