Kenar süsü

Trenle gece yolculuğu yapan Ahmet Efendi, cebinde kalan mektubu fark etti. Çıkardı. Ve bir kenar süsü yaptı yanına. Şimdiye değin ne yazdıysa yakalanmış güzel anların bir süsüydü hep. Mektubu göndermeye gerek kalmadığını bile düşündü. Niyeti görülmekti, görülmüştü.

-HEY mîrim, siz de duyuyor musunuz şu kokuyu? Dağların eteğinden bir rayiha yayılıyor göğüs kafesime. Keskin ama büyüleyici… Ağır ama ruhumu estiren, damağımı çiçeklendiren bir koku… Odunsu köklerin tarçın ve karanfile bezenmiş muazzam uyumu… Yanan bir ateşin yanında rüyaya dalmak gibi… Sırf bunun için bile her gün bu konağa gelebilirim.

-Ne yani, beni bir fincan orkide köküne mi tercih ediyorsun?

-Yo, öyle deme. Sen devlet ricâlinin hizmetinde gedikli ağanın bir evladısın. Çınarın gölgesinde büyümekle, kırgın dağların hırkasına bürünmek bir olur mu?

Cam kenarına doğru yaklaştı Ahmet Efendi. Altın varaklı fon perdeyi sıyırıp dışarıya baktı. Sesindeki coşku biraz azalmıştı.

-Bu sade bitki kendiliğinden boy veriyor ıssız bayırlarda. Karşımıza gelişigüzel çıkan insanlar gibi, hiç hesapta yokken ayaklarının seni bir yerlere götürmesi gibi, dalgınlıkla saptığın yollar, uzun çıkmazlar gibi… Mor salkımlarıyla, tutunmadan duruyor ayakta. Ben gibi… İhtişamı var ama kalbi yoksun…

Yusuf Paşazade tebessümle Ahmet Efendi’yi izliyordu. Cumbalı pencereden yansıyan ışık çehresinin hüzünlü kıvrımlarını belirginleştirmiş, şehla bakışlarını biraz daha ortaya çıkarmıştı. Yüzünü tekrar odaya döndüğünde içinin yoksul şarkısı susmuş, büyüsüne kapıldığı kokuyu tekrar hatırlamıştı.

Salonun bir kenarında, gözlerini tuttuğu tepsiden bir an olsun kaldırmayan, elleri güllerden narin, yüzü nar gibi kızarmış bir kızcağız beklemekteydi. İki dostun muhabbetine şahit olan bu kız, konağın hizmetkârlarından Süeda idi. Yusuf Paşazadenin göz işareti atmasıyla birlikte Süeda yanlarına yaklaştı ve gümüş tepsiyi önce misafire doğru uzattı. İkramını sundu. Kimdi bu yabancı? Paşazadenin bir arkadaşı mı, yoksa uzaktan gelen bir akraba mı?

Çiçek desenli, rengârenk mine fincanı iki parmağıyla kavradı Ahmet Efendi. Burnuna yaklaştırıp dumanını çekti içine. Yumuşak bej renginin ardına gizlenen tarçın kokusunu aradı önce. Ve bir cennet hurisinin gözlerinden yayılan efsuna bıraktı kendisini sonra. Gözlerini kapatıp ılık ılık yudumladı salebi. Kıvamı yumuşak, tadı kararında, sunumu ihtişamlı…

-Bu konağın salep tadını başka yerde bulamıyorum. Sırrı nedir küçük hanım, siz biliyor musunuz? Zira Paşazade hazretleri bu hususta bana hiç yardımcı olmuyor.

-Hayır efendim, bilmiyorum.

Bu anî ziyaret ilk değilmiş demek ki. Hatta bu karşılaşma da... Kendi dünyasının dışına çok taşmayan Süeda, dizlerini hafifçe kıvırıp müsaade istedi. Küçük ve ağır adımlarla mutfağa döndü. Aksanı bozuk bu yabancının sesini biraz daha duymak istedi.

Yusuf Paşazade konuşuyordu:

-Baharatların üstadı sensin. Tarçın, karanfil, kakule, zencefil, muskat, safran, biber, karabiber ve anason senden sorulur. Senden daha iyi bir tüccar tanımıyorum bu sahada. Ancak mekânlara gizlenmiş bazı hisler vardır. Bazı tatlar, bazı kokular ve bazı anlar belli bir mekânda zuhur ettiğinde güzelleşir. Belli ki sen de böyle bir güzelliğin tesirindesin.

-Baharatların tertibi mûsikînin notaları gibidir. Duygulara hitap eden zengin ve sofistik kokuları meydana getirir. Sıcak, tatlı ve balsamik… Tıpkı bir gönül salıncağında mutluluk besteleri yazmak gibi…

-Öyle ama insan ne bilsin kaç nefeslik ötesindedir gönlüne düşen ilham perileri? Bir izah icap etmez mi saadet yangını? Veyahut görmeyen gözlere hale, işitmeyen kalplere bir merhem gerekmez mi, ne dersin?

-Şair der ki mîrim, “Dağların kokusunda yüreğim koşan bir at/ Çöllere düşen Mecnun, taşları delen Ferhat/ Kavuşmak için yâre, yok elimde bir pusat/ Yanar içim bîçare; ne Leyla var, ne vuslat”.

Ahmet Efendi’nin ilgisinden ve kendisine duyduğu muhabbetten habersiz olan Süeda, günlük işleriyle meşguliyetini sürdürürken, Yusuf Paşazade, uğurlamak suretiyle esrarengiz misafirini bahçeye çıkardı. Gri bir gökyüzü altında kucaklaşıp ayrıldılar. Islak ağaçların arasında yürürken dönüp ardına baktı. “Belki” dedi, “Belki bu kez varlığım heba olmamıştır”.

Yere düşen kuru yaprakların hışırtısına kulak verdi. Serin havanın anlık iç titreten rüzgârında bir kez daha harlandı ateşi. Bahar konacaktı dallarına; ümidi vardı, istiyordu. Karlar eriyip yerini kuşlar alacaktı.

Ağır adımlarla ilerlediği yolda buğulu bir ses yankılandı ardından:

-Efendim, atkınızı unutmuşsunuz.

Onunla ilk defa bu kadar gözden uzak ve baş başa kalıyordu. Bu anı bir fırsat bilip hislerini açmalı mıydı, tereddüt etti. Biraz heveslenmenin tadını yaşamak istedi. Zaten Süeda da atkıyı uzattığı gibi hemen döndü, geri gitti. Atkının arasına sarılmış bir kese fark etti Ahmet Efendi. Heyecanla ipini çözdü ve açtı keseyi. İçinde poşete sarılmış bir avuç salep tozu gördü. Bir kuş yavrusu gibi onu öptü, kalbine koydu. Bir izdi bu sevdaya dair, bir işaret…

Eve varınca çıkardı divit ve kâğıdı, yazmaya başladı:

“Gönül sürurum,

Sonbahar sisli bulutlarıyla raks edip geçiyor ömrümüzden. Kasım, hazan yapraklarını serpiyor üzerimize. Nazlı bir sabahın koynunda ılık yağmurlar düşüyor gönlümüze. Hayat yolculuğumuzda bir mevsimlik fasıl daha esiyor. Dünya yeri bir seyir tepesi…

Seyrediyoruz ve gidiyoruz… Bazen yeşil bazen sarı, bazen soğuk bazen sıcak, bazen yorgun bazen dinç, bazen içli bazen mütebessim… Ve farklı şehirlerin hikâyesi bazen yakın bir nefes gibi, farklı hayatların mesabesi bazen kor bir bıçak gibi…

Yorgun şarkılar bağışlarken ben gökyüzüne, sessiz sedasız… Bir kuş gelip konuverdi denizin kıyısında terk edilmiş dünlerime. Kanadından süzülen ışık çiçeğe boyadı kurşuni renklerimi. Sesinden yayılan harmoni baharın türküsünü fısıldadı kalbime. Zamansız bir masalın bahçesinde goncalar belirdi. Dualar süsledi avucumda saklı yaralarımı. Dudağımda yekpare bir can nefes buldu. Buğdaylar başağa durdu toprağımda. Bereket oldu varlığın yürek yurdumda…”

Ahmet Efendi, yazdığı mektuplarda kişinin ismiyle hitap etmek yerine mahlasla hitap etmeyi severdi. Bazen “Sabahım” diye başlardı sözlerine, bazen “Pırlantam”. Sahibi yoktu sevmenin. Sevmek sadece kendisine has bir hâl idi. Böylelikle mektuplarının adresi değişse bile bunu kendisinden başka kimse bilmezdi. Zira Süeda’ya da yazdığı ilk mektup değildi. O, her güzelin ânını yaşar ve yazardı. Yazdıkları bazen kitap aralarında unutulup kalır, bazense ulaşacağı ikâmeti kendisine bırakırdı. Yazdığı her kelimenin bir can taşıdığını, bir su gibi aktığını ve kavuşmak istediği okyanusu kendisinin bulduğuna inanırdı.

Çok geçmeden yine ticarî bir sebeple yolu Gaziantep’ten İstanbul’a düşecek olan Ahmet Efendi, Yusuf Paşazadeyi görmeden gitmeyecekti. Ve tabiî ki peri gözlü Süeda’yı da…

Ahmet Efendi, babasının sürgün sebebiyle çocukluğunu babasından ayrı geçirmiş ve aile düzeni çok görmemişti. Validesi bir suçluyu sevmenin bedeli olarak yalnızlığa itilmişti. Büyük konaklarda kalabalıklar içinde yaşayan ailelere gıpta etmiş hatta içten içe kıskandığı bile olmuştu. Biraz dil cambazı olması sebebiyle ticareti güzel kavramış, etkili söz söyleme becerisiyle toplum içinde gösterişli bir konuma sahip olmuştu. Bütün bunlar sevda masallarını yaşatmaya yetmiyordu. Ardından koştuğu her hayâl, avucuna düşse eriyip gidiyordu. Her çiçekten bal almayı yaşamın bir parçası hâline getirmişti. Öyle muhafaza olunur zannediyordu. Ve “Her şiir aynı kadına yazılmaz” diyordu.

Yusuf Paşazade kıymetli arkadaşının geleceğinden haberdardı. Ona en güzel yemekleri hazırlattı. Aile efradından diğer kimseler de yemekte vardı. Pek çok konuğun ağırlandığı bu akşam sofrasında Süeda ilk kez heyecan duyuyordu. Yemek servisi için salonun bir kenarında beklerken, Ahmet Efendi dikkati üzerine çekmek için öksürdü. Sesin geldiği yönü fark etse bile, Süeda, gözünü yerden kaldırmadı. Bunun üzerine bir kez daha öksüren Ahmet Efendi, bir bardak su rica etti kendisinden. Suyu verdiği esnada bir an, sadece bir an yakalamak istiyordu Ahmet Efendi; Süeda’nın gözleriyle temas kurmak…

Kızıl kaşlarının altından sadece göz kapaklarını görebiliyordu. Yüzünün beyazlığına dağılmış çillerine ilk defa bu kadar yakından bakıyordu. Uzun kirpiklerini kalbine bastırmak istiyordu o an. Bir kez olsun başını kaldırmayan Süeda’nın da kalbinin derinliklerinde sevdanın ateşini fitilleyen bir güç vardı. “Küçükhanım” dedi kendisine ve başını kaldırdı Süeda. Baktı gözlerine. Dünyanın durduğu, yerin ayaklar altından kaydığı bir an varmış gerçekten diye düşündü.

-Buyurun efendim…

-Salep var mı?

Sessiz bir gülüşme oldu aralarında kimseler görmeden. Ahmet Efendi, istediği ışığı almıştı böylece. Sömürgecilik ruhuna ilişmişti bir kere. Kiminin sesinden bir parça, kiminin gözünden…

Haydar Ali Paşa’nın siyâsî burhanları, Asiye validenin ve kızı Selma’nın kumaş tahlilleri, Yusuf Paşazadenin yorumladığı gazete haberleri derken, bir akşam öylece geçivermişti. Ahmet Efendi’nin uğurlanmasıyla herkes odasına çekilmiş, ışığı yanan bir tek Süeda kalmıştı.

Trenle gece yolculuğu yapan Ahmet Efendi, cebinde kalan mektubu fark etti. Çıkardı. Ve bir kenar süsü yaptı yanına. Şimdiye değin ne yazdıysa yakalanmış güzel anların bir süsüydü hep. Mektubu göndermeye gerek kalmadığını bile düşündü. Niyeti görülmekti, görülmüştü. Şimdi sıra, yeni çıkacağı deniz yolculuğundaydı. Onu bekleyen başka güzel hikâyelerin satırlarıydı artık. Babasının sürgününe karşın sevdayı, annesinin yalnızlığına karşın saadeti kendi dünyasına sığdıramıyordu. Baharatların kattığı tatlar gibi farklı kompozisyonlar içinde ânı yaşıyordu…