Kenarına yıldız çizilmiş satırlar

“1914’te yabancıların altı bin okulu vardı Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde… Neden açmışlar bunları? Niçin bunca parayı harcıyorlar? Akıllanalım diye mi? Hayır, işe yarar ajan yetiştirmek için… İktidara geldin mi, bilirsin gizli açık bütün yabancı örgütleri… Kim kime çalışıyor, aşağı yukarı bunu da bilirsin… Ama hiçbir şey yapamazsın! Daha doğrusu, hiçbirinin temellerine dokunamazsın! Çünkü güç yetiremez olmuşsundur çoktan… En değersiz imtiyaza dokunayım desen, gök başına yıkılır. Kanlı bıçaklı düşmanlar birleşiverir sana karşı…” (Kemal Tahir, Kurt Kanunu)

AH, olup bitene yürek dayanacak gibi değildi. Çocuklar açlıktan çığlık atıyor, analar gözyaşlarını kalplerine akıtıyordu… Ak sakallı ihtiyarların “Ya ilahi! Bize yardım et!” feryatları gökyüzünü sarsıyordu…. İçinde yaralı veya hasta bulunmayan ev yok gibiydi. Sivil ve asker aynı feci kaderi paylaşıyordu: Odalar, salonlar, ahırlar, üzerinde dam bulunan her yer revir hâline gelmişti. Artık hastalara bakılamıyor, ilaç bulunamıyor, ateş yakılamıyordu. Hastanelerden, evlerden, kuruluklardan imdat çığlıkları, can çekişenlerin iniltileri yükseliyordu. Ölüm o kadar tabii karşılanıyordu ki bir ferdini kaybeden aile ağlayıp hıçkırmıyor, boyun bükerek zalim kaderini yaşıyor, “Öldü kurtuldu” deyip kendisini teselli ediyordu.

(Mehmed Niyazi, Plevne) 

*


Bizi affedin göçmen kuşlar! Yaptıklarımız için bizi affedin! Yapacaklarımız için de affedin bizi. İnsanların niçin böyle yaratıldıklarını ben size anlatamam ve siz de anlayamazsınız. Yeryüzünde nice nice insanların niçin öldürüldüğünü, daha nicelerinin niçin öldürüleceğini anlayamazsınız. Siz, saf, tertemiz gökyüzünde, yoluna devam eden kuşlar. Allah aşkına affedin bizi, affedin. 

(Cengiz Aytmatov, Yıldırım Sesli Manasçı) 

*


Bugün yıldönümünü kutladığımız Birleşmiş Milletler teşkilatı, sürekli olarak umudumuzun ve aynı zamanda hayal kırıklığımızın kaynağıydı. Bazıları onun, insanlık tarihinde aynı zamanda en büyük ve bazen en etkisiz organizma olduğunu söylerler. Uygulanmamış kararların sayısı bunu teyit etmektedir. Nasıl olursa olsun, bu teşkilatımız dünyamızın mükemmelsizliğinin ifadesidir. Eğer dünyanın sürekli düzeltme işi boş bir uğraş değilse, BM’nin bundan sonra mükemmelleştirme faaliyeti sadece mümkün olmakla kalmaz, aynı zamanda gereklidir. 

(Aliya İzzetbegoviç, BM Genel Kurul konuşması, 1995) 

*


1914’te yabancıların altı bin okulu vardı Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde… Neden açmışlar bunları? Niçin bunca parayı harcıyorlar? Akıllanalım diye mi? Hayır, işe yarar ajan yetiştirmek için… İktidara geldin mi, bilirsin gizli açık bütün yabancı örgütleri… Kim kime çalışıyor, aşağı yukarı bunu da bilirsin… Ama hiçbir şey yapamazsın! Daha doğrusu, hiçbirinin temellerine dokunamazsın! Çünkü güç yetiremez olmuşsundur çoktan… En değersiz imtiyaza dokunayım desen, gök başına yıkılır. Kanlı bıçaklı düşmanlar birleşiverir sana karşı… Dünya Savaşı başlamak üzereyken, “Fırsattır, şu kapitülasyonlardan bakalım kurtarabilir miyiz yakayı?” dedik. Bizi Almanların kucağına düşürmemek için bütün büyük devletler buna yanaştıkları halde kim “olmaz” dedi, bil bakalım? Ölüm kalım savaşı ortağımız Almanlar… Bunun için bizim düştüğümüz çukura düşenler, yabancıları serbest bırakıp birbirlerini yerler.

(Kemal Tahir, Kurt Kanunu)

*


Balzac ile Stendhal, büyük romancılarıydı Fransa’nın; kırk iki milyon insanın yaşadığı bu ülkenin bunlar romantik yazarlarıydı. Roman da ikiye ayrılır: Romantik, realist. Balzac realistti diyenlere inanmamak gerekir; asıl realist Zola idi, havagazından zehirlenerek öldü. Balzac da on bin fincan kahveden zehirlendi; borçluydu, benim gibi o da serbest kesimde başarı kazanamamıştı. Kafka da kamu kesiminde başarısız kalmıştı. Balzac’ın her taşındığı evde iki kapı vardı, alacaklılardan kaçmak için. (Bunu çok iyi anlıyorum.)

(Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken)