Kıbrıs meselemiz
KIBRIS kelimesini ilk duyduğumda henüz okula bile gitmiyordum. Babam ve annem radyodaki ajanslar anonsu ile her şeyi bırakır, radyodaki haberleri dinlerdi. Radyonun değişmeyen tek gündemi Kıbrıs’tı. Kıbrıs’ta Rumların soydaşlarımıza yaptığı mezalim haberleri onları ağlatır, ben ve kardeşim ise mahzun gözlerle olanları anlamaya çalışırdık.
İlkokula gittiğim yıl Kıbrıs harekâtı olmuştu. Ankara’da yaşadığımız için her akşam camları muşambalarla kapatır, öyle otururduk. Buna “karartma” deniyordu. Olası bir hava saldırısına karşı önlem alınıyordu sanırım. Radyoda anlatılan askerlerimizin başarıları göğsümüzü kabartırken, şehit haberleri yüreğimizi burkuyordu.
Biz büyüdük, Kıbrıs’taki sorunlar da büyüdü... Sonunda rahmetli Özal zamanında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. İlk Cumhurbaşkanı, Kıbrıs mücadelesinin önemli isimlerinden birisi olan Rauf Denktaş’tı. İster istemez sevinmiştik. Yavru vatanda bir Türk Cumhuriyeti daha kurulmuştu.
Bu cumhuriyeti maalesef bizden başka tanıyan olmadı. Pakistan ve Bangladeş ise KKTC’yi tanıdıktan sonra ABD ve İngiltere’nin baskılarıyla bu kararlarından vazgeçtiler. Uluslararası siyasette adada 60’lı yıllarda kurulan ve aslında fiilen ölü olan Kıbrıs Cumhuriyeti tanınmakta, “Rum Kesimi” gibi bir ibare de bizim dışımızda kullanılmamaktadır. Hoş, gerçek anlamda bağımsız olan kaç İslâm ülkesi var yeryüzünde, o da ayrı bir konu.
Bu mesele üzerinden algı yürütenler de Araplar başta olmak üzere Müslüman devletlerin neden KKTC’yi tanımadığı yönünde zihinleri bulandırmaya devam ediyorlar. BM Güvenlik Konseyi’nin 18 Kasım 1983 tarihli 541 ve 550 sayılı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasını kınayan ve devletlere tanımama çağrısı yapan kararlarından bahsetmek istemezler. 541’nolu karar oylandığında Pakistan oylamada karşı, Ürdün ise çekimser, diğer 13 üye ise kabul oyu kullanmıştır. 550 sayılı kararda da tüm ülkelere 541 sayılı karara uyulması ve “ayrılıkçı hareket” ile kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmaması çağrısını tekrarlamıştır. Bu karar da on üç üye ülke tarafından kabul oyu, Pakistan tarafından karşı ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından çekimser oy kullanılarak kabul edilmiştir.
Bu tartışmalar bir yana, KKTC’de yaşanılan onca acıya rağmen Türkiye ve İslâmî değerlere karşı anlaşılmaz bir tepkinin olması bizi asıl üzen şey… Bir lise öğrencisi kızımızın başörtüsü ile okula girmesi engellenmiş, sonrasında hükümet tarafından yapılan serbestlik düzenlemesi protesto edilmiş ve iş basit bir insan hakları meselesi iken çooook büyük bir laiklik meselesi hâline getirilmiştir. Artık bizim için mazide kalan ama her duyduğumuzda midemizin bulandığı bu teranelerin Kıbrıs’ta da dillere dolanması yeni “28 Şubat”ların hortlamasının hiç de ihtimal dışı olmadığını gözler önüne sermiştir. Bu köhne, faşizan ve illetli anlayışın tıpkı bağışıklık sistemi zayıfladığında hortlayan hastalıklar gibi nüksetmesi düşündürücüdür.
Özellikle işin ucunun Atatürk’e yamanması da ayrı bir garabet unsurudur. Bu konuda yapılan “Hiç olmazsa Atatürk’ün resminin olduğu yere başörtüsü ile girilmemesi” gibi trajikomik, hadsiz, düşüncesiz bir söyleme ne demeli! Bu sözü söyleyen ve savunan aklı evveller bilmezler mi ki Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, kız kardeşi Makbule Hanım ve boşandığı eşi Latife Hanım da örtülü hatta çarşaflıydı.
İşin bir diğer acı yönü de başörtüsü protestolarına katılan bazı hadsizlerin KKTC’deki askerlerimizi hedef alarak “GO HOME TÜRKİYE” yani “DEFOL TÜRKİYE” diye pankart açmalarıdır. Bu neyin kafasıdır, anlaşılır değil.
Kıbrıs Türk’tür, Türk’ündür. Türk ise Müslümandır! Daha dün vatanın bir parçası olan bu ada, İngilizlerin alavere dalaveresi ile bugünkü yapısına evrilmiştir. Ada bizim değil, İngilizlerin ve onların Yunanistan’dan gelerek yerleşmesine müsaade ettiği Rumların işgali altındadır.
Kıbrıs’ta yaşayan bazı soydaşlarımızda bir hafıza kaybı söz konusudur. Ya da KKTC’de yıllarca ihmal edilen -belki de kasten- dinî ve millî bir eğitim sisteminin olmaması bunun müsebbibidir. Yapılan açıklamalar tamamen hezeyanlarla doludur.
Bu yazımızı, bir hafıza tazelemesi umuduyla derlemiş bulunmaktayız.

Hz. Peygamber, 7 Mayıs 628 tarihinde Bizans İmparatoru Herakleios’a, Dihye b. Halîfe vasıtasıyla bir mektup göndermişti. İmparator bu sırada Kudüs’te bulunmaktaydı…
İslâm tarihi açısından Kıbrıs
Hz. Peygamber, 7 Mayıs 628 tarihinde Bizans imparatoru Herakleios’a, Dihye b. Halîfe vasıtasıyla bir mektup göndermişti. İmparator bu sırada Kudüs’te bulunmaktaydı…
“Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah’ın kulu ve Peygamberi Muhammed’den Bizans İmparatoru Herakleios’a. Hidayete uyanlara selâm olsun. Seni İslâm’a çağırıyorum. İslâm’ı kabul et ki kurtuluşa eresin ve Allah da ecrini iki kat versin. Eğer kabul etmezsen halkın günahını sen çekersin. ‘Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan söze geliniz: Sadece Allah’a kulluk edelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer yüz çevirirlerse, şahit olun, biz Müslümanız’ deyiniz.’ (Âl-i İmrân 3/64)
Her ne kadar İmparator, Hz. Peygamber’in elçisine iyi davransa da 8 Eylül 629 tarihinde İslâm ordusu Herakleios’un askerleriyle ilk defa Mûte’de karşı karşıya geldi. Savaşın asıl sebebi ise Hz. Peygamber’in Busrâ Valisini İslâm’a davet etmek üzere görevlendirdiği elçisi Hâris b. Umeyr el-Ezdî’nin, Hıristiyan Gassânî Emîri Şürahbîl b. Amr tarafından öldürülmesiydi.
Bu savaştan bir yıl sonra 630 yılında Herakleios’un büyük bir ordu ile Müslümanlarla savaşmak için harekete geçtiği haberleri üzerine Hz. Peygamber, 30.000 kişilik bir ordu ile sefere çıktı. Ordu, Medine’nin 700 km. kuzeyinde Suriye yolu üzerindeki Tebük’te konakladı.
Herakleios o sırada Şam’da idi. Hz. Peygamber bu haber üzerine Dihye b. Halîfe’yi bir mektupla birlikte tekrar imparatora gönderdi. Mektup şöyledir:
“Allah’ın elçisi Muhammed’den Bizans İmparatoruna!
Seni İslâm’a davet ediyorum. İslâm’ı kabul edersen Müslümanların sahip olduğu haklara sen de sahip olur, onların sorumlu olduğu şeylerden sen de sorumlu olursun. Eğer İslâm’a girmeyi kabul etmezsen cizye ödersin. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve elçisinin haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendilerine din edinmeyenlerle size boyun eğerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın’ (Tevbe: 29). Eğer bu tekliflerimi kabul etmezsen halkın İslâm’a girmesine veya cizye ödemesine engel olma!”
Mektubu alan Herakleios, etrafındakilerle istişare ettikten sonra Tenuhlu Hıristiyan bir Arabı Hz. Peygamber’e elçi olarak göndermiştir. Elçi, Müslümanlar tarafından ağırlanmış ve Hz. Osman da kendisine değerli bir elbise hediye etmiştir.
Hz. Ebubekir döneminde ise İslâm orduları Suriye, Filistin ve Ürdün’e seferler düzenlemişti. Bu seferlerden birsinde Filistin’deki Kaysâriye birliği kumandanı Sergios, Şubat 634’te Gazze’de ağır bir yenilgiye uğradı ve öldürüldü. Bu haberi Hıms’ta bulunduğu sırada alan Herakleios, kardeşi Theodoros kumandasındaki bir orduyu Müslümanları Suriye’den çıkarmak üzere gönderdi. Bizans ordusu 30 Temmuz 634 tarihinde Hâlid b. Velîd kumandasındaki İslâm ordularıyla Ecnâdeyn’de yaptığı savaşta ağır bir yenilgiye uğradı. Bu savaşla Suriye ve Filistin kapıları Müslümanlara açılmış oldu.
Hz. Ömer zamanında ise 635 yılı Eylül ayında Şam, Ba‘lebek, Humus ve Hama birer birer Müslümanların eline geçti. Bunun üzerine karşı harekete geçen Başkumandan Theodoros yönetimindeki Bizans ordusu 20 Ağustos 636 günü Hz. Halid bin Velid komutasındaki İslâm ordusu karşısında Yermük’te ağır bir yenilgiye uğradı. Savaşta Başkumandan Theodoros öldürüldü ve Yermük Savaşı ile Suriye, Bizans’ın elinden çıkmış oldu. Daha sonra Bizans’a ait Antakya, Halep ve bölgenin diğer önemli şehirleri kısa zamanda Müslümanlara teslim oldu. Hıristiyanların kutsal şehri Kudüs, Şubat 638’de patrik Sophronios tarafından Halife Ömer’e bizzat teslim edildi. Ardından Kaysâriye 640 yılında İslâm askerleri tarafından kuşatıldı ve ele geçirildi.
Hz. Osman’ın halifeliği döneminde Bizans’a karşı Anadolu’da karadan yürütülen savaşların yanı sıra denizden de hücuma geçmenin kaçınılmaz olduğu görülerek 649 yılında Kıbrıs’a ashaptan birçok gönüllünün yanında Ubâde b. Sâmit ile hanımı Ümmü Harâm’ın da katıldığı bir donanma gönderildi. Müslümanlar Kıbrıs’ın merkezi Konstantia önünde karaya çıkarak şehri kuşattılar. Karaya çıkıldığı sırada Larnaka civarındaki Tuz gölü yakınlarında Ümmü Harâm bindiği hayvandan düşüp öldü ve burada defnedildi. 1816’da Osmanlı Devleti idaresi mezarın yeri üzerinde Hala Sultan Tekkesi’ni inşâ ettirmiştir. Hala Sultan Tekkesi bugün de ziyaret edilmektedir. Kuşatma sonunda Kıbrıs barış yoluyla ele geçirildi. 654 yılında Kıbrıs üzerine yapılan ikinci seferde Lapithos şehri fethedildi ve adaya 12.000 kişilik bir askerî birlik yerleştirildi.
680 yılında sonuçsuz kalan İstanbul kuşatmasından sonra Halife Muaviye’nin Bizans İmparatoru ile yaptığı anlaşma gereği Kıbrıs’a yerleştirilmiş olan Müslümanlar geri çekildi.
688’de Bizans İmparatoru II. Justinianos ile Emevi Halifesi Abdülmelik, kendilerinden daha önceki İmparator IV. Konstantinos ve Halife Muaviye zamanında yapılan antlaşmaya atıf yaparak, aralarında Kıbrıs adası üzerinde bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşmaya göre Kıbrıs adası askerden arınacak ve iki tarafın da atadığı valiler ile ortak olarak nispeten özerk bir şekilde idare edilecekti. Bu iki egemen ülkenin bir diğer araziyi birleşik egemenlikte olarak idare etmelerine kondominyum adı verilmektedir. 866’da Bizanslılar bu anlaşmayı bozdu. Abbasiler adaya bir filo ve çıkartma askerî birliği gönderdiler ve adayı ellerine geçirdiler. Ancak bu durum çok kısa sürdü ve Kıbrıs adasının idaresi doğrudan doğruya Müslüman Arapların eline geçti. Kıbrıs adasında bu Arap iktidarı 10. yüzyıla kadar sürdü. Bizans İmparatoru II. Nikiforos’ın 966 yıllarında Suriye üzerine sefere çıkması sırasında General Niketas, Kıbrıs adasını ele geçirip adanın tekrar Bizans idaresine almasına neden oldu.
Vali Isaakios Dukas Komnenos’un İmparator Andronikos Komnenos’a isyan ederek bağımsızlığını ilân etmesiyle Kıbrıs 1185’te Bizans hâkimiyetinden çıktı. Bu durum, adanın III. Haçlı Seferi’ne katılan İngiltere Kralı Arslan Yürekli Richard tarafından Mayıs 1191 tarihinde zaptına kadar sürdü. 1192 yılında Lüzinyanlı Guy, adada yönetimi ele alarak “Kıbrıs Krallığı” adı altında hâkimiyetini ilan etti. Bu tarihten sonra Kıbrıs, Yakındoğu’dan atılan bütün Haçlıların sığınağı hâline geldi. Templier ve Hospitalier şövalye tarikatları da bir süre için karargâhlarını burada kurdular ve adanın siyâsî hayatında yer aldılar.
1426 yılında Memluklular adayı kendilerine bağladılar. 1489 yılında Kıbrıs Krallığı, Kıbrıs’ın kraliçesi olan Caterina Cornaro tarafından adanın Venedik’e satılmasıyla varlığı sona ermiştir.
Kıbrıs’ta Osmanlı hâkimiyeti
Bu tarihten sonra artık korsanların ana üssü hâline gelen ada, Akdeniz’de sürekli çıbanbaşı olmaya başladı. Venedik, 1540 yılında Osmanlı Devleti ile yapmış olduğu barışa rağmen adada üslenen Maltalı ve Venedikli korsanların yaptığı saldırılara kayıtsız kalıyordu. Korsanlar, Doğu Akdeniz ticaret yollarının kavşak noktasında bulunan Kıbrıs’ı üs olarak kullanıp tüccarlarla hacıların güvenliğini tehlikeye sokmaktaydılar. Bu olumsuz duruma son vermek amacıyla dönemin padişahı II. Selim, Kıbrıs’ın fethi için hazırlıklara başladı. 1570 yılında Osmanlı Devleti, Venediklilere bir elçi göndererek Kıbrıs’ın Osmanlılara verilmesini talep etti. Fakat bu istekleri reddedildi. Bunun üzerine birkaç ay sonra Osmanlı donanması, 1571 yılında 80 bin şehit verilerek adayı fethetti.
1572 tarihli tahrire göre şehirlerde toplam 1915 hâne, köy ve mezraalarda ise 32.032 hâne bulunuyordu. Ayrıca defterde 419 kişi “neferen”, 207 kişi de “cemâat-i tâife-i Kıbtiyân-ı perâkende” olarak kaydedilmişti. Buna göre bir hânede ortalama beş kişi olduğu varsayımından yola çıkılarak adanın fetihten hemen sonraki nüfusunun 170-175 bin kişi olduğu tahmin edilebilir. Bu nüfusun çoğunluğunu Ortodoks Rumlar oluşturmaktaydı. Ermeni, Mârûnî ve Yahudiler önemsenmeyecek kadar azdı. Bunlar arasında sadece altı hânelik Magosa Yahudileri ayrı bir dinî cemaat olarak deftere kaydedilmişti. Adanın Müslüman sakinleri ise muhtemelen isimleri Kıptiyan taifesi arasında geçen on üç nefer veya hâneden ibaretti. Bu nüfus yapısının adanın savunması ve iktisadî kalkınması için yetersiz olduğu görülünce Anadolu’nun muhtelif sancak ve kazalarından gerek sürgün gerekse teşvik yoluyla ilk aşamada 5720 hânenin nakline karar verildi. Bu amaçla Anadolu, Karaman, Rum ve Zülkadriye (Dulkadır = Maraş) eyaletlerinde bulunan kadılara birer ferman yazılmış ve kazalarında arazi sıkıntısı çeken, vergi defterlerinde ismi bulunmayan, çift bozan durumunda olan veya ırgat olarak çalışanlarla şehirlerde ve köylerde işsiz dolaşanları defterlere yazıp Kıbrıs’a göndermeleri emredilmiştir. Aynı zamanda kasabalarda sanat ve ticaretle uğraşanlardan ve ustalardan her on (avârız) hâneden bir hâne hesabıyla adaya gönderilmesi de istenmiştir.
Lefkoşe sicillerinde cizye ve nüzül vergisiyle ilgili kayıtlarda 1699-1726 yılları arasında “8000 zinde ve mevcut” Hıristiyana karşılık (Kıbrıs Şer‘iyye Sicilleri, nr. 6) “4500 dirlikli ve dirliksiz Müslüman” (Kıbrıs Şer‘iyye Sicilleri, nr. 6, 7) olduğu belirtilmektedir.
İlk Osmanlı genel nüfus sayımında ise 14.983’ü Müslüman olmak üzere toplam 44.206 erkek nüfus tespit edilmişti. Buna kadınlar da eklendiğinde nüfusun 90.000 civarında olduğu anlaşılmaktadır.
Kıbrıs’ın elden çıkması
1877-78 (93 harbi) Osmanlı Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesi üzerineAyestefanos Barış Antlaşması (Yeşilköy) imzalanmıştı. İlgili antlaşmanın oldukça ağır hükümler içermesi üzerine İngiltere’nin başını çektiği devletler, Osmanlı ve Rus Devletlerine birer nota vererek söz konusu antlaşmanın yerine Berlin Antlaşması’nı imzalattılar. Berlin konferansında Kıbrıs adasının da yönetiminin İngiltere’ye bırakılmasına karar verildi. İngiltere doğudaki Rus tehdini öne sürerek Osmanlı Devleti’ni kendisine bir askerî üs vermesi konusunda ikna etti. Yapılan antlaşmaya göre eğer Rusya doğuda işgal ettiği Kars, Ardahan ve Batum’dan geri çekilirse İngiltere de Kıbrıs adasını boşaltacaktı. Böylece 1878 yılından itibaren Kıbrıs adası İngiltere’ye kiralanmış oluyordu. Böylece 1960 yılına kadar sürecek olan Kıbrıs’ta İngiltere hâkimiyeti başlamış oldu.
1914 yılına kadar adayı mülkiyeti Osmanlı Devleti’nde olmak üzere idare eden İngiltere, 5 Kasım 1914 tarihinde ise Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na kendisinin aleyhine girdiği için Kıbrıs adasını ilhak ettiğini bildirir. Bu karar üzerine Osmanlı Devleti’nin bir şey yapamaması sonucunda ümitsizliğe kapılan birçok Kıbrıslı Türk adadan ayrıldı.
İngiltere 1915 yılında ise adayı kendi yanında savaşa dâhil olması şartıyla Yunanistan’a teklif etti. Ancak savaşı Almanya’nın kazanacağını düşünen Yunanistan bu teklifi kabul etmedi. Yunan hükümetinin I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru savaşa kendi lehine dâhil olmasına karşın İngiltere adayı Yunanistan’a vermekten vazgeçti.
24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nda TBMM hükümeti, adanın İngiltere’ye ait olduğunu kabul etti. Adadaki Kıbrıslı Türkler ya adada kalacaklar ve Türkiye vatandaşlığından çıkartılacaklar ya da Türkiye’ye göç edeceklerdir. Bunun üzerine 1924-1927 yılları arasında 5000 civarında Kıbrıslı Türk Türkiye’ye göç etmiştir. Mustafa Armağan bu sayının anavatana göçü zorlayacak maddeler sayesinde ilk partide 30 bini bulduğunu, böylece İngilizler hem Anavatana göç eden Türklerin mal ve mülklerine el koyduğunu hem de adadaki Türk nüfusun büyük ölçüde eridiğini yazar. Mesela Türkiye’ye okumaya gelen Kıbrıslı gençlerin parasız okuyabilmeleri için T.C. vatandaşlığına geçmelerini şart koşulmuş, öğrenciler T.C. vatandaşlığına geçerek adayla ilişkilerini kesmek zorunda kalmışlar. Böylece 1878 yılında başlayan nüfus dengesindeki bozulma 1914’te devam etmiş, son olarak da Lozan Antlaşması’yla birlikte Kıbrıslı Türkler için vahim bir durum hâline gelmiştir.
Kıbrıs Türkleri, Lozan’dan sonra kendi hâllerine terk edildi. Ancak şapka ve laiklikten taviz vermemeleri sıkı sıkıya tembihlendi. İngilizler zorlamadığı halde Türkçe ezan uygulamasına geçildi ve Türkiye’de Arapça aslına dönüldüğü hâlde yavru vatanda ezanlar 16 yıl daha Türkçe okutuldu.
Nüfus olarak da sürekli erime devam etti. Hele hele 2. Dünya Savaşı’nda Yunanistan Nazilerce işgal edilince 50 binden fazla Yunan vatandaşının Kıbrıs’a sığınması dengeleri alt üst etmişti. Armağan yazısında, adaya gelen Yunanların Türkleri Hıristiyanlaştırmaya yönelik misyonerlik faaliyetlerinde bulunduğunu, 1933-34 yıllarında Hıristiyan yapılan 33 Türk köyünün elemli hikâyesini bizzat Rauf Denktaş’ın anlattığını da zikreder.
1946-48 yılları arasında Yunanistan’da çıkan komünist isyan, ABD desteğiyle bastırılacak ama 200 bin civarında Yunan vatandaşı Kıbrıs’a sığınacak, böylece nüfus dengesi büsbütün aleyhimize dönecektir.
Kıbrıs Cumhuriyeti
1950’li yıllarda İngiltere’nin daveti üzerine Türkiye Londra Konferansı’na katılarak artık Kıbrıs’ta resmen taraf olur. İlgili dönemde Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’ın da desteğiyle Enosis’i gerçekleştirmek için diplomatik girişimlerde bulunurlar. Bu girişimlerden istedikleri sonuçları alamayınca bu sefer de silahla Enosis’i gerçekleştirmek için 1955 yılında EOKA adlı yeraltı örgütünü kurarlar. EOKA başlangıçta adadaki yönetici durumundaki İngilizleri hedef almaktaydı. Ancak daha sonra Kıbrıslı Türkleri de hedef olarak görmeye başlayınca 1 Ağustos 1958 tarihinde EOKA ile mücadele edebilmek için Kıbrıslı Türkler, Türkiye’nin de desteğiyle TMT’yi kurdular.
1958 yılı yaz aylarında Kıbrıs’ta çatışmaların giderek artması üzerine yapılan girişimler neticesinde Türkiye ve Yunanistan Başbakanları 5-11 Şubat 1959 tarihlerinde Zürih’te bir araya geldi. Zürih Antlaşmaları sonucunda adada iki toplumlu bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 yılında ilan edildi. 1960 yılında ilan edilen Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıslı Rumlar yüzde 70, Kıbrıslı Türkler ise yüzde 30 temsiliyet hakkına sahiptiler. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kıbrıslı Rumlardan, Cumhurbaşkanı muavinini ise Kıbrıslı Türklerden seçilecekti.
Kıbrıs Cumhuriyeti ancak üç yıl yaşayabildi. Zira Rumlar adada kurulan yeni devleti “Enosis için bir sıçrama tahtası” olarak görmüşlerdi. Makarios 30 Kasım 1963’te meclise Türkleri azınlık statüsüne sokmayı amaçlayan on üç maddelik bir Anayasa değişiklik teklifi sundu. Söz konusu teklifi Türk hükümeti tarafından 6 Aralık 1963’te reddedildi.

Türk kasabalarını havanlarla topa tutarak sahildeki Türk balıkçı teknelerine ateş açtılar. Ada’daki Birleşmiş Milletler Barış Gücü Kuvvetleri bu katliam harekâtı karşısında hareketsiz kaldı. Türkiye’den ilk yardım 7 Ağustos’ta 4 uçak ile yapıldı. Yapılan bu uyarı uçuşu, Erenköy’de üç gündür kahramanca direnen ve Anavatan’dan yardım bekleyen Mücahitler için bir umut ışığı oldu.
Adada Rum mezaliminin başlaması
Anayasa teklifleri reddedilen Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkma faaliyetini 1963 yılının Aralık ayında, “Akritas Planı” çerçevesinde silahlı eyleme dönüştürdü.
Akritas Planı, Kıbrıs Türklerinin Londra ve Zürih Antlaşmaları ile sahip oldukları haklarının gasp edilerek eşit kurucu ortak oldukları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetiminden uzaklaştırılması, azınlık durumuna düşürülmesi ve EOKA tedhiş örgütünün kullanılarak topluca imha edilmesi amacıyla Rumlar tarafından yapılan plandır. Rumların nihai hedefi ise Enosis’in gerçekleştirilmesidir. Bu plan çerçevesinde Makarios, Türkleri, “meşru hükümete isyan eden azınlık” olarak tanımlayarak, Anayasa’nın geçersiz olduğunu ve Dr. Fazıl Küçük’ü de Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak tanımadığını ilan etti Rumların bu hareketi uluslararası antlaşmalara uygun olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiili olarak sonunu getirdi.
Bu tarihten sonra Rumların Türklere yönelik saldırıları başladı. İlk olarak Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde 20 Aralık 1963 gecesi otomobillerine açılan ateş sonucu Kıbrıs Türkü Zeki Halil ve Cemaliye Emirali hayatını kaybetti. Rumların başlattıkları ilk saldırılarda sadece Lefkoşa’da 92 Türk can verdi, 146 kişi ise yaralandı.
Rum terör örgütü EOKA mensubu militanlar ilk büyük katliamı, 23 Aralık 1963’te Lefkoşa’nın Ayvasıl köyünde yaşayan Kıbrıs Türklerine karşı düzenledi. Bu köyde esir alınan 21 Kıbrıs Türkü, elleri bağlandıktan sonra acımasızca katledildi ve toplu mezarlara gömüldü.
Rum çeteleri, bir yandan 24 Aralık 1963’te Lefkoşa’nın Kumsal bölgesindeki saldırılarına devam ederken, diğer yandan da Kıbrıs’taki Türk Alayı’nda doktor olarak görev yapan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvet İlhan ve çocukları Murat, Kutsi ile Hakan’ı evlerinin banyo küvetinde vahşice katletti. Bu olay tarihe “Kumsal Katliamı” ya da “Banyo Katliamı” olarak geçerken, baskının yapıldığı ev daha sonra “Barbarlık Müzesi” adıyla ziyarete açıldı.
Olaylarda Rumların saldırısına uğrayan 103 Türk köyü boşaltılırken, Kıbrıs’ta 1963’te başlayıp 1964’te de devam eden olaylarda 364 Türk şehit oldu.
6 Ağustos 1964’te ise EOKA lideri Yeoryos Grivas komutasındaki Rumlar, üniversite öğrencileri ile Erenköylü mücahitlerin savunduğu Erenköy’e saldırı başlattı.
1963 yılının sonu ve 1964 yılının başında devam eden çatışmalar sonucunda Birleşmiş Milletler olaya müdahil olma kararıyla adaya Barış Gücü askerlerini gönderdi. 4 Nisan 1964 günü Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran anlaşmaları feshettiğini açıkladı.
15 Kasım 1967 tarihinde Grivas komutasındaki Rum ve Yunan birlikleri Geçitkale’ye saldırdı ve 20’den fazla Türk katledildi. Bunun üzerine 28 Aralık 1967 tarihinde Kıbrıslı Türkler, Geçici Türk Yönetimi’ni ilan ettiler.
Türkleri silahla yok edemeyeceğini anlayan Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios, 1967-1974 döneminde Türklere ekonomik ve sosyal yaptırım uygulayarak ve Türkleri göçe zorlayarak asimilasyon politikasını uygulamaya başladı.
Kıbrıs’ta 1963-1974 dönemi, Kıbrıs Türkleri için kan, gözyaşı, katliam, toplu mezar ve göç demekti. Kıbrıs Türkleri 11 yıl süren bu sancılı dönemde adanın yüzde 3’lük bir kısmına hapsedildi.
Ayşe tatile çıkınca!
14-15 Ağustos 1974 tarihinde EOKA tarafından Kıbrıs’ın Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde yaşayan Kıbrıs Türklerini hedef alan bir katliam gerçekleştirildi. 14-15 Ağustos 1974’te Rumlar, 57 kişinin yaşadığı Magosa’daki Atlılar köyünden (Aloa) 3 kişi dışında herkesi, Sandallar (Sandallaris) köyünün 57 kişilik tüm nüfusunu katletti. Öte yandan Rumlar, 82 kişinin yaşadığı Muratağa (Maratha) köyünde 2-3 yaşındaki çocuklar da dâhil olmak üzere tüm köy ahalisini sıraya dizip makineli tüfekle tarayarak öldürdü ve toplu hâlde gömerek üzerlerine benzin döküp ateşe verdi. Katliamda en genci 16 günlük, en yaşlısı 95 yaşında olmak üzere 126 Türk can verdi.
Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında, Türk ordusu 498 şehit verirken Kıbrıs Türk tarafı ise 70’i mücahit, 270 kişiyi kaybetti. Kıbrıs Türkleri genel olarak ise 1672 şehit verdi.
Türkiye Cumhuriyeti 20 Temmuz 1974 tarihinde garantör devlet olarak adaya müdahale etti. Gerçekleşen barış harekâtından sonra ada “kuzey” ve “güney” Kıbrıs olarak ikiye bölündü. Kuzeyde 13 Şubat 1975 tarihinde KTFD daha sonra da 15 Kasım 1983 tarihinde KKTC kuruldu ve bugünlere gelindi.

Bir başka iddiaya göre Cengiz Topel uçaktan kurtulmayı ve paraşütle karaya inmeyi başarmış ancak hemen Kıbrıs Rum köylüleri tarafından yakalanıp İngiliz hastanesine teslim edilmiştir. Rum Milli Muhafız Ordusu üyeleri ise Topel’i hastane yatağından kaçırıp kendi üslerine götürmüştür.
Sonuç yerine: Şehit Cengiz Topel’i yâd etmek
2020 yılında Gazeteci Cüneyt Özdemir’in YouTube’da yaptığı canlı yayına konuk olan dönemin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, “Kıbrıs’tan Türkiye düşmanı çıkmaz. Türkiye’nin yeterince düşmanı yok mu zaten?”açıklamalarında bulunmuştu. Peki kim bu Türkiye Düşmanları?
Bugün İslâm’ın bir emri olan başörtüsünü hazmedemeyen, İslâmî her argümana karşı sokaklara dökülen ve kendi izzet ve namuslarını koruyan mübarek Mehmetçik için “GO HOME” diye pankart açan malûm güruha, babalarını, annelerini, dedelerini, ninelerini Rum palikaryaların mezaliminden kurtarmak için anavatandan uçağıyla hareket eden ve uçağı düşürülen Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’i hatırlatıyorum!
5 Ağustos 1964 yılında Rumlar Erenköy ve Mansur bölgelerine denizden hücumbotları, karadan ise tanklarla takviyeli piyade birlikleri ile ani bir saldırıya geçtiler. Türk kasabalarını havanlarla topa tutarak sahildeki Türk balıkçı teknelerine ateş açtılar. Ada’daki Birleşmiş Milletler Barış Gücü Kuvvetleri bu katliam harekâtı karşısında hareketsiz kaldı. Türkiye’den ilk yardım 7 Ağustos’ta 4 uçak ile yapıldı. Yapılan bu uyarı uçuşu, Erenköy’de üç gündür kahramanca direnen ve Anavatan’dan yardım bekleyen Mücahitler için bir umut ışığı oldu.
8 Ağustos 1964’te Türk Hava Kuvvetleri’nin harekâtını gerçekleşirken Eskişehir 112. Filo Komutanlığı’nda oluşturulan Cengiz Topel liderliğindeki kol, 8 Ağustos Cumartesi saat 17.00-18.00 civarında Eskişehir’den havalandı. Topel yönetimindeki F-100 Süper Sabre tipi uçak, Arion adlı Kıbrıs Rum devriye gemisini bombalarken bir Kıbrıs Rum gücü tarafından 40 mm uçaksavar ateşiyle vuruldu.
Düşmanla ilk münasebette düşman hücum botuna atış yapıp havalanan Cengiz Topel’in uçağı isabet almış, Topel, paraşütle atlamak zorunda kalmıştı. Cengiz Topel, paraşütle atladıktan sonra Lefke, Gaziveren, Elye ve Çamlıköy Türk yerleşim birimleri arasında bulunan Peristeronori Rum köyünün yakınından geçen bir asfalt yola inmişti. Cengiz Topel’in yere indikten sonra haritasından Lefke yönünü tespit ederek, o yöne doğru koşmaya başlamış ancak kısa bir süre sonra arkasından gelen bir jipte bulunan üç Rum askeri ile çatışmaya girmiş, mermisi bitince yakalanmıştır.
Bir başka iddiaya göre Cengiz Topel uçaktan kurtulmayı ve paraşütle karaya inmeyi başarmış ancak hemen Kıbrıs Rum köylüleri tarafından yakalanıp İngiliz hastanesine teslim edilmiştir. Rum Milli Muhafız Ordusu üyeleri ise Topel’i hastane yatağından kaçırıp kendi üslerine götürmüştür.
Nihayetinde Güzelyurt’taki Rum Manastırı’na götürülen Topel’den bilgi vermesi ve televizyona çıkıp Türkiye aleyhinde konuşması istenir. Cengiz Topel tarafından Rumların bu istekleri reddedilince kendisine canice ve acımasızca işkence yapılarak öldürülür ve sonra na’şı Lefkoşe Rum Hastanesi’ne bırakılır.
Türk hükümeti, Lefkoşa Büyük Elçiliği aracılığıyla Yüzbaşı’nın serbest bırakılmasını ister. Rumlar, Yüzbaşı Topel’in hayatta olduğunu ve sorgulandığını bildirirler. Fakat beş gün sonra cesedi Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri vasıtasıyla Türk yetkililerine teslim edilir. Topel’in na’şı 11 Ağustos’ta saat 22.00’da Rumların elinde bulunan Lefkoşe Rum Hastanesi’nden Kıbrıs Türk Hastanesi’ne Kızılhaç temsilcileri tarafından bir tabut içinde ve çıplak olarak getirilir. Cesedin yapılan muayenesinden ölümün takriben 6 ile 48 saat önce vuku bulduğu, yani büyük bir ihtimalle 9 Ağustos akşamı şehit edildiği tahmin edilmektedir.
Ey Rum sevici, sözde Kemalist güruh! Sizin muhabbet beslediğiniz bu vahşi Rumların iğrenç işkenceleriyle henüz 29 yaşında iken öldürülen Cengiz Topel’in na’şını teslim alan Türk Doktor Zihni Uzman’ın “Gördüklerim karşısında günlerce ağladım. Vücudunun bütün organlarında işkence izleri vardı. Yara, kırık ve eziklerle doluydu…” sözleri sizin için çok havada kalır.
Bu yüzden ilk Türk hava harp şehidimiz olan Cengiz Topel’in otopsi raporunu bir kez daha hatırlatıyorum. Okuyun ve varsa bir damla vicdanınız, yaptıklarınızı bir kere daha düşünün! Şehidimizin na’şını inceleyen Eşref Düşenkalkar’ın ifadesi belki vicdanınızı sızlatır.
“Türk doktorların ve Birleşmiş Milletler askerlerinin huzurunda Topel’in cesedini dikkatle incelediğimde, sol gözünün Rumlar tarafından tahrip edilmiş ve her iki kolunun pazusunun matkapla delinmiş olduğunu gördüm. Edep yerleri ezilmiş, kafatasının sol tarafına bir beton çivisi çakılmıştı. Sol ayağı da kırılmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi, boğazından göbeğine kadar göğsü yarılmış ve çuval diker gibi yeniden dikilmişti. İç organlarını çalmışlardı, akciğeri ve kalbi noksandı.”
-------------------------------
Kaynaklar:
https://www.havaciyiz.com/Havacilarimiz6.htm
https://www.visitncy.com/tr/kesfet/cengiz-topel-aniti/
https://pio.mfa.gov.ct.tr/kibrista-ingiltere-donemi-1878-1960
https://islamansiklopedisi.org.tr/herakleios
https://islamansiklopedisi.org.tr/kibris
https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1br%C4%B1s%27taki_Yahudilerin_tarihi
https://www.veryansintv.com/chabad-nedir-kktcde-ne-yapiyor
Mustafa ARMAĞAN, Kıbrıs’ta İslam ve Türkiye düşmanlığı kimin projesiydi?, https://www.ensonhaber.com/



