Kemalist rejim nasıl yozlaştı?

“1925 İstiklâl Mahkemesi’nde, bu mahkemenin başkanı Ali Çetinkaya’ya ‘inkılap’ kavramı hakkında bir şeyler söylemek isterken ‘İnkılap da ne demek? Bu memleket artık inkılabını yaptı bitirdi. ‘Ondan sonrası mugalata!’ deyiverdi. Yükünü tutanlar için inkılap gerçekten bitiyor. ‘Mugalata’ bölümünün cefasını ise inkılaplara maruz kalmış Anadolu insanı çekiyor.” (Şevket Süreyya Aydemir)

ATATÜRK döneminde milletvekilliği, İnönü döneminde Adalet, Bayındırlık ve İçişleri Bakanlıkları görevinde bulunmuş Hilmi Uran’ın Hatıralar’ında, yakın tarihe ışık tutan ilginç ayrıntılar var.

Uran, Adana’da CHP Parti Müfettişi iken bir gün telgraf emriyle Ankara’daki İthalat ve İhracat Şirketi Genel Müdürlüğüne atandığını yazıyor. Müfettiş kökenli Uran’ın branş olarak aslında bu şirkete genel müdür olacak bir birikimi yok. Ancak Cumhuriyet’in kurucuları böyle uygun görüyorlar.

Çünkü o günlerde organizasyon ehliyete göre değil, rejime sadakate göre şekil alıyor.

Bunun en açık göstergesi, Ankara İstiklâl Mahkemesi Reisi Ali Çetinkaya’nın aynı zamanda yukarıda adı geçen İthalat ve İhracat Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı olması…

Subay kökenli Ali Çetinkaya’nın mümeyyiz vasfı ticâretten iyi anlaması değil, Kemalist rejime muhalif olanları sorgusuz sualsiz idam sehpasına göndermesi. Bu özelliğinden dolayı rejim tarafından korunuyor ve maaş alması için bir ticâret şirketine yönetim kurulu başkanı yapılıyor.

İzmir Suikastı Dâvâsı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kapatma Dâvâsı gibi Kemalist rejimin yerleştirilmesine önemli katkılar sağlayan dâvâlara bakan Ali Çetinkaya, bütün Terakkiperver mensubu milletvekillerini ve muhalefetteki etkili İttihatçıları tutuklama kararı almış, hatta tutuklananların delil yetersizliği nedeniyle serbest bırakılmasını isteyen Başbakan İsmet Bey’in de tutuklanmasını talep etmişti. “Kel Ali” lakaplı Ali Çetinkaya, dokunulmazlıkları dahi kaldırılmadan İzmir Suikasti Dâvâsı’nda yargılanan 10 milletvekili ve 2 eski bakanın idamına karar vermişti.

Ali Çetinkaya, Ankara İstiklâl Mahkemesi Başkanlığı görevindeyken, Şapka Kanunu çıkmadan önce yazdığı şapka aleyhindeki bir yazısından dolayı İskilipli Mehmed Atıf Hoca’nın idam kararını da vermişti.

(Ali Çetinkaya’nın damadı Emin Paksüt 12 Mart darbe döneminde, torunu Osman Paksüt de AK Parti Kapatma Dâvâsı’nda görev almışlardı.)

Ankara’daki ehliyete göre değil de sadakate göre iş ve görev verme genç Cumhuriyet’i daha ilk günlerinden itibaren yozlaştırdı. Sonraki yıllarda ortaya çıkan çürümenin temelleri o günlerde atıldı.

Nitekim Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Ankara” isimli eserinde bu süreci çok çarpıcı bir dille anlatır ve eleştirir. Bu tespitlerden bazılarını burada paylaşalım:

“(...) İktisadî kalkınmamız kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen anaforcu birtakım tufeyli unsurların eline geçmiş, yapılan tesisler aşırı pahalıya mâl olduğundan millet bunların sadece yükünü çekmişti.

(...) Dünkü kahraman inkılap liderleri bile bugünün ipekli ropdöşambrlarına bürünmüş, fağfur banyolu kaşanelerinden dışarıya başlarını uzatmak istemez olmuşlardı.

(...) Bu gibiler parmakla sayılmayacak kadar çoğalmıştı. ‘Zeytinyağı piyasasını tekeli altına alan bakanlar, karaborsacıları koruyan valiler her köşe başında yerini almış çalışmaktaydı.’

(...) Bunların hepsi Kavaklıdere, Küçükesat ve Büyükesat’taki köşklerinde oturmaktaydı. Kilerleri balık yumurtasından taze havyara kadar sürekli en nadide mezelik erzakla tıklım tıklım olup, bir altınbaş rakı şişesi buzdolaplarında sürekli buğulanmaktaydı.

Vurguncular, yaptıkları işlere ustaca millî kimlik giydirmeyi becerebilmektedirler. Bir üst seviye bürokrata göre, inkılaplar artık tamamlanmıştır.”

Yozlaşmayı eleştiren şahıslardan biri de Birinci Meclis’te zabıt kâtipliği yapan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’ydu. O da gözlemlerini şu cümlelerle anlatıyor:

“Tam iki yıl ayrıldıktan sonra Ankara’ya yeniden döndüğümde dikkatimi çeken en önemli şey, bu kentin, İstanbul’dan gelen iş takipçileri ile dolup taşması olmuştu. Yalnız İstanbul’dan değil, ülkenin her yanından böyle adamlar gelirdi. Hatırı sayılır, sözünden çıkılmaz mebuslardan devlet dairelerine tavsiye mektubu koparmak için birtakım aracılar türemişti.

Büyük zaferden hemen sonraki yıllarda Millî Mücadele Ankara’sını köhne Bizans kokuşturmaya başlamıştı.

Ankara’da dikkatimi çeken bir şey de arsa spekülasyonuydu.1919 ve 1920’lerde kimsenin ev, arsa, bağ, bahçe edinme hırsına kapıldığını görmedim ve duymadım. 1922 yılının sonunda, hele 13 Ekim 1923’te Ankara’nın hükûmet merkezi olmasından sonra bu kentte bir arsa edinme hırsı başladı. Kısacası, iki yıl ayrılıktan sonra Ankara’ya gelişimde, orada 1920’lerin özveri havası, savaş coşkusu ve kurtuluş amacının bir zafer gevşekliğine, bir dünyalık edinme çabasına dönüştüğünü gördüm.”

“Atatürk’le Üç Ay” isimli önemli kitabın yazarı Ahmet Hamdi Başar’ın o günlerdeki yozlaşmayı anlatan satırları ise çarpıcı:

“Yeni gümrük tarifesinin arkasına sığınarak birkaç misli yükseğe satan basit ve şımarık bir sanayi türemeye başlamıştı. İşte demir telleri keserek çivi yapan, çiviyi dış piyasa fiyatının on misline satan, millî sanayi olduğu için demirleri de gümrüksüz sokan şu çivi fabrikası, eski bir medresenin yıkık duvarları arkasında kurulmuştu...

İşte şu bakır mamulatı fabrikası, mahallemizin köşesinde eski bir taş evde kurulmuştu. Fabrikanın sacdan bacasından yayılan kurum, halka pencerelerini bile açmaya müsaade etmez. Mahallenin şikâyete hakkı yok. Bunlar vatanın selâmeti için çalışıyorlar(!).”

Bu yozlaşma, Kemalist rejimi kısa bir süre sonra inkılap ruhundan bile o kadar uzaklaştırıyor ki kurucular onu bile resmen inkâr edecek duruma geliyorlar.

Şevket Süreyya Aydemir, bu gözlemini en yetkili ağızlardan hareketle şöyle anlatıyor:

“1925 İstiklâl Mahkemesi’nde, bu mahkemenin başkanı Ali Çetinkaya’ya ‘inkılap’ kavramı hakkında bir şeyler söylemek isterken ‘İnkılap da ne demek? Bu memleket artık inkılabını yaptı bitirdi. ‘Ondan sonrası mugalata!’ deyiverdi.

Yükünü tutanlar için inkılap gerçekten bitiyor. ‘Mugalata’ bölümünün cefasını ise inkılaplara maruz kalmış Anadolu insanı çekiyor.

Ne kadar manidar! Saltanat kalkıyor, Saray hayatı sona eriyor. Hanedan üyeleri yurtdışına sürgün ediliyor. Ancak Ankara’da yeni bir ‘kapıkulu’ sistemi başlıyor.”

İbni Haldun (1332-1406) yüzlerce yıl önce kaleme aldığı “Mukaddime” isimli eserinde devletlerin nasıl yozlaştığını ince ayrıntılarıyla anlatır. Yozlaşma sadece tek bir sosyal sınıfı ilgilendiren bir kavram değildir. Sağcı, solcu, dindar, komünist, bütün iktidarlar aynı yozlaşma metal fırtınasının çekim alanında yer alırlar.

İktidarı ya da devleti koruyup kollamak istiyorsanız, geçmişten dersler almalı, konformist azınlığın kazanma hırsından, bürokratik oligarşinin egosundan ve şerrinden yönetimi arındırmak icap eder.