Kına

Kapıyı kapatmalı mıydım, yoksa açmalı mı, bilemedim. Belki de bilmek istemedim. Donup kalmıştım olduğum yerde. İnsan hissiz olur mu hiç? Öfkesiz, nefretsiz, heyecansız veya umursamaz? O eşiğin dışında, ben ise iç tarafındaydım ama birbirimize uzatacak ne elimiz, ne bakacak gözümüz, ne de tek bir cümlemiz vardı.

“SEVGİ neydi? Sevgi emekti…”

İzlediğim filmde sevgiye “emek” demişlerdi. Düşündüm: “Sevgi emekse, emek neydi?” Filmdeki gibi kol kanat germek, zor zamanlarda daima omuzunu o zorun altına koymaksa, o vakit sevgi emek de değildi. Sevgi neydi acaba?

***

Ben, Kına… Daha on yedisinde, adının şölvesi* avuçlarında solmadan ayrılık koru yüreğine düşmüş, vuslat beklerken bahtına hasret yazılmış Kına… Babam koymuş adımı. Benim kadar adımı da sevmiş. Sevmenin nasıl olduğunu doğduğumdan beri bilirim sanıyordum. Anladım ki, sevgi sanmakla olan bir şey değilmiş. Şimdi mecalsiz, kırgın, karşıma aniden çıkan ayrılığın bileğini bükemiyorum.

Kerim… Köşelerden gözlediğim, gönlümü buyuramayınca akar bir su gibi sevdasına aktığım, zifiri gecede ayın şavkı misâli düşlerimi onunla aydınlattığım, on dördünde tutuşup on yedisinde vuslatı yaşadığım… Yanık bir sevdalıktı bizimkisi.

Babamın ayağını diretmesinin üzerinden bir sene bile geçmemişti Kerim’le kavuşalı. Onca beklemenin, yıllar süren kavuşma hayâlinin peşinden bir Almanya sevdası düşmüş meğer Kerim’in gönlüne. Oysa gönlünde sadece ben varım sanırdım bugüne kadar. Yok, sadece ben sanmazdım, kendisi de bana “gönlümün nazlı yâri” derdi. Günlerce dalgın dalgın gezindiğinde anladım bir sıkıntısının olduğunu. Borç harçtır diye düşündüm önce. “Neyin var?” diye sorduğumda ise hep sessiz kaldı. Bir gün, “Bak şu Almancı Yahya’nın altındaki arabaya, buradayken akşam evine bir ekmeği zor götürüyordu” dedi. Kalbimin “küt” diye vurduğunu, kafamın içinin zonkladığını hissettim. Anlamazlıktan geldim önce. “Yahya’nın arabası olsa ne olur, arkasında bir ev dolusu hasret var” diyerek gereken cevabı verdim diye düşündüm. Nereden bilirdim ki Kerim’in Almanya için kulağının sağır, gözünün körleştiğini? Yahya ile geçirdiği zamanlarda duydukları, dinledikleri aklını başından almış, beni bile gözü görmez olmuştu.

“Bugün pasaporta müracaat edeceğim” dedi, gözlerini yerden hiç kaldırmadan. Ben de başımı kaldırmadım. O sustu, ben de sustum. O ağlamadı ama ben hıçkırarak ağladım. Nice sonra, “Araba parasını denkleştirip geleceğim” dedi. Belliydi, bu yolun dönüşü yoktu. Daha ellerimin kınası solmamış, kavuşmak için beklediğimiz günlerin güneşi savuşmamıştı. Ağlamalarım yüreğini yakıyordu ama kararından da caydırmıyordu.

Yahya’yı etrafta dolaşırken her gördüğümde içimde ne kadar öfke varsa ona boşaltmayı düşünmekten kendimi alamıyordum. Epeydir de orada evlendiği lakırdısı dolaşıyordu etrafta. Alman bir kadınmış.

“Ne yani, Kerim de yapar mı böyle bir şey? Yok canım, nikâhı bende. Ya gönlü birine kayarsa? Bana üç yıl sevdalık çekmiş Kerim mi?”

Kafamın içindekiler beni kemirirken Kerim işlemlerini yaptırmış, uçak biletini almıştı bile. Onu mu uğurladım, ruhumu mu, bilemiyordum. Bana “Hakkını helâl et” dediğinde onu bir daha göremeyeceğimi düşündüm. Gittiğinin haftasına mektubu gelir diye kolladım postacının yolunu. Ancak bir ay sonra geldi mektubu. Beni özlediğini, işe girip kenara para koyduğunu yazmış. Okurken kalbimin boğazımda attığını duyuyordum. Çabuk çabuk kalemi kâğıdı alıp cevap yazmaya koyuldum. Bir çocuğumuzun olacağı haberini verdim. Sanmıştım ki, mektup eline ulaşınca aldığı haberin sevinciyle hemen çıkıp gelecek.

Araları giderek seyrekleşen mektuplarda artık ne özlem dolu bir cümle, ne de benim hâlimi sual edecek bir merak vardı. Oğlu Samet’in ilk stüdyo fotoğrafını göndermiştim. “Babasının ellerinden hasretle öper” diye de selâm etmiştim son sözlerimde. Samet’le beraber hasretimiz büyüyor, zaman giderek açılıyordu. Samet diş çıkardı, emekledi, yürüdü ama Kerim’den haber yoktu. Samet okul çağına yaklaşıyordu, Kerim yine yoktu. Etrafta dönen lakırdılar ümidimle beraber merhametimi de tüketmeye başlamıştı. İki üç defa bir miktar para göndermiş, devamında bu da kesilmişti. Ben biraz babamın desteği, daha çok bulduğum ufak tefek işlerle ihtiyaçlarımı gideriyordum. “Ufak tefek iş” dediğim, bağ bahçede yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmek…

1982 yılının yazında, Yahya memlekete gelmişti. Vardım yanına. Kerim’i sual ettim öfkeli ve hesap sorar edayla. “Almanya’ya geldikten bir yıl sonra ben daha görmedim Kerim’i kına bacım” dedi. Anlatmasına göre o, Almanya’nın Berlin dedikleri şehrine gitmiş. Selâmı sabahı da kesmiş herkesle. İnanmadım tabiî. Bunca yıldır sesi sedası çıkmayan Kerim buhar olup uçmadı ya! Neyi sorduysam cevap alamadım Yahya’dan. Bir umutla gittiğim kapıdan eli boş, gözü yaşlı geri döndüm.

Ben, Kına… Gönül yorgunu Kına... Umudun gölgesi dahi yüreğinden sürgün edilmiş Kına... Kuş gibi şakıyıp her dalda öteceğini zannederken uçsuz bucaksız vahalara bırakılmış, konacak bir dal bulamayan, sevdanın oyununa gelmiş Kına...

Artık postacının yolunu gözlemiyordum. Kerim hakkında soru soranlara cevap dahi vermiyordum. Babam haklı olmanın yükünü yüklenmişti. “Çık gel, bir kuru evin başını bekleme” diyordu. Nasıl bırakırdım? Evim, ocağım dediğim, o olmasa da ona ait bir yerde olduğumu bilmenin bana verdiği güveni bırakamazdım. Düşlerimin içinde Kerim’in olmadığı ne vardı ki? Meğer hayat, düşlerin izini kovaladığın, olmasa da düşlerin takatiyle yürüdüğün yolmuş. Umudum olmasa da onunla beraber olduğuma tutunarak geçiriyordum yıllarımı.

Aradan on beş yıl geçmişti. Evlere telefonlar bağlanıyordu. Benim böyle bir imkânım yoktu ama babam koydurmuştu evine. Allah’ım, bir de buna mı umutlanacaktım? Her çalan telefon sesinde olmadık hülyalara mı kapılacağım? Hâlbuki bu aletin babamın evine geldiğinden, numarasından bile haberi yoktur onun. Toy zamanlarımdaki heyecanlarım depreşti sanki. Mümkün olmayanın içinden umutlar mı yeşertiyordum? “Korku” dediğim şey temenniydi besbelli…

Samet on dört yaşını bitiriyordu. Son birkaç yıldır hiç sormadı babasını. Hatta lafının geçtiği vakitler öfkeleniyor, konuşturmuyordu kimseyi. Kara yağız bir delikanlıydı. Bana bıraktığı emanet onun suretinin birebir aynısıydı. Gitmekle çektirdiği ıstırap yetmemiş, bir de her gün kendisini görmeye mecbur etmişti beni. Bir yanı yavrum, bir yanı sevdamdı Samet’in.

Samet’im! Sızlayan tarafım benim… Kaderimin hissedarı, kederimin refikiydi. Onun mu yükü ağırdı, benim mi? Baba varlığını tatmamış, öfke ve terk edilmişlik hakikatiyle sıkışan yüreğin sahibi… Nedenlerini hiç bilemeyeceği bir hikâyenin mecburî parçası olmak bu yaşında oldukça ağır geliyordu ona.

Samet liseyi bitirince İstanbul’a çalışmaya gideceğini söyledi. Benim hayatıma hep gidenler mi yazılmıştı Allah’ım? Yeni bir uğurluma daha düşmüştü hisseme. Bu defa “Sakın gitme!” demedim. Biliyordum ki gideni durduracak ne bir söz, ne de bir çare vardı. Valizini hazırladım ve dualarla uğurladım gurbetine. Her gün aradı beni Samet. Gittikten altı ay sonrasıydı geleceğini söylediğinde. Biletini almış, benden sevdiği yemekleri yapmamı istemişti.

Kapının çalmasıyla kalbim pırpır etmiş, elim ayağım birbirine dolaşmıştı. Hızlı adımlarla yürüdüm, kapıyı açtım. Samet’im gelmişti. Babası gibi yapmamıştı. Verdiği sözü tutmuş, ocağına geri dönmüştü…

Bakışlarımı yukarı kaldırınca karşımda gördüğüm Samet değil, Kerim’in ta kendisiydi. Kapıyı kapatmalı mıydım, yoksa açmalı mı, bilemedim. Belki de bilmek istemedim. Donup kalmıştım olduğum yerde. İnsan hissiz olur mu hiç? Öfkesiz, nefretsiz, heyecansız veya umursamaz? O eşiğin dışında, ben ise iç tarafındaydım ama birbirimize uzatacak ne elimiz, ne bakacak gözümüz, ne de tek bir cümlemiz vardı. Kapının kulpunu bıraktım ve arkamı dönerek yürüdüm. “Gir” de demedim, “Girme” de. Sadece karşıdaki aynada yüzümün ifadesini gördüm. On sekiz yılın yükü vardı çehremde. Kederin izlerini ümitsizlik silip geçmişti adeta. Kapı kapandı, ayak sesleri odaya doğru ilerledi.

Ve ben orada, kendime dedim ki, “Sevgi, kapıyı kapatamamaktı”.