Kerkük’te Kudüs oyunları

Kerkük’ün kaderi, Kudüs’ün kaderi gibi olmamalıdır, olamaz, olmayacaktır! Siyonist düşünce, Haçlı zihniyeti ve işgalci zihniyet Kerkük’ü Kürtleştirmek ve daha sonra da Yahudileştirmek için çok yoğun çaba içerisinde. Türkiye, İran ve Irak, bu gayret ve çabaları ortak akılla boşa çıkarabilir. İşte o zaman Barzani, en büyük destekçisi İsrail gibi yalnız kalır.

SÖZLERİ N. Refik Koçak’a ait bir Kerkük hoyratı, Türk’ün gardaşına hasretle seslenişini şu dizelerle dile getirir: “Gel gör ne barbad oldım/ Öz yurdumda yad oldım/ Düştim kara günlere/ Yaman dilde yad oldım…”

Zira Türkmenler, Siyonist oyunlara karşı yüzlerini hep Türkiye’ye döndüler ve hep Türkiye’den gelecek gardaş desteğinin heyecanını yaşadılar.

Biz de merhum Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya ile şöyle cevap veririz: “Perdeleri örtük/ Lâmbaları sönük/ Sırtında yıllar yük/ Hatıraları kırık dökük/ Bir yer olacak orada/ Adı Kerkük…”

Ağustos ayının sonu ile Eylül ayının başında Kerkük’te yaşanan hâdiseler, sözde “Büyük İsrail” hayâli için kurulu İngiliz plânlarının yansımalarından biridir. Bu oyunu çözebilmek için İsrail’in kuruluş sürecine tekrar bakmamız gerekiyor.

Kudüs ve Kerkük… Her ikisi de uluslararası statüye sahip. İkisinin de kaderi aynı. Bir tarafta Kudüs’ü Yahudileştirme projesi, diğer tarafta Kerkük’ü Kürtleştirme projesi uygulanıyor. Kerkük oldubittilerle işgal ediliyor.

Kerkük’e Büyük İsrail plânından bakınca

İsrail’in 1948 yılında Filistin topraklarında kurulmasına giden süreçte İngiltere, öncelikle Filistin’e Yahudi göçünü başlatmıştı. İngilizler 1920 ile 1936 yılları arasında 300 bin Yahudi’nin bölgeye göç etmesinin önce zeminini hazırladı, sonra da bu göç hareketine müsaade etti. 1931 yılında Yahudiler tarafından “İRGUN” adlı örgüt kuruldu. İRGUN’a gereken eğitim desteğini yine İngiltere sağladı.

Önce Yahudileri Filistin’e yerleştiren İngiltere, 1936 yılında da Yahudi ve Araplara bölgenin paylaşılması için bir plân sundu. Bu plân Araplar tarafından şiddetle reddedildi. İRGUN terör örgütü, işte bu esnada yeni plânı uygulamak için görevi devraldı ve Filistin’de İngiliz mandasına karşı bölgede olayları tırmandırdı.

İRGUN, önce bölgede çok sayıda saldırı düzenlendi. Filistin’de yaşananlar, uluslararası bir soruna dönüştürüldü. Birleşmiş Milletler (BM) hızla devreye girdi. Haziran 1947 yılında başlayan İsrail’in bağımsızlık sürecinde BM tarafından komisyonlar kuruldu, görüşler alındı ve yapılan görüşmeler neticesinde Kasım ayında iki ayrı devlet olarak İsrail ve Filistin devletlerinin kurulmasına karar verildi. Kudüs ise uluslararası statüde kabul edilecekti. O gün bu durum için Arap dünyası ayağa kalkmış olsa da herkes bu isyana kulak tıkamıştı.

İngilizler 1948’de bölgeden çekilir çekilmez, Siyonistler derhâl İsrail Devleti’nin bağımsızlığını ilân etti. Amerika Birleşik Devletleri, bu ilânı bekliyormuşçasına, neredeyse bağımsızlık ilân edilir edilmez, ilândan tam 11 dakika sonra İsrail’i bağımsız bir devlet olarak kabul ettiğini beyan ederek tanıdı. Ertesi gün ise Arap-İsrail Savaşı başladı.

Bir yıl süren savaşta tüm Batı dünyası İsrail’in yanında yer aldı. Batı’nın desteğiyle İsrail, saldırgan ve hukuk tanımaz uygulamalara imza attı; Gazze’yi kuşattı, gözünü Kudüs’e dikti.

İsrail’in, “Başkentimiz” dediği Kudüs üzerinde egemenlik iddiasının sağlam bir dayanağı yok. Taksim kararı olarak bilinen 1947 tarihli ve 1818 sayılı BM Genel Kurulu Kararı da Kudüs’ün İsrail’in sınırları içinde olacağını öngörmekten hayli uzak durumda. Ancak İsrail, Kudüs üzerinde fiilî bir durum oluşturmak için türlü oyunlar sergiliyor. Bu doğrultudaki son adımı, Müslümanlara kapıları kapatmak suretiyle ortaya çıkardığı ve büyük tepki çeken Mescid-i Aksa gerilimi oldu. Bugün Kudüs’ün bütününde hâkimiyet iddiasında bulunan İsrail’in bu iddiası uluslararası hukuka göre geçersiz. Fakat buna rağmen bu zorba devlet, hem Batı, hem de Doğu Kudüs’ü işgal etmiş durumda.


Kerkük ile Kudüs arasında

Tesadüf müdür bilinmez ama Kuzey Irak’ta 2017’deki sözde bağımsızlık referandumu için yine yaz aylarında hazırlıklara başlayıp sonbaharda referandum hakkındaki kararı aldıranlar, İsrail’in kuruluşundan 70 yıl sonra, Filistin’de oynadıkları oyuna ait senaryoyu Kuzey Irak’taki Kürt oluşumu için yazmışçasına uygulamaya döküyorlar. Bugün Kuzey Irak’ta “Kerkük, Kürdistan’ın Kudüs’üdür” naraları atılıyor.

Kudüs ve Kerkük… Her ikisi de uluslararası statüye sahip. İkisinin de kaderi aynı. Bir tarafta Kudüs’ü Yahudileştirme projesi, diğer tarafta Kerkük’ü Kürtleştirme projesi uygulanıyor. Kerkük oldubittilerle işgal ediliyor. 2005 Irak Anayasası ile “bir bölgeye bağlı olmayan vilâyet” olarak tanımlanan, akıbetinin 31 Aralık 2007’ye kadar yapılacak referandumla belirleneceği kararlaştırmasına karşın 10 yıldır bu konuda adım atılamayan Irak’ta, bugün Kerkük’ü Kürt bölgesine katmak için Kudüs plânı işletiliyor.

İngiltere ve ABD, bugün yine Irak ve Barzani’ye yeni plânlar sunuyor ve bu plânlar kabul görüyor.  

Kerkük’te 1960’lara kadar nüfusun yarısı Türkmen, yüzde 27’si Kürt, yüzde 20’si ise Araplardan oluşurken, Saddam döneminde Araplaştırma, 2003’ten sonra da Kürtleştirme projesiyle bu canımız, cananımız şehrin sahibi olan Türkleri adeta bu Türk diyarından kovdular. Bu süreçte PKK terör örgütü Kerkük’e yerleşti, Sincar’da ise Bekaa veya Kandil gibi yeni bir terör kampı kurdu. PKK’ya düşman görüntüsü çizen Barzani, bu örgütü besleyip büyüttü.

Malûm, Irak’ta işgalci olan ABD’nin yanı sıra Batılı bazı güçler, gerekçesi ve temeli olmayan mazeretlerle -ki işgal böyledir, uluslararası statü dahi tanımaz- Kerkük’ün yeraltı kaynaklarına sahip olmak için önce Müslüman kıyımıyla bölgeye hâkim oldular, sonra da “Kerkük’ü Kürtleştirmek” plânı ile şehri aslında Kürtlere de yâr etmemek derinliğine sahip plânı uygulamaya koymak üzere yoğun bir çabanın içine girdiler.

Yüksek yoğunluklu göç stratejisi ile bir derin nüfus işgaline uğratılarak ve şehirde sözde yönetici konumundaki teröristlerin uyguladıkları politikalarla Türkmenlerin bölgeden başka yerlere göç etmesi sağlandı. Böylece Türkmen şehri, Kürt yoğunluklu bir şehre dönüştü. İsrail’in Siyonist politikasının körüklediği olaylar, işte bugünlere geldi. Önce Kerkük Kürtleştirildi, şimdi ise İsrail ile bağlantısının kurulması aşamasına geçildi.

Oysa Kerkük’ün özü de Türk’tü, yurdu da Türk’tü. Türkmenlerin çoğunlukta olduğu dönemde Kerkük mutluydu. Tüm halklar özgürdü. Ecdat Kerkük’te temeli, insanların mutlu ve müreffeh yaşamaları üzerine atmıştı. Ne zaman zorba, menfaatçi, İslâm ve Türk düşmanı zihniyet bölgeye geldi, işte o zaman Kerkük’te yaşayan tüm insanların, Türklerin, Kürtlerin ve Arapların yaşam yönünden tadı kaçtı.

Önümüzdeki günlerde, Kerkük başta olmak üzere, Türkmen ve Arapların yaşadığı şehirlerde, özellikle Barzani’nin desteklediği PKK terör örgütü vasıtasıyla, tıpkı İRGUN terör örgütünün Filistin’de yaptıklarına benzer girişimlerde bulunulacak ve olaylar uluslararası bir sorun hâline getirilebilmek için yoğun bir gayret gösterilecek. Çünkü bunu plânlayan ve bu olayı daha önce tecrübe eden İsrail, Kerkük oyununda da başrolde. Irak Hükümeti ise olaylara bir başka örgüt olan Haşdi Şabi ile karşılık verirse, işte o zaman yine olan, Türkmen halkına olacak. Asimilasyon başlayacak!

Evet, bugün Kerkük, Türkiye’ye bakıyor. Erzurum-Van hattına kadar Doğu Anadolu’nun güvenlik sınırı Kerkük’ten geçiyor. Mîsak-ı Millî Sınırları içinde kalan Kerkük ve Musul, 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması ile birlikte “toprak bütünlüğü sağlanması” şartıyla terk edilmişti. Irak’ın toprak bütünlüğü esas alınarak yapılan İstanbul Antlaşması’na göre bugün bölünmüş yapısı ve bölgedeki illegal örgütlerin kontrolüne geçmesi, Türkiye’nin bu iki şehir üzerindeki haklarını gündeme getiriyor. Türkiye isterse, bu haklarını kullanıp Kerkük ve Musul’u kontrol altına alabilir. Kerkük’ün statüsü hâlâ netleşmemişken, Türkiye’nin oldubittiler karşısında müdahale hakkı mevcuttur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1920 yılında kuruluşundan kısa bir süre sonra Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada söylediği gibi, “hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken hudud-u millimiz, İskenderun’un cenubundan (güneyinden) geçer ve şarka (doğuya) doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder”.

Kerkük’ün kaderi, Kudüs’ün kaderi gibi olmamalıdır, olamaz, olmayacaktır! Siyonist düşünce, Haçlı zihniyeti ve işgalci zihniyet Kerkük’ü Kürtleştirmek ve daha sonra da Yahudileştirmek için çok yoğun çaba içerisinde. Türkiye, İran ve Irak, bu gayret ve çabaları ortak akılla boşa çıkarabilir. İşte o zaman Barzani, en büyük destekçisi İsrail gibi yalnız kalır.

Hülâsa

Bugün Ovaköy Sınır Kapısı ve Kalkınma Yolu Projesi, Türkiye ve bölünmek istemeyen Irak için (daha çok) önemlidir. Irak kendi bağımsızlığını ele alma iradesine sahipse ancak bu projeye sarılarak Türkiye ile yol yürümelidir. Fakat bu proje gündeme geldiğinden beri Barzani yeniden bir aparat olarak kullanılıyor. Kaldı ki, Kerkük’teki olayları Deyrizor ile Münbiç’te yaşanan çatışmalardan da bağımsız değerlendiremeyiz.

Ovaköy, Habur Sınır Kapısı’nın yanında Türkiye ile Orta Doğu’nun ticaretini, hatta Avrupa’nın Orta Doğu ile iletişimini güçlendirecek değerde bir projedir. Irak Merkezî Hükümeti böylece doğrudan dünya ile ticaret yapabilecektir. Ve bu da PKK’nın hareket kabiliyetini, Sincar ile bağlantısını kesecektir.

Ovaköy Kalkınma Yolu Projesi, Sincar-Musul-Kerkük hattını ekonomik anlamda canlandıracak, güvenliği yükseltecek, istikrarsızlığı ortadan kaldıracak ve bölgeye barış getirecektir. Buna karşı IKBY’nin (Irak Bölgesel Kürt Yönetimi) bölgede gerçekleştirmek istediği iki amacı ise şöyledir: Önce bir Kürt valinin Kerkük’ün yönetimine getirilmesi; ikincisi de Peşmergenin Kerkük’e geri dönmesi. Kerkük ve çevresindeki bombalı ve silahlı saldırılar, Kerkük’te güvenliğin olmadığına yönelik bir imaj oluşturmak için yoğunlaştırılmıştır.

PKK ve Peşmergenin bu karşılıklı çatışması, bölgede asayişin sağlanamadığı algısı oluşturularak uluslararası müdahaleyi çekmek üzere plânlıdır. 2019’dan sonraki saldırıların hepsi halkı tedirgin etmek, bölgenin boşaltılmasını sağlamak ve güvenlik eksiği imajı vermek içindir.

Son olarak, Kerkük ve bölgenin etnik kökeninin Kürt ve Arap olduğunu iddia edenlere, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Ağustos 1925’te, bölgenin önemli aşiretlerinden Cebbari Aşiretine yazdığı mektupla yanıt verelim: “Seyyid Muhammed Cebbari, üç kola ayrılmış bulunan Cebbari Aşiretinin Kerkük merkezindeki reisidir. Cebbari Aşiretinin bir kolu Suriye’dedir ve Araplaşmışlardır. İkinci kolu Cebbari köylerinde yaşayanlardan ibarettir ki bunlar da Türklüklerini kaybetmiş ve Kürtleşmiş bulunmakla beraber Türklüğe karşı sevgi ve bağlılık duyarlar. Cebbari Aşiretinin üçüncü kolu ise Kerkük merkezinde olurlar ve bunlar Türklüklerini muhafaza etmişlerdir. İçlerinden ünlü şairler ve bilginler yetişmiştir. Kerkük bölgesinde ün salmış olan Örfi, Cebbari Aşiretinden değerli bir şairdir…”

Kerkük Türk’ündür, Türk kalacaktır!