“Bütün dünya bir sahnedir. Ve bütün
erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu… Girerler ve çıkarlar. Bir kişi birçok
rolü birden oynar...” (Shakespeare)
***
“DÜNYA koskocaman bir
sahne ve başrol ‘sen’sin!” Bu cümle gerçekten kulağa hoş geliyor. “Başrol”… Ruhumuz
şöyle bir okşanıyor sanki? Peki, bu sahnede rol alırken senaryoyu okuyan var mı?
Ya bizimle rol alan diğer oyunculardan haberimiz var mı? Sahi, bu oyunun
senaristi, yazarı kim?
Bunları
düşünüp dururken, acı bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Kendi hayatımızda
başrol konumundayken, hayatımıza yön vermek yerine, bize biçilen rolleri icra
etmekle meşgulüz.
Bir
zamanlar büyük kitlesel hareketlerle, devrimlerle, akımlarla ve sanatsal
dokunuşlarla hayatlarımıza yön verildi. Artık 20’nci yüzyılın başlarında hayatımıza
giren sinema ve televizyon eliyle daha sinsice biçimlendiriliyor yaşamlarımız. Ne
acıdır ki, bizim hayatlarımızda bizden daha etkili olan beyazperde ve sihirli
kutu, bizim kıyafetlerimize, evimizdeki eşyalarımıza, aksesuarlarımıza, kullandığımız
arabamızın markasına dahi karar veriyor. Hattâ maalesef, çocuklarımızın
isimlerini bile başrol oyuncularından ve film kahramanlarından seçer olduk.
Kültür
taşıyıcılığı konumunda olması gereken sinema ve televizyon dizileri, bütün
değer yargılarımızı altüst etmekle meşguller. Yavaş yavaş ellerine teslim ettik
zihinlerimizi. Durmadan işlenen ahlâk dışı senaryolarda ne dinimize, ne de örf ve
âdetlerimize yakışan ilişkiler var. Evlerimizde izledik ve izlettik
çocuklarımıza. Kahramanların içi boş replikleri pelesenk gibi yapıştı
ağızlarına. Çocuklarımızı artık bizler değil, filmler yetiştiriyor. Onların
öngördüğü değer yargılarıyla şekilleniyorlar ne yazık ki!
Son
zamanlarda kaliteli dizi ve filmlerde artış gözlense de bunların sayısı henüz
yeterli değil. Bu sektör hâlâ art niyetli insanların ve kuruluşların elinde. Sanat
adı altında sergilenenler, aile yapımıza, dinî ve kültürel değerlerimize karşı çok
ciddî bir tehlike oluşturmakta. Toplum içinde hiçbir şekilde kabul görmeyecek
karakterler, ilişkiler ve yaşantılar, sevimli ve bir o kadar da masum
gösterilerek ahlâkî olmayanı normalleştirme çabaları masum kabul edilemez.
Ve
maalesef, türlü türlü çarpık anlayış ve yaşantı biçimi, çocuklarımızın gözünde
artık sıradanlaşmaya başladı bile. Birlikte izlediğimiz bir filmde, kesinlikle
hoş göremeyeceğimiz bir sahneyi değil de ona verdiğimiz tepkiyi eleştirir oldu
gözümüzün nuru evlâtlarımız. Ne acıdır ki, bize yöneltilen ve bazen de en
yakınlarımız tarafından yapılan bu eleştiriler, “hoşgörülü” olmadığımız tezine
dayandırılıyor. Birileri “sanat” adına her türlü aymazlığı yapacak, türlü
çirkeflikleri normalleştirecek, bu coğrafyanın inanç ve kutsallarını pervasızca
aşağılayacak ve biz, tolerans göstereceğiz, öyle mi?
Pardon!
Bunun adı hoşgörü değil de olsa olsa “midesizlik” veya en hafif hâliyle “vurdumduymazlık”
olmaz mı?
Evet,
dünya gerçekten kocaman bir sahne ve başroldeki ise biz! Bize çizilen, bize
dayatılan ve bize lâyık görülen oyunu sahneliyoruz. Her birimiz ayrı dünyalarda
olsak da, birer kukla misâli, iplerimiz dizilerin ve filmlerin elinde, sahne
alıyoruz öylece…
Peki, biz Müslümanlar, Allah’ın bize bahşettiği karar verme yetisini nasıl böyle bir sektörün eline teslim edebiliriz? Bizi diğer bütün canlılardan ayıran ve üstün kılan, melekleri dahi Âdem’e secde ettiren vasfımız, kendi irademize sahip olmamız değil miydi? Ve yine bizi yeryüzünün halîfesi konumuna yükselten bize bahşedilen irade, idrak ve muhakeme yapabilme ayrıcalığımız değil miydi? Öyleyse biz hangi ara -cüz’î irademiz devre dışı bırakılırken- seyre daldık sinemayı?



