Keçisi çalınan müftü veya algı operasyonu

Lâdinî taifenin derdi, imkânları yeterli olmayan öğrenciler için yurt gibi imkânlar sunan cemaat ve hayra vesile diğer kuruluşlara düşmanlık etmektir. Diğer dertleri ise zımnen FETÖ’yü haklı göstermektir.

TÜRKİYE, geçtiğimiz günlerde Elazığ’daki bir öğrenci yurdunda meydana gelen intihar ile tabiri caiz ise sarsıldı.

22 yaşındaki tıp fakültesi öğrencisi Enes Kara, sekiz katlı binadan atlayarak intihar etti. Genç Enes, ardında bir de intihar nedenini açıkladığı video kaydı bırakmıştı. Video kaydı, elim hâdisenin “magazinsel” lâdinî taifenin tam da aradığı boyuta kapı araladı.

Geleceğe umutla bakması gereken bir gencin, girdiği ağır psikolojik girdaptan çıkamayarak hayatına kendi elleriyle son vermesi tüm vicdan sahiplerinin yüreğini dağladı. Ancak bu elim olayın bazı kesimlerin amaçları için kullanışlı bir veri ve fırsat olarak görülmesi, yaşadığımız hüznü ziyadeleştirdi.

Peki, kim, gençlerden ne bekliyor? Kim gençlerle alâkalı hangi art düşüncelere sahip?

Günümüz gençleri hem şanslılar, hem de şanssız. Şanslılar, çünkü ellerinin altında müthiş iletişim aygıtları var. Ancak, geçmiş günlerin olumsuz yanlarını, yıllarını bilmiyorlar. Dar bir alanda değiller. Bütün dünyayla iletişim imkânına sahipler. Bu, işin bir yönü…

Lâkin kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşıyorlar. Bu da hakikatin ta kendisi!

Şanssız oldukları başka yönler de var: Algı operatörlerinin ilgi alanındalar. Algı operasyonu yapan fitne başları, gençlerin ailelerinden uzak olmalarını istiyorlar. Zira yabancı kültürlerin empozesi içindeler. Her gün yenisi kurulan yüzlerce inkârcı, yabancı yerli, paralı parasız, kutsal tanımayan, her ahlâkî güzelliği karalamaya çalışan saldırganların hedef alanındalar. Bu lâdinî taife, gençlerden ayrı bir toplum oluşturmaya çabalıyor. İstiyorlar ki dinini, ülkesini, inancını, ailesini inkâr eden ve istenen şekilde organize edilen bir gençlik olsun ve ateizm, deizm, Budizm, Agnostisizm, Septisizm, naturalizm ve benzeri tartışmaların ağlarına takılsın gençler. Dinlerini dine ait aslî kaynaklardan değil, sloganlardan, sosyal medyanın kirletilmiş ağlarından öğrensinler.

Bu ağların hemen hemen tümü kötü niyetli, tahripkâr, saldırgan, algı oluşturan, hiçbir inancı olmayan kişilerin elinde. Gençlerin bu konuda bilgilendirilmesi şart. Enes Kara’nın vefatından küfür devşiren, İslâm’a savaş açan çevreleri, onlara omuz verenleri biliyoruz. Ancak yeni yeni fitne ve kirli bilgiler boca etmelerini beklemek lâzım. Biz bu konuyu defalarca dinledik, tabiri caiz ise bu filmi daha önce seyrettik. Onun için de bu konuda fazla şaşırdığımı söyleyemem. Zira Türkiye’de İslâmî hayatın düşmanları, âdeta pusuda bekleyen tilki misali, İslâm adına hareket eden bir fert, bir STK veya benzeri bir kurumun kazara bir eksiğini bulduklarında Bremen Mızıkacıları gibi hep bir ağızdan "vurun abalıya!" nakaratını söylerler.

Yalandan usanmıyor, utanmıyorlar!

Yaptıkları başka bir hinlik de, olayları tersyüz etme mahareti. Bugünkü moda tabirle “algı operasyonu” yapmak… Bu melun taifenin en kötüsü, Allah-u Teâlâ’nın lânetlediği yalana başvurmak. Sakız çiğner gibi yalan söylüyor ve bundan imtina etmiyorlar. Yıllar õnce (yetmişli yıllarda) Ege Üniversitesinde okurken, Ege bölgesinde yayın yapan, Sol tandanslı ve İslâm dinine açıktan değil de algıyla ve fırsat buldukça düşmanlık yapan bir günlük gazetede şöyle bir manşet vardı: “Müftü, keçi çaldı!”

Hâlbuki aslında müftünün keçisi çalınmıştı.

Bugünün münafık ve lâdinî takımının referans aldığı mihrak Mescid-Dırâr değil mi? Zaman ve mekân değişir, şeytanî düzenin müntesipleri ve malzemeleri değişir ama özü değişmez.

İntihar hâdisesinin yaşattığı şok hâli, gerçekleri tersyüz etmek isteyenler için olağanüstü bir fırsat sunmuştur. Hakikat perdelenerek duygu ve kanaatlerin gerçekmiş gibi lânse edilmesi ise akademik bir ifade ile post-truth bir hamledir. Hakikat sonrası siyaset anlayışı, tam da böyle zamanlarda varlığını ve gücünü bizlere hissettiriyor. Toplumun ve insanların duygu yoğunluğunun arttığı bir hâdisenin bidayetinde propaganda aygıtları acımasızca çalışmaya başlamıştı bile. Post-truth yani gerçeklerin önemsenmediği ve yerini algılara bıraktığı bir çağda, olayları doğru analiz etmek ve ona göre duruş sergilemek hiç şüphesiz zorlaştı. Bilimsel verilerin dahi tersyüz edildiği, propaganda aracı olarak manipüle edildiği bir çağı, bir vasatı yaşıyoruz. “Sosyal medya” denilen iletişim vasıtalarının Allah’tan korkmayanların ellerinde nasıl bir ifrite dönüştürüldüğüne şahidiz. Tarihte fitne çıkarmak isteyen/çıkaran mihrakları yazarsak sayfalar dolusu bir layiha olur. Biz, yazımızda birkaç tanesini hatırlatırsak meramımızı anlatmış oluruz.

En yakınlara bakalım… Zehra Vakfı’nda nahoş bir vakadan sonra lâdinî taifenin İslâmî hayatın içindeki tüm STK ve diğer kuruluşları hedef seçmesi hâlâ hafızalardadır.

Yine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın LGBT hakkında detaylı Cuma hutbesinden sonra lâdinî taife ve hempalarının çıkardıkları gürültü ile işledikleri herzeleri dün gibi hatırlıyoruz. Misal çok; çünkü İslâm düşmanları bazen satır aralarında boşluk arıyor, bazen de (tabiri mazur görün) bodoslama dalıyorlar. Bu taifeyi, “Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” kelâmı karşılıyor.
Enes Kara’nın intiharı konusunda Star gazetesinin Açık Görüş bölümünde bir pasajla karşılaştım ki meseleyi fevkalâde yerinde tespit ediyor:

“Bir insanı intihar sürecine götüren sebeplerin en önemlilerinden biri, hiç şüphesiz inançsızlık veya inanç zayıflığıdır. Ancak her intihar olgusunu bununla açıklamak, sorunun çözümüne dair tespit ve tahlilleri zorlaştırmaktadır. Müslümanlık, inanç sahibi biri olmak, intihar gibi büyük günahlardan masumiyeti garanti etmemektedir. Pekâlâ bir Müslüman da dinince ‘günah’ kabul edilen eylemlerin faili olabilir. Bu mânâda Enes’in intiharını ‘Cemaat yurtları kapatılsın, cemaatler lağvedilsin’ sığlığı ile karşılayan seküler cenaha karşılık, Müslümanların ‘İman varsa intihar yoktur’ hamasi söyleminden sıyrılarak tefekkür ve hikmetle hareket etmeleri gerekir...”

Lâdinî taifenin derdi, imkânları yeterli olmayan öğrenciler için yurt gibi imkânlar sunan cemaat ve hayra vesile diğer kuruluşlara düşmanlık etmektir. Diğer dertleri ise zımnen FETÖ’yü haklı göstermektir.
Bizler kötülüğü şeytanlaştıran, ötekileştiren değil, kötülüğe iyilikle mukabele eden, hayrı arttırmaya ve şerri ise azaltmaya çalışan bir din ve medeniyetin mensuplarıyız. Bu mânâda her kötülük ve arızî durum gibi intihar vakaları da toplumsal sorumluluktan azade görülemezler. Bir başka bildiğimiz hakikat şudur: Özellikle ülkemizde lâiklik, çağdaşlık ve (affedersiniz) türlü lâhuti kavramlar adına İslâm’a ve onun yüce değerlerine savaş açan STK’lar, onlara omuz veren medya kuruluşları ve siyâsî hiziplerin rengi, tonu ne olursa olsun, ne kadar hakikati tersyüz ederlerse etsinler, hepsine karşı hakkı tutup kaldırmak şiarımızdır olmalıdır.

Allah bize yeter, O ne güzel Vekîl’dir.