Kırmızı başlıklı adam

Dünya Miras Listesi’nde yer alan, bütün dünya için önemli bir sembol olan, Fatih Sultan’ın “Yıkılsa bile yeniden yapıla” dediği mabet, yanabilirdi. İşte o zaman sorgu başlayacaktı. “Sen misin ‘Terörsüz Türkiye’ isteyen? Sen misin PKK’ya silahları yaktıran? Sen misin kiliseyi cami yapan? Müze vasfından çıkaran ve tekrar ibarete açan? Sen misin bize karşı gelen?” Böyle diyeceklerdi. “Bir emaneti bile koruyamadılar. Kilisemizi yaktılar” diyeceklerdi. “Meczup” diye nitelemenin bir anlamı yok. O kelimeyi de kirletmek doğru değil. Diyecekseniz açıkça “aklıyla zoru olan” deyin, “deli kisveli hain” deyin. Hem beş defa tedavi görmüş. Demek ki tedavi gayet başarılı olmuş. Yaptığı iş, başından sonuna hiç de deli işi değil. Eğitimli, bilinçli, becerikli bir hergele.

11 TEMMUZ, tarihte önemli bir gün. O günün tarihine baktığımızda, dünya çapında etki oluşturacak olaylar görüyoruz. 

1789’un 11 Temmuz’unda Fransız devrimciler “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”ni Meclis’e sundu. 

1921’de İrlanda bağımsızlık kazandı. 

1975’te Eski Çin’in başkenti Şian’da 2000 yıl öncesine ait, kilden yapılma, gerçek boyutlarda 6000 kişilik bir ordu bulundu. 

1979’da Abdi İpekçi cinayetinin katil zanlısı, Mehmet Ali Ağca ve Yavuz Çaylan yakalandı. 

1995’te Mladiç komutasındaki Sırplar, Bosna-Hersek’in Srebrenitsa bölgesinde 8372 Boşnak’ı katletti. Dünya bu olayı “soykırım” olarak tanıdı. 

Bunların hepsi 11 Temmuz günü yaşandı. Bizim için de önemli bir gün… 

Yakın zamanda iki önemli olaydan biri Ayasofya’nın ibadete açılma kararı, diğeri “Terörsüz Türkiye” yolunda PKK’nın silah bırakması... 

2016’da Danıştay’a dava açılmıştı. 86 yıl boyunca müze olan Ayasofya’nın tekrar cami olmasına 10 Temmuz 2020’de karar verildi. Ertesi gün karar Resmî Gazete’de yayınlandı. İki hafta sonra 24 Temmuz’da kılınan Cuma namazıyla ibadete açıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya’nın ibadete açılmasına dair yaptığı açıklamada şu cümle son derece önemlidir: “Kimin ne dediğine değil, bizim hakkımızın ne olduğuna, milletimizin ne istediğine bakarak bu kararı aldık.”

Birilerine çok üzücü, acıklı, göz yaşartıcı gelebilir. Ne yapalım, herkesi memnun etmek asla mümkün değildir. Bir karar alırsın, uygularsın; birileri memnun olurken başka birileri kahrolmanın eşiğine gelebilir. 

Varsayalım parasını ödeyerek çok arzuladığınız bir ev aldınız. Bahçesi var, müstakil, sağlam bir yapı. Uzun süre kullandınız. Günün birinde evi size satan kişinin uzak akrabaları çıkıp geliyor ve “Evi satın almış olabilirsin ama odalardan birini kullanamazsın!” diyor.

Bahsettiği, binanın en güzel odasıdır üstelik. 

Şaşırıp kalmaz mısınız? 

Hemen sebebini sorarsınız. 

“Niye?” 

“İşte öyle! İtiraz istemem! Yoksa başına dert almış olursun!”

Açık tehdit. 

Gücünüz varsa, karşı koyarsınız. Güç yoksa, boyun eğersiniz. Ta ki o saçma sapan baskıya karşı gelecek kuvvete sahip olana kadar. 

O ev, İstanbul olsun. Kullanımı kısıtlanan oda ise Ayasofya. 

Biz bütün memleketin tapusunu almışız, bedelini son kuruşuna, son damla kana kadar ödemişiz. Birileri gelip itiraz etti, baskı ve tehditle yanlış bir işe meyletti diye, o yanlışlık ilelebet öyle gidecek değil ya. 

Fatih Sultan dedemiz, ne demişti? 

“Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni!” 

Ayasofya, fethin sembolüdür. Bir anlamda tapu senedidir. Mimar Sinan’ın desteğiyle bugünlere ulaşmıştır. 

Kim karşı çıkarsa çıksın, kim üzülürse üzülsün. 

Dönelim 11 Temmuz tarihine... 

ABD’nin geçmişinde o gün önemli bir olay bulunmuyor ama unutulmaz bir 11 Eylül’ü vardır, ikiz kulelerin uçaklarla yıkıldığı, Pentagon’un hasar aldığı gün. 

Büyük ihtimal, hatırlı dost ve müttefiklerimiz bize de bir 11 Temmuz hediye etmek istemişler; bir ay sonra kamuoyuna duyurulduğunda haberdar olduk. 

Kırmızı şapkalı bir kişi, Ayasofya camiini yakmaya kalkıştı. 

Kırmızı şapkalı kızı bilirdik. Gezi günlerinde kırmızılı kadını da görmüştük. Ama bu yeni çıktı. Bir adı da var ama lüzumsuz, anmaya değmez. 

“Meczup” dediler. Bakırköy’deki hastaneden raporu varmış. Beş defa yolu düşmüş oraya. Beş defa da çeşitli suçlardan gözaltına alınmış. 

Belli ki planlı bir iş. Terör uzmanları da aynı görüşte. 

Tam da PKK’nın silah bıraktığı, bırakmak ne kelime, silahları yaktığı gün herif Ayasofya’ya giriyor. Cemaatle yatsı namazı kılıyor. Sonra başlıyor beklemeye. Ayasofya kütüphanesinden eline aldığı İncil’in birkaç sayfasını yırtıp poşete koyuyor. 

Rahlede Kur’ân okur gibi yaparak camidekilerin çıkmasını bekliyor. 

Cebinde parfüm şişesi de var. Kâğıtlara parfüm sıkarak çakmağı çakıyor. Alev görünmesin diye üzerine rahle koyuyor. 

Girişte yaptığı gibi, çıkarken de güvenlik kameralarının açılarına dikkat ederek hızla uzaklaşıyor. Şapkasıyla yüzünü kapatmayı unutmadan. 

Halılar tutuşuyor. Rahle de ahşap; alevler büyüyünce o da yanacak. 

Dışarı çıkıp kalabalığa karışıyor, arabasına gidip kıyafetlerini değiştiriyor ve evine gidiyor. Ayasofya’ya giriş saati 22:50, çıkış 00:05.

Bütün tedbirlere rağmen polisten kaçamıyor. 

Çok şükür durum erken fark edilerek büyümeden söndürüldü.

Ya görülmeseydi? 

Dünya Miras Listesi’nde yer alan, bütün dünya için önemli bir sembol olan, Fatih Sultan’ın “Yıkılsa bile yeniden yapıla” dediği mabet, yanabilirdi. 

İşte o zaman sorgu başlayacaktı. “Sen misin ‘Terörsüz Türkiye’ isteyen? Sen misin PKK’ya silahları yaktıran? Sen misin kiliseyi cami yapan? Müze vasfından çıkaran ve tekrar ibarete açan? Sen misin bize karşı gelen?”  

Böyle diyeceklerdi. “Bir emaneti bile koruyamadılar. Kilisemizi yaktılar” diyeceklerdi. 

“Meczup” diye nitelemenin bir anlamı yok. O kelimeyi de kirletmek doğru değil. Diyecekseniz açıkça “aklıyla zoru olan” deyin, “deli kisveli hain” deyin. Hem beş defa tedavi görmüş. Demek ki tedavi gayet başarılı olmuş. Yaptığı iş, başından sonuna hiç de deli işi değil. Eğitimli, bilinçli, becerikli bir hergele.