HAFIZA, geleceği şekillendiren bir dürtü. Tam anlamıyla bilinçle danışılan bir rehber gibi görünmese de tercihleri, eğilimleri, beklentileri belirlemede sessiz bir uyaran. Hissedişlerin kalbe tâbi olduğu hakikatine kalben teslim olsam da zihnin bu hissedişlere ve ardı sıra süregelen eylemlere yön verme kabiliyetini hem şahsî hem maşerî boyutta son derece kayda değer buluyorum. Bellekteki birikim, kalpteki izdüşüm, muhakkak bir sonraki adımın ferasetinde en etkin unsur.
Hafıza denilen kabiliyet insana ferdi hayatında yön verici olduğu kadar, kişinin toplum içindeki tesir gücünü ve geleceği şekillendirmede etkin paydaş rolünü de mecburî bir şekilde besleyip büyüten bir olgu. Hafızanın ilk parametresi hissediş ve şahsî kimlik bilgileri üzerinde elastiki ama baskın bir varlık anlatısı peydah etmesi olarak nitelenebilir. Ve iki ana kaynaktan beslenir. Mazide zihni ve kalbi tesir altına alan her bir vakıa, söz, etkileşim ve birikimin bir uzantısı olarak günü mayalayan bir ferment rolündedir. Ama bir yandan da zamanın akışındaki ritme göre esneyebilen, yeniden güncellenebilen bir kalp estetiği hükmündedir. Ve her iki özellik de birbirinden bağımsız bir şekilde yol almaz ama birbirine son derece radikal dönüşümler vaat eder.
Kolektif bellek kavramı üzerinde bugüne kadar çok fazla söz söylenmiş. İlk olarak Fransız sosyolog Halbwachs tarafından literatüre entegre edilmiştir ve genel çatısı da bu ilk acemi görüş üzerine genişletilerek inşâ edilmiştir. Halbwachs, kolektif belleğin bireysel dinamizminden ziyade toplumdaki etkinliğini daha kıymete değer bulur. Ki gerçekten de öyledir. Zira bellek adı verilen her türlü geçmiş ve güncel birikim, kişinin aidiyet duygusunda ve topluma kazandırabileceği pozitif ivmelerde ana malzemedir. Bu kaçınılmazdır. Ama pek tabii şahsî dengelerin niteliği, kişinin topluma verebileceklerinin de ön şartı olduğundan, belleğin ilk temas ettiği yer olan şahsî dinamikleri de es geçmek akılcı bir yol olmayacak. Öyleyse hafızayı evvela kişiyi domine eden bir mecburî istikamet olarak kabul etmek ve kişinin bütün iç âleminin dışa ve dolayısıyla topluma dokunacak kadar yoğun bir etkileşim değişkeni hükmünde olduğunu idrak etmek önem arz ediyor.

Geçmişteki efsanelerden, zaferlerden, coğrafî hatıralardan, olay ve olgulardan hangisinin bugünün en etkin mayası olacağını belirlemek, bugünün ihtiyaçlarını, beklentilerini ve yönelimlerini kişilere doğru empoze edebilmekten geçer.
Kolektif belleğin cüzleri
Toplumsal bağlılık ve aidiyet, yine şahsî hissedişler dizelgesinde bir alt başlık olarak değere tâbi olsa da, mademki toplumlar bireylerin tercih ve tavırları üzerinden genel bir karaktere kavuşuyor, öyleyse hafızanın zihinlerde tuttuğu yeri, bir milletin geleceğini sistematize eden fraksiyonlardan ayrıştırma şansı yok demektir.
Fakat yine kavramın en tutarlı tanımına dönüş yapacak olursak; kolektif belleği kişisel bir hatıra defteri olarak ele almak, kavramın amaç ve istikametine tam olarak bağlı kalmamak anlamına geliyor. Daha doğrusu tanımın mucitleri ve geliştiricileri anlam üretiminde şahsî hayatın hatıra gücünden ziyade, bunların yakın-uzak etkileşim alanındaki eklentilerine dikkat çekiyor. Gerçi bu zaviye parçayı anlama kavuşturmadan onu sadece bir hacim olarak ele alma gafletini beraberinde getirebilir. Zira bu tanımlama, şahsî hafıza istiflerini hiçbir niteliğe bezemeden, onları çevresel faktörler eşliğinde bir niceliğe ve niteliğe kavuşturmayı hedefliyor. Fakat hiçbir bütünsel olgu, parçaların, cüzlerin iptidai yapısını ele almadan tam anlamıyla realist bir yorumlama kabiliyeti kazandırmaz. Öyleyse ben de her zamanki gibi bütüne bir rütbe biçmeden evvel, parçanın mücevher kıymeti üzerinde birkaç kelam edeceğim. Kişinin ilk nefesten son nefese uzanan yaşam grafiğinde iyi-kötü, olumlu-olumsuz, doğru-yanlış tüm stoklar, topluma bir şekilde az ya da çok yön verecektir.
Hiçbir surette belli bir coğrafyayı ve milleti hüviyetlendiren değişkenler, kişisel hafıza birikimlerinden ayrıştırılamaz. Ama bir yandan da bireysel eylem güdüsü ve hissedişler üzerinden bir toplumun genel hatları da rütbelendirilemez. Ne var ki zorluklar, yoksulluk, sevgisizlik, bencillik gibi kişinin kendi duyumları ve deneyimleri nasıl ki gelecek tercihleri ve eylemleri üzerinde baskın olacaksa, birey birey yayılan ve büyüyen bir etkileşimi ele alırken terazinin kefelerindeki ağırlıklar olarak kişisel birikimler, yok sayılması mümkün olmayacak bir hacme de sahip olacaktır.
Kolektif belleğin toplumsal inşâ rolü
Dikkate değer bir husus olarak, menfi birikimlerle yaşadığı coğrafyayı grileştiren, bulutlandıran ya da daha fazlasıyla siyaha boyayan her bir kayıp fert, toplumun diğer cüzlerinin gücü nispetinde elimine edilebilir. Bu demektir ki, bir toplumda nitelikli ferdî yaşam oranı ne kadar yüksek bir ivme gösteriyorsa, araya sızan negatif şahsî eylem ve yorumlamalar da o nisbette ekarte edilebilir.
Bastırılmış toplumlarda bireylerin içe dönük ve pasif yaşam biçimlerini ele alacak olursak, o coğrafyanın kader ağında bu olguyu belirleyici unsur olarak kabul etmemiz kaçınılmaz. Diğer taraftan özgürlükler ve bireysel haklar sloganı altında kişiye sınırsız ve ahlâkî bir baskılayıcı olmadan her türlü eylem ve hissedişe imkân tanıyan bir toplumsal garabet de yine o coğrafyada genel bir kimlik oluşumunda son derece tesirli olacaktır. Elbette her iki tasvirde de sonuçlar pek de iç açıcı bir tablo vaat etmeyecektir.
Toplumsal inşâ, daha ziyade geleceğin imar edilmesi dürtüsünü destekler. Fakat bu geçmişten koparılmış ve sıfırdan temel atılan bir yapılanma olarak düşünülemez. Toplumların uzun yıllardır yerleşik bulunduğu coğrafyalardaki hatıraları bile, uzak topraklardan getirdikleri izler üzerine eklenen birikimler olarak ve onlardan kaynak/destek alan bir tabiatla var olacakken, sıfırdan bir gelecek inşâsı ütopik kalacaktır. Daha doğrusu, bu gerekli de değildir, fayda da vermeyecektir. Ama geçmiş hafızasından güne aktarılanların hangi nitelikte olduğu sorusu üzerine düşünmek, belki de tam bu istikamette yön verici bir rol giyinmek, her bireyin aslî sorumluluklarından biri olsa gerek.
Aile ve millet, kişiye her an yeni bir bellek kazanımıdır. Ve her bir yeni bellek güncellemesi, o toplumun belki bir asırlık var oluş öyküsünde ana temayı oluşturacaktır.
Hafıza tarihsel bilgi midir?
Bu soruya verilen cevaplarda da ortak bir fikir birliği mevcut. Kolektif bellek denilen toplum dinamizmi, yazılı tarihi bilgilerinden ve dayatılan gerçekliklerden ayrı bir ivmelenme gösterir. Çünkü bugünün yaşam biçimleri, geçmişten elenerek, süzülerek seçilen bilgilerin de yönünü belirler. Günü, geçmişteki zaferlere, inanca ve aile birliği gibi geleneksel duyumlara göre şekillendirmek için evvela günü bu hassasiyetler üzerinden güncellemek gerek. Zira bir dolu tarihsel kayıt ve bilgi içinden kişilerin seçip de belleğe transfer edeceği her bir bilgi, günün beklentisini doyurma ihtiyacına cevap vermeli.
Geçmişteki efsanelerden, zaferlerden, coğrafî hatıralardan, olay ve olgulardan hangisinin bugünün en etkin mayası olacağını belirlemek, bugünün ihtiyaçlarını, beklentilerini ve yönelimlerini kişilere doğru empoze edebilmekten geçer.
Çağın ve neslin zihninde açlık duyumunu tetikleyen olguları doğru belirlediğimizde, tarihi hafızadan alınacak doneleri de seçkin bir eleme sistemine bağlayabildik demektir. İnsan zihninin tarihi defaatle gündemde tutacak birtakım sembolik ve görsel hatırlatıcılara da ihtiyacı vardır. Bu yüzdendir ki evvela bayrak, o milletin her bir ferdi üzerinde en büyük hafıza verisi olacak ama bir yandan da geçmişi tasvir eden anlatılar, hikâyeler, efsaneler, şiirler, kitaplar, müzeler, gelenekler ve coşkuyu uyandıran özel günler vb. her bir faktör, günün ve geleceğin teşkilatlandırılmasında önem arz edecektir.
Peki her zaman iyinin elenti olarak birikime dahil edilmesi ve menfi olanın üzerinin kapatılması mümkün müdür?
Bu da pek akılcı ve rasyonel bir çıkarım olmayacak sanırım. Zira insan, yaşadığı coğrafyada ve paydaşı olduğu toplumda geçmişte iz bırakan ve günün ritmini de belirleyen acılar üzerinden de birtakım şahsî duyumlara mecbur kalacaktır. Bu aslında kişiyi değerli kılan bir vasat. Zira geçmiş acıların, çağın insanının kalbini hâlâ acıtabiliyor oluşu, birliği ve aidiyeti destekler. Ama bir yandan da toplumun özgüvenini ve geleceğe umutla bakışını da törpüleyebilir. Öyleyse hem acıları hem toplu sevinçleri ve zaferleri unutmadan, unutturmadan, üzerine yeni ve müspet hatıralar ekleyebilmek, gelecek inşâsında dengeli ve pozitif bir etkileşim sağlayacaktır kanısındayım.



