Kayıp parça ne?

Kendine soru sormaya başladığında insan, ilk adımı atmış olacak. “O aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır” misâli, önce dert etmektir işin sırrı, sonrası kendiliğinden gelecektir.

DERLER ki, “İnsan olmanın sacayaklarından biri ruh, diğeri bedendir”. Beden madde, ruh ise onu biçimlendiren, ona “insan” niteliği kazandıran formdur. Mânâ yönüdür aslolan. Bu nedenle yaşamın ilkesi olan ruh amaç, beden ise araç konumundadır.[i]

İslâm âlimleri ise bu mevzuya daha da derin bakar ve derler ki, “İnsan sadece ruhtan ibaret değildir. İnsan nefis, ceset, ene, ruh, akıl, vicdan, kalp ve benzeri şeylerden mütevellit ve geniş bir varlıktır. Beden ruha uygun bir kılıftır amma ruh beden için değil. Meselâ beden kafes olsa, ruh da o kafesin içinde ki kuş. Kafesi süslesek püslesek, içini enva-i çeşit nesne ile donatsak, kafesi genişletsek en konforlusundan, kuş güzelleşir de ruhu genişler mi? Pek tabiî ki hayır! Yani bedenin olgunluğu da, güzelliği de ruhun olgunluğu ve güzelliğine delil sayılamaz. Kuştur kafesten dışarıyı seyreden, uçmaya özlem duyan. Kafesin ise bundan haberi yoktur bile”.

İbni Sina’ya göre insan, cisimle ruhtan mürekkeptir. İnsan (yani ruh) bir boşlukta dünyaya gelse, göz, kulak gibi birçok azası da bulunmasa, fakat buna karşılık akıl ve şuuru yerinde olsa, böyle bir hâlde o, zaman, mekân, uzunluk ve genişlik gibi mefhumları anlayamamakla birlikte, kendi varlığından da şüphe etmeyecektir. Yaptığı iş hakkında “Bu işi ben değil, elim yaptı”, “O yere ayaklarım gitti”, “Dilim söyledi o sözleri” demez hiç kimse. Bunlar bedene ait atıflardır. Yani insan “ben” demekle nefsini yani ruhunu kasteder.     

Buraya kadar geldiğiniz bu ilmî açıklamalara biraz daha devam edelim…

İmam-ı Gazalî der ki, “İnsanda bedenden başka asıl ve sabit bir varlık vardır ki o, ruhtur. Beden ruhta değil, ruh bedende tasarruf etmektedir. Ölmüş bir insanın ortada cesedi vardır fakat ruhu yoktur.

Meselâ, bir insan gözünü yumduğu zaman varlıklar, nazarından kaybolur. Hatta kendini bile göremez. Bununla birlikte kendi varlığını yakinen bilir, hiçbir şüpheye kapılmaz. Demek ki esas insan, çevresine ve bedenine bağlı olmaksızın kendi varlığını müstakilen bilip düşünendir. O ise ruhtan başkası değildir”.

İmam-ı Gazalî, ruhun bedenden ayrı bir varlık olduğunu söylemiş ve şöyle örneklendirmiştir: “Ruh bir hükümdar, beden ise onun tasarruf ettiği büyük bir ülke, yahut ikâmet ettiği bir hanedir.”

Hane tek başına bir şey ifade etmez, hatta insansız hâldeki tekin olmayan yapılara “metruk bina” denir. Metruk yani bırakılmış, terk edilmiş ve kullanılmayan”... “Ruhsuz insan” ifadesi de buradan çıkar aslında; donuk, heyecansız, duygusuz, aldırmaz, ot gibi… Günlük rutin tutku ve alışkanlıklarının içinde nefsi bir şekilde yaşar gider. Ruhu harap insanın dışı güzel bile görünse temelsiz ve yıkılmaya mahkûm metruk bir yapı gibidir.

Zihnimizin en özel kısmına nakşedeceğimiz bir sonuca varmak için biraz daha sabırla bakmaya devam ediyoruz mevzumuzun semasına doğru.

Fahreddin-i Razî’ye göre bir insanın kullandığı eşyalar ile kendisi arasında mahiyet bakımından farklılıklar vardır. Meselâ “Benim kalemim” dendiğinde, elbette “ben” başka, “kalem” başkadır. Tıpkı bu misâl gibi, her insan “başım”, “ayağım”, “gözüm” diyerek bu azaları nefsine nispet etmektedir. İşte, beden azalarının nispet edildiği bu hakikat ruhtur. Malûmdur ki, nispet olunan başka, nispet edilen başkadır.

Hazreti Mevlâna da insanı ten ve can yani beden ve ruh olmak üzere başlıca iki kısımda inceler. Can esas, ten yardımcıdır; can aziz, ten hakirdir; can efendi, ten hanedir; can baki, ten fanidir: “Ruhtum, nasıl oldu da bedene büründüm?”

Daha dünyaya teşrif etmeden tanışan özgür ruhların bedenle buluşmasının ardından asıl macera başlamıştır insan için. Günaha meylettiğinde, ruhundan ve bedenindeki örtüden bir parça eksilen Âdemoğlu, dünyadaki serüveninde hep bu kayıp parçanın peşine düştü. Çokça hata yaptı. Hata payını veren O’ydu elbette, ama insana düşen bir denklem de vardı. Hata yapan insan, öğrendiği kelimelerle kendini yeniden tamamlama gayretine giriştiğinde kelimelerin gücünü de keşfetti. Bu keşfediş onun kendisini bulmasına, Rabbini bilmesine vesile oldu. Ruhuna terennüm eden kelimelerle yükseldi. Ruhuna ulaş(a)mayan kelimelerle aksi de mümkündü. Bunu fark eden önce iblis oldu. Kelimelerle zamanın tükeneceği güne kadar yoldan çıkarmaya yemin etti azılı bildiği düşmanını. Bunun için amacı araç, aracı amaç yapmayı plânının bir köşesine koydu.

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür”. Nisyan (unutmak) hâli insana mahsus ise de hatırlamaktı kula düşen vazife. O hâlde haydi bağlayalım bu mevzuyu hakikate ve şimdiye.

Adını sayfalar dolusu tanımlarla ifade edebileceğimiz insanın, yaşadığı şu çağda bedenlere verdiği kıymeti ruhlara vermediğini görmesi gerekiyor. Bir bayram çocuğu edasıyla kuşanıp en güzel takımlarını; dolaştığı mağazalarda önce kıyafet üstüne kıyafetler aldı insanoğlu. Evler, odalara sığmayan dolaplar, dolaplardan taşan giysilerle doldu önce. Buzdolapları mini bir bakkalı aratmıyordu artık. Bir vadi dolusu şeyle yetinmeyip ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü, hatta beşinci vadiyi isterken, istemek de artık cazip gelmeyince, eksikliği gözün kenarındaki çizgide, dudaktaki incelikte, saçtaki akta, beldeki yağda, kaşdaki simetride sandı. Yetmiyordu bu da acziyetinin kaybındaki insana. İnsan kalabilmeyi hatırlayanlar da vardı elbet. Onlarsa çareyi doktor doktor gezerek bulacağını zannederken kapılıp gidiyordu bir “beden sağlığı, ruh doktoru” furyasına.

Tam da sistemin istediği gibi işliyordu plân. “Sen yeter ki iste”, “Sen buna değersin” reklâmları pompalanırken bir yandan, bir yandan da ideal tanımlarla dolduruldu zihinler. Sinsi vesvesenin irinleri akıtılıyordu her yerde. Olması gereken en ideal “şu kilo, şu renk göz rengi, şu şekil saç, şu iş, şu eş, şu leş” diye diye ikna ediliyordu yığınlar. Küçük bir çocuğa “İstediğimi yaparsan al sana şeker” diyen kötü karakterin kandırmasına kolay kapıldı bedeni büyük ama ruhu küçük insanlar.

Bedeni beslerken “Aman aç kalmasın, düşüp bayılmasın, güçlü olsun” diye verdiğimiz gayret, ruhun beslenmesi için çantalarda, ne olur ne olmaz diye mideye gönderilecek bir şeker kadar bile önemsenmemişti. Bedenlerin içine düştüğü bu zillet çukuru ruhları hasrete duçar etmiş, dünyayı kendisine zindan bildirmişti. Değil mi ki ruh Elest’te muhabbeti gördü; dünyada bunu bulamayan insanın yanılgısı, ruhunun özlediği bedenin kendisiyle olan savaşıydı bu.

O zaman ne yapalım? Bedeni es geçip ruha mı yönelelim? Tabiî ki buradan bu sonuç çıkmaz. İnsanın yalnız bedenine odaklanması, kaybolmasıdır. İçinde insan olmayan muhteşem bir sarayın kime ne hayrı olur ki? Zamanla çürümeye, yok olmaya mahkûm metruk bir hâle gelmesini ne engeller? İnsanın yanlış yerdeki arayışları ve anlamlandırışı onu yok ediyor yavaş yavaş. Bedene verdiği emeği ruhundan esirgediğinde kendini tanımıyor ve değiştirmek için çaba sarf edip dertleniyor. Aradığı ve bulamadığı parçasıyla kendinden uzaklaşıp yalnızlaştıkça “mutsuz insan, bencil insan, hedefsiz insan” çoğalıyor toplumda. Peki, insan nasıl insanlığını bulacak? Kaybettiği parçasını nasıl bulacak Âdemoğlu? Ruhun beslenmesi demek de ne demek?

Kendine soru sormaya başladığında insan, ilk adımı atmış olacak. “O aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır” misâli, önce dert etmektir işin sırrı, sonrası kendiliğinden gelecektir.

“Böylece sizi vasat/dengeli bir ümmet kıldık…”

Sözüm evvelâ kendime, sonra taliplisine. Bitip tükenmeyecek bir aşk ile vesselâm…

        



[i] Aristotales