Cumhuriyet’ten “Kemalizm” çıkarmak
DÜNYA, geçmişte Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın ayak izlerini bırakan “İmparatorluklar Çağı”nı geride bırakıyordu. Ancak her “çöküş” sürecinde olduğu üzere, asıl mesele/soru şuydu: Büyük çöküş sonrasında “yeni” ne olacaktı? Çünkü “yeni” sadece geçmişi tekrarlamayan değil, aynı zamanda çöküşten ders çıkarmış bir “çıkış”ı da betimliyordu. Kuşkusuz bir de “eski ile bağı kurulamayan, icat edilmiş” anlamı da vardı.
Dünyanın her kıtasında herkes “imparatorlukların çöküşü”nü analiz ederken “yeni”yi tarif etmek adına “evrensel/ küresel” bir tarif ortaya koyamasa da, ortak bir dili yakalıyordu: “İmparatorluklar birer ‘sömürge’ modelidir ve halk iradesini esir almış büyük ailelerin altın çağıdır.” Yani çöküş ikliminde “yeni” resmedilemiyor ancak “eski resim”lerin hepsi hınçla yırtılıp atılıyordu.
“Büyük çöküşler” tarihinden hatırlıyoruz ki “yeni” adına ilk gündeme taşınan konular/ öneriler sıralandığında, şu üç konu/ gündem hemen “malumu ilan” olmaktadır: İdeolojiler, devlet modelleri ve halk örgütlenmeleri/ siyasallaşması…
İdeolojiler, insan tasavvurunu, dolayısıyla hikâyesini yeniden kurgularken devlet modelleri daha çok “çökenin mirası” ile başlayan siyasal nüfuz alanını “kontrolü kalıcı olan otorite” teorileri ile bütünleştirmeyi kapsar. Halkın siyasallaşması ise “imkânlar – paylaşımlar” etiği ile başlayan ancak “iktidar – kitle” ilişkisini kurgulamakla devam eden bir “Halkçılık/ Popülizm” kültürüne indirgenir.
İdeolojiler rüştlerini “modernleşme/ sekülerleşme” ödevinde ispatlamak durumunda kalırken, devlet modelleri “sosyal tabakalaşma – iktisadî ivme” programlarında sınav vermekteydi. Halkın siyasallaşması ise “Cumhuriyet – demokrasi” denklemini çözmede inşâ oluyordu. Bu bağlamda “Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü” sürecinde de aynı (ile) “yeni” arayışı/ talebi oluştu. Dolayısıyla Osmanlı halkında ve devlet kadrosunda da yükselen “yeni” arayışı beraberinde ideolojik akımları, devlet model taslaklarını ve halkın yeni siyasallaşma örgüsünü resmeden etkinleşmeleri çoğalttı/ çeşitlendirdi. Ve kuşkusuz “Avrupa örneği” etiketli tüm “yenilikçi” ideolojiler, devlet/ sistem kurguları ve halkçılık pratikleri takip edildi/ taklit edildi.
Yeninin içindeki imparatorluk kodları
Söz konusu döneme ilişkin okumalarda Jön Türkler/ İttihat Terakkiciler; Panİslâmistler/ İslâmcılar; Ulusalcılar/ Turancılar ve tabii zamanla Kemalistler gibi etiketlenen akımlar/ örgütlenmeler konu edilse de, asıl izi sürülmesi gereken “imparatorluk kodları” ile “yeni kodlar” arasındaki nitelik/ işlev farkını anlamak/ tespit etmektir. Çünkü asıl tarihsel/ sosyolojik akış bu kod farkını tespit edebilirsek görünür olacaktır.
Örneğin, “farklılıkların bir arada yaşaması ve birlikte hareket etme kabiliyeti” bir inşâ/ yapısal kod etkisindedir. İmparatorlukların uzun sürmesinin bir nedeni de bu kodu etkinleştirme becerisidir. Bu kabiliyet zayıfladıkça doğal olarak parçalanma/ çöküş de hızlanmaktadır. Nitekim imparatorluk dönemini geride bırakan zihniyette “yeni” etiketiyle, “Benzerler kümelensin, benzeşenler safları sıklaştırsın!” parolası işletilmiştir. Sürekli benzerliğin/ benzeşmenin yüceltilmesi (Nasyonalizmin mayasıdır bu) “yeni” diye benimsenmiştir. Kuşkusuz farklılıkların sosyolojik/ tarihsel dokusu güçlü bölgelerde (Anadolu gibi) söz konusu bu “Benzerler safları sıklaştırsın! Benzemeyenler dışarıda/ öteki tutulsun!” parolasında ısrar edilmesinden kaynaklı “iç cephede uyumsuzluk” sicili oluşmuştur.
Kod konusuna bir başka örnek verelim: Yüzlerce yıllık tecrübeye dayanan, dolayısıyla “gelenekleri” olan köklü otoriteler (devlet) siyasal birlik performansına göre nüfus ve nüfuz ölçeğine ulaşırlar. Nitekim imparatorluklar özde “birleşik devlet” modelidirler. “Birleşik ve bütünleşik” kalma performansında düşüş olduğunda kısa sürede bağımsızlığını ilan eden bölgeler/ devletler oluşmaktadır. Nitekim “devlet” dediğimiz mekanizmanın üçte ikisinin diğer devlet mekanizmalarıyla birlikte bir bağ/ zincir/ eklemlenme zorunluluğu, çoğu zaman söz konusu “birleşik ve bütünleşik” olma hâlini zorunlu kılmaktadır. Bugün bile BM, NATO ve benzeri üst yapılar söz konusu bu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin AB süreci veya Türkî cumhuriyetlerle ilişki formatı aynı ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla imparatorlukların çöküşü konu ettiğimiz “birleşik ve bütünleşik” koda olan ihtiyacı kendisiyle beraber götürmemektedir. Aksine yerine bu işlevi taşıyan çözümlemeleri zorunlu kılmaktadır.
Tabii bir de “eski” ve “yeni” gerginliğinde oluşan değişim – gelişim ekseninde mutlaka yakalanması, güncellenmesi gereken “bilim” ve “teknoloji” ve de “teoloji” alanındaki süreçler var. Bu bağlamda da bu alanlarda imparatorlukların çöküşü ile beraber yeni durumlara vaziyet etmek icap ediyor. Zaten imparatorlukların çöküşünün en önemli nedenlerinden biri de bilim-teknoloji-teoloji alanındaki içtihadî ve icadî performans düşüklüğüdür.
İşte tam da bu kadrajda, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Anadolu topraklarında direnme sonucunda 1923 yılında ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin 2023 yılına kadar süren yüzyıllık serüveninde geldiğimiz noktaya baktığımızda, kimsenin aklına gelmeyen ve hatta rüyasına dahi girmeyen bir gelişme/ durum var: Kemalizm’in düşen kalesi CHP…
CHP’de yaşanan “butlan” kararı ve Özgür Özel – Ekrem İmamoğlu’nun “yeni parti kurmak” durumunda kalışının ortaya çıkardığı mevcut durum “CHP’nin iç meselesi” olarak okunamaz/ okunmamalıdır. Aksine yaşanan durumun tam adını tekrarlayalım: Kemalizm’in düşen kalesi CHP…
Aslında biz imparatorluk sonrası için “yeni” adına ortaya çıkan ve kendisini “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu aklı: CHP” diye tarif eden ve daha önemlisi Cumhuriyet’ten bir “Kemalizm” ideolojisi çıkarma çabasında olan yüzyıllık bir “kurgulanmış/ türedi ideoloji”nin jübilesine tanık oluyoruz. Dolayısıyla tereddütsüz şu cümleyi kurabilirim: “CHP içinde bir ‘kongre şaibesi’ süreci yaşanmıyor. CHP artık Kemalizm yükünden kendini kurtarma sürecinde.” Peki, CHP kendisini “Kemalizm”den arındırdığında geriye CHP kalacak mı?
Özgür Özel’in “şaibeli” olduğu tespit edilen kongre sonrası genel başkan olduğunda yaptığı ilk açıklamaların birinde, “İktidara yürüyoruz! Tarih iktidarımızı ‘Jön Türklerin ikinci iktidar dönemi!’ diye yazacak!” ifadeleri ile Kılıçdaroğlu’nun butlan kararı sonrası yaptığı ilk açıklamalarda Türk devletinin Osmanlı döneminde yönettiği topraklarda etkin olmasının gerekliliği ile başlayan ve FETÖ üzerinden parti içindeki “küreselcilere hizmet edenlere kadar uzanan “arınma” yol haritası çok açık/ berrak gösteriyor ki CHP artık Kemalistlerin kalesi değil...
Peki, “Kemalizm” derken tam ne kastediliyor ki CHP onun yüzyıllık kalesi/ kuluçkası olsun? Ve Kemalizm’in geldiği nokta nedir ki Kemalizm kendine CHP dışında bir oluşum arasın?
Öncelikle “Kemalizm”den ne kastedildiğini keskin sınırlarda ve tek bir fotoğrafta netleştirmek zor… Çünkü Kemalizm yüzyıldır resmedilmiş, sözlüğü belli, yol haritası “açık kaynak” hâlinde olan bir “şeffaf ideoloji” değil(dir). Çoğu zaman bir “adres/ şemsiye” yani bir “torba ideoloji” olarak etkinleştirilmiştir. Kuşkusuz bu “torba” içine sokulamayan şeyler vardı, yani Kemalizm’in “kırmızı çizgi” dediğimiz kuralları/ şartları vardı. Örneğin, Osmanlı adına her şeyi redd-i miras yapmayanlar, İslâm’ı “kamu” kadrajına düşürenler, farklı etnisiteleri “kimlik”leştirme çabasında olanlar, iyi olan her şeyi Cumhuriyet’le başlatmayanlar, Mustafa Kemal’i kutsamayanlar... Onlar bu torbaya giremezlerdi! Hatta onların başına torba geçirilirdi! Hatta bu bağlamda, “Ben Kemalist değilim, Atatürkçüyüm!” dilini kullanan ve kendini bu ayrıştırma üzerinden tanımlayan kesimleri ayrıca konuşmak gerekiyor. Fakat kesin olan bir hâl/ ahval vardı: Kemalizm adeta “torba ideoloji” olarak kullanıldığı gibi, adeta bir “oyun hamuru” gibi isteyenin istediği şekli verdiği, herkesin yapıp ettiğini meşrulaştırmak için araçsallaştırdığı bir “hayalet ideoloji” olarak kaldı. Kuşkusuz Kemalizm’i kendince “dört başı mamur” açıklayan ve detaylı yol haritası çıkarıp, “Atatürk yaşasaydı bu yol üzere olurdu!” diyenler hep oldu ancak başından beri Kemalizm “kapalı ideoloji” olmaktan hiç çıkmadı.
İsimden değil, soyadından “çıkış” bulmak
“Atatürkçülük” ise bazen kendini “Neo-Kemalizm” diye sunsa da bu kapalılık içinde yol alamadı. “Atatürkçülük” daha çok kendisini Avrupaî ideoloji liginde tanıtmaya çalıştı. Yani Avrupa’daki gelişmelerin Türkiye’deki “tercüme”si olarak kodladı. Fakat hiçbir zaman Kemalizm’in gölgesinden çıkamadı. Atatürkçülüğün Kemalizm’e en önemli eleştirilerinden biri, “Cumhuriyet’ten Kemalizm çıkarmak!” çabasının beyhudeliği idi. Çünkü Atatürkçü olanlara göre “Atatürk’ü anlamak” başka bir şey, ondan “Kemalizm” çıkarmak bambaşka bir şeydi.
Nitekim CHP uzun süre Atatürkçü ve Kemalist gerilimi içinde buldu kendini. Bu gerilimi uzun süredir “Ulusalcılık” ve “Laikçilik” ile sakinleştiriyor/ esnetiyordu. Ulusalcılıkta “Alevilik” ve “Kürtçülük” altlığını kotarıyor, Laikçilik adı altında ise “Şeriatçı/ Tarikatçı” korkusu üzerinden sekülerleşmeyi yüceltiyordu. Fakat AK Parti iktidarındaki uygulamalar ve politikalar, CHP içindeki bu eklektik/ ertelenmiş uzlaşmayı hızla ayrıştırdı ve nihayetinde parçaladı. Yani CHP’nin dokusu bir daha birleşemeyecek şekilde ikiye bölündü. Bu şu demekti: CHP, Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığında “Atatürkçü” ve “Kemalist” arasındaki gerilimde esnekliği kaybetti ve “CHP kimde kalacak” kavgası büyüdü.
Özgür Özel’in, “Bizim iktidarımızı, tarih ‘İkinci Jön Türk dönemi’ diye yazacak!” derken aslında söz konusu kavganın “Kemalizm”in devamından yana sonuçlanacağını ilan etmesinden ibaretti. Fakat kimsenin hesaba katmadığı bir plan devreye girdi ve hem Atatürkçülerin hem Kemalistlerin hesabını bozdu: Ekrem İmamoğlu!
Ekrem İmamoğlu ne Atatürkçü ne de Kemalist’ti… O bildiğimiz tipik bir “politika dolandırıcısı”ydı. Profesyoneldi ve tabii ki onu “pazarlayan” bir organizasyonun tipik reel politik sürümü idi. Ve konjonktür çok uygundu. Yani bir kitle vardı bunu satın alacak...
Aslında Kemalizm tarihinde hep başkalarını “kullanmak” vardı ancak bu sefer bizzat Kemalizm’in kendisi kullanıldı. Üstelik “ideolojik” tavlamalarla değil, bildiğimiz tipik “satın almak” yöntemleriyle... Ekrem İmamoğlu’nun, “Benim yüzümde Atatürk’ü görürsünüz!” salvosu aslında hem Atatürkçülerin hem Kemalistlerin ona yedirmesi gereken bir hadsizlikti. Fakat “Erdoğan düşmanlığı” öyle bir seri psikolojik eşik aşma hızındaydı ki bu ve buna benzer nice hadsizlikleri sadece yemekle kalmadı, üstüne fazlasını katarak yaydı...
Peki, Kemalizm’in kalesi CHP’nin düşme sebebi Ekrem İmamoğlu mudur? Şahsî cevabım: Hayır! Ekrem İmamoğlu zaten olacak olan sonucu hızlandırmıştır. Asıl sebep: Kemalizm, “Türkiye Yüzyılı” ve “Terörsüz Türkiye” projeksiyonunu anlayacak, taşıyacak, katkı sunacak bir algı, katkı, eşlik eşiğinden geriye düşmüştür. Yani “Kemalizm”in artık bir yük olduğu gerçeği, Türk Devlet Aklı’nın ikinci yüzyıl şartlarını okuma ve buna göre hazırlanma yol haritası açısından bir “doğal kabul”dür. Atatürkçülük ise aynı yolda bir “gereklilik” olarak görüldüğünden güncellenerek etkinleştirilmektedir.
Mesela, bir başka yazıda konu etmek notuyla burada zikretmeden geçemeyeceğim: Kemalizm için öngörülmüş kabulün benzeri İslâmcılık için de senaryolaştırılmış gibi… Bu bağlamda dikkate değer bir “operasyon”a da işaret ederek yazıyı tamamlayayım: Said Nursî’yi anlamak ile ondan “Nurculuk” çıkarmak arasındaki farkı da gündem kılacak gelişmeler aynı bağlamdadır. Nitekim FETÖ konusuna bir de FETÖ’nün Kemalizm tarihindeki yeri ve rolü açısından bakmakta fayda var... Ne de olsa 15 Temmuz gecesindeki işgal girişiminde müttefiktiler!
Hâsılı… Kemalizm’in düşen kalesi: CHP…



