Karanlıktan doğan fecir: 15 Temmuz

15 Temmuz gecesi, Osmanlı’nın bakiyesi olan Türkiye’nin adeta Kerbelâ’sı mesabesindedir. O gece binlerce bağrı yaralı Hüseyin, zalim Yezid’in beslemelerinin tehdit ve alçakça saldırılarına rağmen kanının son damlasına kadar mücadele ederek vatanını korudu. Yıllarca içimizde beslediğimiz, zulümde sınır tanımayan Yezidler o gece deşifre oldu. Onlar ki yıllarca bizden görünüp bize karşı bilendiler. Birikmiş kin ve nefretlerini o gece kustular.

Geceyi gündüze çeviren ay’a pusu kurdu haramiler


TAKVİMLER 15 Temmuz’u gösterirken gece, o zifirî yorganını örttü üzerine. Geceyi gündüze çeviren aya pusu kurdu haramiler. Dünyaya ve insanlara hayat bahşeden güneşin önünü kesmeye çalıştılar. Bombaların ışığı, ay ışığını perdeleyemedi çok şükür.


O gece göklerden yağmur yerine ateş yağdı, kurşun yağdı, nefret yağdı, ölüm yağdı… Toprağa rahmet damlaları yerine şehit kanları karıştı o gece. Mazlumların döktüğü gözyaşları, zalimlerin nefret ateşlerini söndürdü. Şehitlerle gazilerin mübarek kanları annesini, babasını, çocuğunu, eşini, balasını ve halasını kaybedenlerin gözyaşlarına karıştı. 


O gece vatan uğrunda canlarını feda eden aziz şehitlerimiz, yarınlarımızın teminatı olan çocuklarımız aydınlık bir geleceğe uyansın diye karanlığın üzerine gittiler; cennetten bir köşe olan yurdumuz için canlarını siper ettiler. Dünya nimetlerini ellerinin tersiyle ittiler. 


O gece en çok da çocuklar mağdur ve mahsun oldu. Onların lügatlerinde darbe kelimesinin karşılığı yoktu. Bir anlam veremediler bir milletin kendi askerinin kendi halkına hunharca silah sıkışına; polisimizle askerimizin karşı karşıya gelişine. Kalkışma sonrasında kimi çocuklar yetim, kimi de öksüz kaldı. Dünyanın en güzel sesinden, anne ve baba sesinden mahrum kaldı körpe çocuklar. Ninniler sustu; düşler paramparça oldu. Bayrak inmesin, ezan dinmesin diye şarkılar yarıda kaldı. Kanadı kırıldı serçelerin. Kuşlar bir daha dönmedi huzur aşiyanına. Bin bir renkli çiçekler soldu gönül bahçelerinde. Ebedî ayrılıklar yürekleri tarumar eyledi. Çocuklar bir gecede on yaş, yüz yaş büyüdüler sanki. Alçak darbenin ruhlardaki derin izleri öyle kolay silinmedi. En küçük bir seste darbe mi oluyor diye uyandılar o derin ve temiz uykularından. Bazı çocuklar günlerce yataklarında kıvranıp dursa da uyku girmedi gözlerine. Fakat bu küstah ve adî kalkışma onların hür iradelerini iyice çelikleştirdi. 


O gece, vakit, ihanetlerin en koyusunu gösteriyordu


O gece hiçbir güç millet iradesinin önünde duramadı. Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Arnavut’uyla topyekûn bir millet omuz omuzaydı o gece. Hainlere karşı herkes tek yürek ve tek yumruktu. Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattı onlar için. 


O gece milletimiz bedeli ne olursa olsun vatanına, bayrağına ve demokrasisine büyük bir inançla ve kararlılıkla sahip çıktı.  İstiklâlimize ve istikbâlimize kurşun sıkan küstahlar bertaraf edildi. Milletimiz kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle, zenginiyle fakiriyle meydanlardaydı o gece. Yedi yaşındaki torunla yetmiş yaşındaki dede aynı duygu ve düşüncelerle oradaydı. Tuttukları bayrak aynıydı.  Bu yüzden adımızın, cinsiyetimizin, milliyetimizin, mezhebimizin ve meşrebimizin hiçbir önemi yoktu bu hak ve hakikat davasında. Çünkü yüreklerimiz Türkiye aşkıyla çarpıyordu. Çünkü hepimiz aynı geminin yolcularıydık. Önce vatandı düsturumuz. Payımız farklı olsa da paydamız aynıydı. 


O lanet olası gecede, milletimize temmuz sıcağında zemheriyi yaşattı zalimler. Vatan aşkıyla tutuşanların buz kesti ilikleri. Leylâları Mecnûnlardan, Yusufları Züleyhalardan, Ferhatları Şirinlerden, Keremleri Aslılardan kopardılar o gece. Babayla oğul, anneyle kız kızan, nineyle torun abdestini alır almaz meydanlara koştu. Yüreklerde tekbir, vatan bir, iman bir, Allah bir, Peygamber bir, hissiyat bir, ülkü bir... Bu kadar “bir” varken hiç ikilik olur mu?


O gece, vakit, ihanetlerin en koyusunu gösteriyordu. Kara göklerden ateş yağıyordu barutların üstüne. Tanklar yürüyordu aziz milletimin üzerine. Gözü dönmüş hainler hiçbir zaman vatanını ve namusunu çiğnetmeyen halkına kastediyordu. Serdengeçtiler üzerlerine sürülen tankların önünde muhkem bir duvar gibi duruyordu. Kimi de tankların paletlerinin önüne yatmakta bir beis görmüyordu. Sanki Çanakkale yaşanıyordu bir kere daha.         


O gece “Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert “Ben varım!”diyebilen, her ferdi “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!” anlayışında bir gençlik gördük.


O gece milletçe zifiri karanlıkta kalsak da basiret nazarlarıyla tünelin ucundaki ışığı çabuk gördük. Fecrin muştusunu yüreğimizin derinliklerinde hissettik. Her şeye rağmen ümitvar olduk. Çünkü Müslümana ümitsizlik yaraşmazdı. Bu son “İstiklâl Savaşı”nda ümitsizliğe yer yoktu. Ya öz yurdumuzda parya olarak yaşayacaktık ya da ölüm korkusunu yüreklerimizden söküp atacaktık. Milletimiz ikincisini tercih ettiği için zafer bize göz kırptı.


O gece zaman, utancından yerin dibine geçti


O gece ervah sanki büyük bir vatan ve vazife aşkıyla doğruldu kutlu kabirlerinden. Ulubatlı Hasan büyük bir heybetle ve satvetle bayrağı bir kere daha dikti İstanbul surlarına. Minarelerden yankılanan ezanlar ve selalar bir milleti derin uykusundan uyandırdı; bir mıknatıs misali meydanlara çekti. Vicdanları uyananlar, meydanları kendilerine mescit edindiler. O meydanlar ki coşkulu kalabalıklarıyla mahşeri andırıyordu. Burada toplananların her biri Hamza’ydı, Bilal’di, Ebubekir’di, Ömer’di, Osman’dı, Haydar-ı Kerrâr Aliyyü’l Murteza’ydı; hak ve hakikat davasını kahramanca sırtlayan Muhammed (sav) ümmetiydi. 


O gece zaman, utancından yerin dibine geçti. Akrep, gecenin ayazında yelkovana zehrini zerk etti. Zaman mekânı tutuşturdu o ateşin kıvılcımlarıyla. Zira tarihlerin yazdığı en büyük ihanetti 15 Temmuz. Uçaklardan bombaların yağdırıldığı, milletin üzerine tankların sürüldüğü o gecede halkımız küstah palikaryanın önünde diz çökmedi. Tanklara ve toplara karşı iman silahıyla karşılık verdi. Tutsak yaşamaktansa ölümü tercih etti kahramanlar. Ruhlarına kelepçe vurmaya çalışanlara müsaade etmediler; dik, diri ve iri durdular. 


O gece ateşle barut kucak kucağaydı sanki. Zıtların gecesiydi. Bir yanda fitne ateşine odun taşıyanlar, öbür yanda da fitne ateşini söndürmek için çağın Nemrut’unun ateşine karıncalar misali su taşıyan mefkureci sakalar vardı. Nefretini bileyenler vardı bu çağın Yusuflarını derin kuyulara atmak için. Öbür yanda kuyudaki Yusuflara el uzatarak onları kuyudan çıkaran hakperestler... O gece Habil’in kanını dökmek için sudan sebepler arayan Kabiller çıkıp gelmişti tarihin derinliklerinden.  Onlar belli ki bu necip milletin Çanakkale’de yedi düvele karşı kanıyla destan yazan kahramanların torunları olduğumuzu unutmuşlardı. 


O gece tankların önüne korkusuzca yatan yiğitler vardı


O gece tankların önüne korkusuzca yatan yiğitler vardı. Onlar ki ellerindeki bayrak misali bayraklaşmışlardı meydanlarda. O gece vatan elden gitmesin diye yüreklerini ortaya koyanlar vardı. Yine o ateşin vakitte lime lime dökülen geceyi onaranlar vardı. Onların dudaklarından dökülen şu mısralar vardı: “Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır/ Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır/ Aşk cellâdından ne çıkar madem ki yâr vardır/ Yoktan da vardan da ötede bir ‘Var’ vardır/ Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır/ O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır/ Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır/ Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır/ Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır/ Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır/ Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır”


O gece Ankara’da koca bir ordunun yapacağını tek başına yapan, darbenin seyrini değiştiren bu çağın Ulubatlısı, mangal yürekli Ömer Halisdemir vardı. O ki bir milletin hazana ve hüzne evrilen kaderini attığı ilk kurşunla bahara ve neşeye çevirmişti. Zekâi Paşa’sından aldığı emri tereddütsüz yerine getirmişti. Darbeci general Semih Terzi’yi oracıkta yere sermişti. Canını hiçe sayarak millî iradeye siper olmuştu korkusuzca. Otuz kurşun yemişti sinesinden. Mübarek kanı toprağa sızarken ezan ve sela sesleri teskin etmişti ruhunu. 


O gece nice kahramanlar tarih yazmıştı bir daha. Kimi Antepli Şahin, kimi Şehit Kâmil, kimi Karayılan, kimi İpsiz Recep, kimi Yörük Ali Efe, kimi Sütçü İmam, kimi Nene Hatun, kimi Kara Fatma, kimi Halime Çavuş, kimi Nezahat Onbaşı, kimi Halide Onbaşı, kimi Şerife Bacı, kimi Gördesli Makbule, kimi Tophaneli Hakkı Bey, kimi Bigalı Mehmet Çavuş, kimi Seyit Onbaşı, kimi Ulubatlı Hasan oldu o gece. Gözleri vatandan başka hiçbir şey görmedi. Vakit kutlu bir direnişin eşiğindeyken o kadar devleştiler ki tarihin sinesinden taştılar. O kadar büyüdüler ki boyları dağları aştı. Meydanların sancısı kutlu doğumla taçlandı.


O gece hiç tereddüt etmeden özgürlüğün bedeli olan ölüme koştu birbirinden yiğit insanlar. “Ama, fakat, lâkin”i kaldırdılar gönül lügatlerinden. Onlar ki korkuyu defettiler yüreklerinden. Millî marşı “Korkma...” diye başlayan bir millete korku yaraşmazdı zaten. 


O gece hürriyete ve şehadete yürüdü misk-i amber misali ölümü öldüren bir millet. Kulaklara değen sela sesleri ölümden ziyade, yeniden doğuşun işaretiydi. O gece şehitlerin yaralarından yayılan rayihayla cennet koktu rûy-i zemin, gül ve karanfil koktu sanki.




15 Temmuz direnişi, bir milletin çelikleşmiş iradesinin dışavurumudur. Devlet’e bağlılığın, vatan sevgisinin, İslâm kardeşliğinin, dayanışmanın, Hakk’a ve hakikate kutlu davetin, fedakârlığın, delikanlı duruşun ve en zor zamanlarda bile umudun remzidir.


O gece, iyisiyle kötüsüyle unutulmazların gecesiydi


O gece, sıradan bir günün akşamı gibi düşünülse de Boğaziçi sair zamanlara nazaran endişeliydi sanki. Tekinsizdi maviden siyaha çalan sular. Suların yalılara çarparak çıkardığı derûnî sesler biraz sonra kopacak fırtınanın habercisi gibiydi. Sular güneşin yangınıyla bir başkaydı bu akşam. Şeytanın “Gülen” yüzü bir maskeydi inananlar için. Maskenin düşmesine ramak kalmıştı. Gece, ertesi güne (d)evrildiği demlerde kıyameti yaşıyordu memleket.


O gece rükû ve secde dışında hiç eğilmeyen bir “Uzun Adam” çıktı gecenin karanlığını yararak... Halkın hürriyetini gasp etmek isteyenlere karşı milletini meydanlara çağırdı. “Bu millet nice badireler atlattı, bunu da atlatacaktır” diyerek milletine umut aşıladı. Başkaları gibi arkadaşlarının evine sığınmadı. Marmaris’ten havalanan uçağıyla darbenin tam merkezi olan İstanbul’a uçtu. “O/nursuz yaşamaktansa ölmeyi yeğleriz” dedi. Böylece halkıyla bütünleşti. 


O gece liderinden işaret alan, kadınıyla erkeğiyle koca bir millet topyekûn meydanlara doluşmuştu. Bayram yerine döndürmüşlerdi meydanları. Kâbus gecesi düğün gecesine dönmüştü. Evvelki darbelerde böyle harikuladelik görmeyen darbeciler korkularından küçük dillerini yutmuşlardı; kaçacak delik aramışlardı kendilerine. Öfkeden çıldırmışlardı. 


O gece şanlı bayrağa rüzgâr olmak için yola çıkanlar hilâlin gölgesinde toplanmışlardı. İhanetin namlusundan çıkan mermiler onları nişan alsa da gam değildi inananlar için. Bazen ölmek yaşamaktan daha gerekli ve de şerefliydi. İşte tam da böyle bir andı yaşanılan... 


O gece eline ay yıldızlı al bayrağı alıp gidenler şanlı bayrağımıza sarılı olarak döndüler yangın yerine dönen evlerine. Fakat onlar ölmediler, aksine dirildiler. Bir kuş olup hakikat göklerine uçtular. Cennetin en mutena köşelerine taht kurdular. Resulullah’ın liva-i hamd sancağı altında yerlerini aldılar. Arkalarında şerefler ve şanlar bıraktılar. 


O gece iyisiyle kötüsüyle unutulmazların gecesiydi. Nasıl unuturuz babasıyla meydanlara çıkan henüz 17 yaşındaki Abdullah Tayyip’i, nasıl unuturuz gazilik mertebesine yükselen aslan yürekli Rabia’yı, nasıl unuturuz millî iradeyi bombardımana tutan alçakları, nasıl unuturuz kendi meclisini bombalayanları, nasıl unuturuz çocukların gözleri önünde babaların şehit edilişini, nasıl unuturuz tanklara meydan okuyan kahramanları, nasıl unuturuz yediği otuz kurşun otuz güle dönüşen bu çağın Ulubatlısı Ömer Halisdemir’i?


O gece ölüme tebessüm eden yiğitler Okçular Tepesi’nin boş olmadığını bütün dünyaya adeta haykırdılar. Bayrağa rengini veren mübarek al kanıyla abdest alan yiğitler vardı o gece. Her gün kahırdan ölmektense iri, diri ve dik durup sadece bir gün öldüler. Bizi müstemleke olmaktan kurtardılar. Onların aziz kanlarıyla suladığı bu mübarek topraklarda hürriyet tohumları filiz verdi. Onlar İslâm’ın haremgâhında nâmahremlerin dolaşmasına asla müsaade etmediler. Bizi esaret ve zillet içerisinde boynu bükük yaşatmadılar. 


O gece “Bayrakla dertleşen/ Toprakla birleşen/ Can verip devleşen/ Birileri var”dı


O gece korku nedir bilmedi meydanları hainlere dar eden cengâverler. Rabbim Bedir gazvesinde olduğu gibi korkuyu söküp aldı yüreklerinden. O gece meydanları dolduranların her biri bir Bedriyun gibiydi. Hepsi de düğüne gider gibi, güle oynaya şehadete yürüdüler. 


O gece öfkeyi ve nefreti kuşanarak kendi halkını öldürenler kaybetti, sevgi ve muhabbeti kuşanarak değerlerini ve değerlilerini yaşatanlar Hakk ve halk nazarında kazandı. O yiğitler ki gerçek zaferin öldürmeden de kazanılabileceğini tüm dünyaya bir kere daha gösterdiler. Eskiden halkın iradesine ipotek koyan darbeler, vahdetin sembolü olan ezanları sustururdu; fakat o gece Allah’ın inayetiyle ezanlar darbeleri ilelebet susturdu. 


O gece vatan kurtulsun diye şairin deyimiyle bir gül bahçesine girercesine ömrünün baharında gözünü kırpmadan, asla tereddüt etmeden kara toprağa girenler vardı. Onlar ki başkomutanın “Meydanlara çıkın!” emriyle ardına bakmadan yollara düşmüşlerdi. O gece adeta şimşek gibi çakıp sel gibi coşmuşlardı. Onlar düşmanı rüyada değil, topun namlusundan görenlerdi. Onlar şimdi bu vatanın kara bağrında sıra dağlar gibi durmaktadır.  Ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa tarih onların eşsiz kahramanlıklarını yazmaktan yine de acizdir.  


O gece gaflet ve dalalet içinde olanlar, Türkiye’yi bölmek için her yolu deneyen Batı’nın ve ABD’nin taşeronluğu yapanlar, bin yıl evvel Sultan Alparslan önderliğinde Anadolu’yu kendine yurt yapan bu necip milletin müştak olduğu yegâne içeceğin şehadet şerbeti olduğunu unutmuşlardı. Hiçbir gücün iman gücünden üstün olmadığını ve “Lâ Galibe İllallah” hakikatini kulak ardı etmişlerdi. Onun için kaybedenlerden olmuşlardı. 


O gece “Bayrakla dertleşen/ Toprakla birleşen/ Can verip devleşen/ Birileri var”dı. Yine o gece “Ezan dinmez diyen/ Bayrak inmez diyen/ Şehit ölmez diyen/ Birileri var”dı. Onlar sözlerinin eriydiler. Onlar o tertemiz kanlarının son damlasına kadar, milleti millet yapan bu mukaddes değerleri korudular. Onların sayesinde arşta ezan dinmedi, gönderden bayrak inmedi. Hakikatte şehitler de ölmedi. Çünkü Rabbimiz “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız...” (Bakara 154) diyor. 


O gece ellerde rengini kandan alan bayrak, dillerde tekbir, yollarda şehadete koşan, şehit düşse de esir düşmeyen bir millet vardı. Bu yüzden “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/ Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” hakikati bir kere daha tecelli etti o gece. 


O gece, zümrüdü anka gibi küllerinden doğdu bir millet


O gece “Ölürsem şehit, kalırsam gazi olurum” düşüncesiyle meydanlara indi vatanseverler. Onlar da tıpkı Mevlâna gibi ölümü şeb-i arus (düğün gecesi) olarak gördüler.  Dünyaya yurtseverlik dersi veren vefakâr halkımız 15 Temmuz’dan sonra başlayan demokrasi nöbetlerinde arzı döşek, arşı yorgan ettiler kendilerine. Meydanlarda bir olduk, iri olduk, diri olduk, kardeş olduk, hep birlikte Türkiye olduk. “Tek devlet, tek vatan, tek bayrak, tek millet” diye haykırdık hep bir ağızdan. Adeta “ba’su bade’l mevt” hâlini yaşadık. Vatan aşkıyla yanan kalplerimiz Türkiye diye attı. Temmuz sıcağında bayrağın altında gölgelendik. 


O gece, zümrüdü anka gibi küllerinden doğdu bir millet. Ebrehe’nin filleri ebabil kuşlarına yenildi. Her zaman olduğu gibi sünnetullaha rağmen göklerden gelen karar neticeyi belirledi. 15 Temmuz ruhu, dünyevîleşme hastalığını şehadet iksiriyle sağalttı. 15 Temmuz şairlere ilham verse de bu gecenin en güzel şiirini o gece ölümün kollarına atılan milletimiz yazdı. Böylelikle vatanın candan ve canandan önde olduğunu bir kere daha gösterdi.


O gece iman küfre, sevgi nefrete, sadakat isyana, sükûnet öfkeye, su ateşe, aydınlık karanlığa, fecir geceye, hürriyet esarete, Hilâl Salib’e, nikbinlik bedbinliğe, umut umarsızlığa, inam hıyanete, sağduyu cinnete, İbrahimî duruş Nemrutî hezeyanlara galip geldi çok şükür. 


O gece hüzünlerin en koyusuydu gök kubbeyi kaplayan. O gece hezeyanlarını kusanlara karşı meydanlardaki dik duruşundan asla taviz vermeyen, meydanlara çıkıp hıyanet odaklarına meydan okuyan, mertlikte sınır tanımayan, tarihin tozlu sayfalarından çıkmış dosdoğru bir millet gördük. O gece ateşte açan çiçekler, kan kırmızı karanfiller gördük. Dualara tutunan, dualarla çoğalan, duaları kendine kalkan yapan bir millet gördük. 


15 Temmuz, Hakk’ın yanında olanlarla Hak’tan ayrılanların çetin imtihanıdır


15 Temmuz birileri için tarihin en kirli, birileri için de tarihin en temiz ve nadide sayfalarından biridir. Tarih, milletin parasıyla askerî mekteplerde okuyup da o gece içinden çıktıkları millete silah doğrultan satılık apoletlileri de, en büyük sermayesi vatanı ve imanı olan, vatan için gözünü kırpmadan ölümün kollarına atılan kahramanları da yazacaktır. Aynı tarih, o gece önceden duyum alıp ATM’lere ve gıda stoku yapmak için marketlere koşanları da, “Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,/ Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda” diyerek eşiyle ve çocuklarıyla helâlleşip meydanlara koşanları, bir hilâl uğruna bayraklaşanları da yazacaktır. Ne mutlu bayrak için ölerek bayraklaşan serdengeçtilere!...


15 Temmuz, Hakk’ın yanında olanlarla Hak’tan ayrılanların çetin imtihanıdır. Bir anlamda bir sınanma gecesidir 15 Temmuz. Herkes o gece kendi imtihanını verdi. Hakk’tan yana olanlar her iki cihanda da kazanırken, Hakk’tan ayrılanlar her iki cihanda da kaybetti. Mehmet Akif ne güzel söylemiş: “Allah’a güven, sa’ye sarıl, hikmete râm ol/ Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”  O gece Müslüman Türk milleti aynen Akif’in belirttiği üzere hareket etti. Netice hepimizin malumu... Rabbimizin Fil Suresi’nde belirttiği gibi “Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Derken onları, yenilmiş ekin yaprağı gibi kılıverdi”.


“Vatan bir milletin evidir” der Ahmet Mithat Efendi. O gece darbeci hainler evimizi başımıza yıkmaya kalktılar, müsaade etmedik. Namusumuzu, izzetimizi, iffetimizi, onur ve haysiyetimizi korumak için direndik. Zillet ve esaret altında yaşamaktansa şerefimizle adam gibi ölmeyi tercih ettik. Vatan bizim sevdamızdı. Âşık maşukunun uğrunda ölmeyi göze alamıyorsa ona hakikatte âşık denmez. Tutkuların en yücesi olan aşk, uğrunda ölünebilecekse aşktır. O gece evlerinden çıkanlar, uğrunda ölmeye yemin ettikleri bir aşkla Hakk’a eriştiler.


Anadolu bizim gönül coğrafyamızdır. Acı tatlı hatıralarımıza bu topraklar şahittir. Biz dünya vatandaşı değiliz. Bu topraklardan başka gidecek evimiz, barkımız ve yurdumuz yoktur bizim. Bin yıldır bu toprakları ekip biçmişiz. Bu aziz coğrafya için Çanakkale’de, Sakarya’da, ve Dumlupınar’da seve seve ölmüşüz. Bu topraklarda ağlamış, bu topraklarda gülmüşüz. 


Ceddimiz “Her şerde bir hayır vardır” der. Böylece hayata bardağın dolu tarafından bakarlar. Bazen zahire göre hükmetmek bizi yanlışa götürür. Zira Rabbim an gelir şerlerden hayırlı neticeler çıkarır. İçimizde çöreklenen zalimlerin kalkışması buna en güzel örnektir. Çünkü 15 Temmuz hain darbe teşebbüsü bir milletin dirilişine vesile olmuştur. Unuttuğumuz birlik ve beraberlik mefhumunu bu vesileyle bir kere deha hatırlama imkânı bulmuşuz.


Tarih boyunca millet olarak saldıran değil, hep savunan olmuşuz. Bize bulaşmayanlara biz de bulaşmamışız. Fakat söz konusu vatan olunca her şeyi teferruat olarak görmüşüz. Yurdumuzu işgal etmek isteyenlerin karşısında duvar olmuşuz. Çünkü biz Rabbimizin şu emrini kendimize şiar ve baş tacı etmişiz: “Hoşunuza gitmediği hâlde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”(Bakara, 216)


15 Temmuz direnişi, bir milletin çelikleşmiş iradesinin dışavurumudur


15 Temmuz kalkışmasının ruhumuzdaki izleri öyle kolay silinir cinsten değil. Aradan yıllar geçse de hep taze kalacak acılarımız. Yaralarımız hiçbir zaman kabuk bağlamayacak. Çünkü bu ihanet öyle bilindiği gibi basit ve kabul edilebilir bir ihanet değil. 


15 Temmuz gecesi, Osmanlı’nın bakiyesi olan Türkiye’nin adeta Kerbelâ’sı mesabesindedir. O gece binlerce bağrı yaralı Hüseyin, zalim Yezid’in beslemelerinin tehdit ve alçakça saldırılarına rağmen kanının son damlasına kadar mücadele ederek vatanını korudu. Yıllarca içimizde beslediğimiz, zulümde sınır tanımayan Yezidler o gece deşifre oldu. Onlar ki yıllarca bizden görünüp bize karşı bilendiler. Birikmiş kin ve nefretlerini o gece kustular. 


15 Temmuz, ümmetin umudu ve gözbebeği olan bir milletin yeniden ve daha güçlü bir şekilde varoluşunun milâdıdır, millet şuurunun hafızalarda dirilişidir. Kökü dışarıda, gövdesi içeride olan işbirlikçilerin derdest edildiği kutlu bir zaman dilimidir. Türkiye’yi esaret zinciriyle bağlamak isteyenlere inen Osmanlı tokadıdır. Titreyip kendimize dönme vaktidir.


15 Temmuz direnişi, bir milletin çelikleşmiş iradesinin dışavurumudur. Devlet’e bağlılığın, vatan sevgisinin, İslâm kardeşliğinin, dayanışmanın, Hakk’a ve hakikate kutlu davetin, fedakârlığın, delikanlı duruşun ve en zor zamanlarda bile umudun remzidir. 


15 Temmuz deyip de geçmemeli. Cumhuriyet tarihinin dönüm noktasıdır bu karanlık gece. Adeta takvimler tutuştu 15 Temmuz’da. O gece sadece bir grupla değil, her fırsatta bize cephe alan bütün dünyayla savaştık. Acının özgül ağırlığı yer çekimine direndi. Bir öldük bin dirildik hürriyet meydanlarında. Vatan sevgisini sözde değil, özde yaşadık. Vatan namustu bizim için. Namusumuza göz dikenlere hadlerini bildirdik. Hainler o gece dersini aldı. 


15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece, milletimiz bütün fertleriyle çetin bir imtihan verdi. 16 Temmuz’da gün sabaha kavuştuğunda yüreklerde bir inşirah neşvesi hasıl oldu. Ümmetin dua kalkanıyla korunan İslâm’ın son büyük kalesi çok şükür felâha kavuştu. Ufuktan doğan güneş bir kere daha umudu taşıdı evlerimize. Millet, ölümü kuşanan kahramanlar sayesinde öz yurdunda garip, öz vatanında parya olmaktan kurtuldu. Ölümü öldüren 248 yiğit son Kurtuluş Savaşı’nda bize bir huzur ve sükûn beldesi bahşederek sonsuzluğa göçtü. Bu rakamın on katı kadar gazimiz de hıyanet mahfillerinin o izmihlâl gecesinde vatan için canını ortaya koydu. Allah hepsinden ebeden binlerce kez razı olsun.  


Neticede hain 15 Temmuz kalkışması millet olma şuurumuzu bilerken, enaniyetimizi de törpüledi. Farklılıklarımızı zenginliğimiz saymamız gerektiğini, bunlara takılıp kalmadan her zaman bir ve beraber olmamızın ehemmiyetini anladık. O gece Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle bütün dünyaya meydan okurcasına hep bir ağızdan şöyle haykırdık: Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes! /Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!”