Kara gözlü, buğday tenli, inci dişli

Tekebbürle, zafer sarhoşluğuyla kameraların karşısına geçen Mladiç, Sırp televizyonuna şöyle der: “Bu bölgede Türklerden intikam almanın zamanı nihayet geldi.” Ratko Mladiç’in bu sözleri söylemesinden birkaç gün sonra, Srebrenitsa’da yaşları 13 ilâ 94 arasında değişen 8 bin Müslüman erkek katledilir! Bosna’da katledilenler de mavi gözlü ve sarı saçlı insanlar idi. Neden medenî (!) Avrupa’ya dâhil edilmediler? Neden yüz binleri toplu mezarlara gömüldüler? Neden soykırıma uğradılar?

RUSYA ve Ukrayna arasındaki kurt-kuzu kavgasında Batı’nın bizce malûm ahvali konuşuluyor. Batı ne zaman medenî oldu ki? Onlara göre medeniyet ne menem bir şey? Diğer yanda içimizde yaşayıp da kendi toprağına yabancı olup bizim gibi olmayanların dillere pelesenk ettikleri “Batı medeniyeti”, “Batı Aydınlanması”, “Batı’nın bilmem hangi dehası, çağdaşlığı, bilmem nesi” gibi bir serenat…

Senelerdir ahlarını, o yöne olan hasretlerini dinler dururuz. Bizim kanaatimizi ve gönüllerimizin nişanesini, istikametini peşinen söyleyelim ki, Rusya’nın hangi saikle olursa olsun Ukrayna’yı işgal etmeye çalışmasını malûmun ilâmı, emperyalizmin bilindik bir senaryosunun acımasız sonucu. Bunu biliyor, yaşanan gayr-i insanî olayları üzüntü ile seyrediyor ve öldürülen masumlara acıyoruz. Zulüm kime, hangi kavme, dine, dile, renge yapılır ise zül olduğuna inanıyoruz. İnanıyor ve biliyoruz ki, zulme uğrayanların dinine, milliyetine bakılmaz. Masumların ahını bilen, gören Allah-u Teâlâ’nın şeraitine göre, “Hoşunuza gitmese de savaş üzerinize yazıldı. Olur ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde sizin için hayır, yine olur ki hoşunuza giden bir şeyde de sizin için şer vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara, 216).  

Bu gün yaşananlara bakılır ise, dün lraklı, Suriyeli, Libyalı, Pakistanlı, Afgan veya siyah tenli, inci dişli, altın kalpli, esmer yüzlü Afrikalı Müslüman göçmenlere hor bakan o meşhur medenî Beyaz adamın yüz kızartıcı herzeleri, ikiyüzlülükleri, zalimlikleri hâlâ hâfızalardadır. Avrupa’ya geçmeye çalışan Orta Doğu menşeli göçmenlerin Batılı gazeteciler tarafından çelmelendiğini, alay edildiğini unutmak gaflettir, dalalettir. Sahte tanrıların yurdu Grek (Yunanistan) Devleti tarafından o iptidaî botlarının zıpkınlarla delindiği, en iptidaî usullerle yapılan göçmen naylon çadırlarının yakıldığı ve bir bardak suya, bir lokma yiyeceğe hasret bırakıldıklarını unutmak, bizi insanlıktan çıkarır. İnsanlığın yüz karası görüntüleri ve cesetleri sahile vuran Aylan bebek ve nicelerini Akdeniz’in tuzlu sularında boğulan bîçare insanları ve katledilen insanlığı unutmayalım. ABD ve müttefiki İngiltere’nin tezgâhları, Deli Petro’nun hayâlinden vazgeçmeyen Putin’in oyunları ile Ukrayna’da yaşanan gayr-i insanî olayların zuhuru sırasında Batı sınırına dayanan milyonlarca evsiz insana, “Bunlar bizim gibi, bizden birileri; mavi gözlü, sarı saçlı insanlar. Bizim gibi arabalara biniyorlar” diyen çifte standartçı medenî (!) Avrupa’nın çirkin yüzünü gösterdi Allah-u Teâlâ. Şanı yüce Allah’a hamdolsun! 

***

Materyalist felsefenin hâkim olduğu Avrupa’da kendi renkleri/dilleri dışındakilere kem nazarlarla düşmanlık ve kindarlık edenleri, beşeriyetin kurtuluş anahtarı Hazreti Kur’ân, bakınız nasıl ikaz ediyor: “O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin farklı olmasıdır. Elbette bunda bilen ve anlayan kimseler için ibretler vardır.” (Rum, 22)

Kur’ân-ı Hakîm, insanlık camiasında eskiden beri tesirini icra eden temel bazı farklılıklara vurgu yapmış, bunların İlâhî hikmetin bir yansıması olduğuna, ayrılık, kin ve düşmanlık vesilesi yapılmaması gerektiğine işaret etmiştir. Allah tarafından meşruiyetine hükmedilen ve bir fıtrat kanunu olarak her zaman meriyete konularak Kur’ân ile tescil edilen farklılıklardan biri, farklı diller ve farklı renkler hakikatidir.

Aynı topraktan yaratılmalarına, aynı elementleri ihtiva etmelerine rağmen insanların beyaz, siyah, sarı, esmer, kumral, kırmızı, buğday rengi gibi farklı renklerde olmaları, Yüce Yaratan’ın kuşatıcı ilim ve kudretini gösterdiği gibi, O’nun her şeye boyun eğdiren küllî iradesine ve şümullü hikmetine de işaret etmektedir. İlgili ayette bu kevnî/ontolojik belgenin Rabbanî kimliğinin altı çizilmiştir. Rabbanî kimlikli bu belgeleri reddetmek, inkâr etmek, görmezlikten gelmek Allah’ın hem Kur’ânî, hem de kevnî ayetlerine karşı bir isyan, bir başkaldırı anlamına gelir.

Bu isyanın dünyadaki cezası huzur, güven ve barış ortamının yok olması ve bunun yerine cehennemî bir hayatın var olmasıdır. Hazreti Muhammed’e (sav) ve Risaletine düşman Batı emperyalizmi ve içimizdeki yerli müdavimlerine İslâm dâvâsının Lideri-Resûlü bakın ne diyor: (Cündeb b. Abdullah el-Becelî’den nakledildiğine göre) “Kim ırkçılık propagandası yaparak veya kabileciliğe/ırkçılığa destek vererek yoldan çıkmış bir topluluğun bayrağı altında öldürülürse, onun ölümü, cahiliye ehlinin ölümü gibidir.”

Yine İbn Ömer’den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav), Mekke’nin Fethi günü insanlara bir hutbe vererek şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Allah sizden cahiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir. İnsanlar iki gruptur: İyi, takva sahibi, Allah katında değerli kişi ve günahkâr, bedbaht, Allah katında değersiz kişi. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır. Ve Allah, Âdem’i topraktan yaratmıştır.”

***         

Kabil ile Habil’in mücadelesinin günümüzdeki muhteris ve kan dökücü temsilcileri olan Kabil huylular, semavî dinlerin hak kitapları olan Tevrat’ı, Zebur’u ve İncil’i tahrif ederek bu dinleri ve kitapları “muharref” hâle getirip anlaşılır bir dille tahrif ederek kendi emellerine dayanak yaptılar. Yani asıllarından kopardılar. Asırlarca plânlı bir şekilde Kur’ân’a ve İslâm’a karşı kin ve nefret ürettiler. Saadet Asrı’ndan günümüze kadar yapılan Haçlı Seferleri ve projelerinin hazırlanması ve uygulanmasına yönelik çalışmalar bu düşmanlığın bir sonucudur. Biz bunu Endülüs’te, Afrika’da, Uzak Asya’da, nihayet Çanakkale’de gördük. “Mavi gözlü, sarı saçlı insanlar bizim için önemli!” lafı bir ikiyüzlülüktür ve yalan perdelemesidir. Mesele, hilâl ile haçın savaşıdır. Diğer yorumlar ve görüşler beşerî hassasiyetlerin birer insiyakıdır.

Haçlı emperyalizminin hep düşman gördüğü, mazlumların, Müslümanların gönüllerince lider gördüğü millet, kavmiyetçilik yapmadan söylemek ve bir hakkı teslim etmekse Türk milletidir. Çünkü Batı, “Türk” deyince İslâm’ı, “İslâm” deyince Türk milletini kastediyor. Biz bunu Bosna Savaşı’nda gördük, dünya buna şahit oldu. Sırplar, yakaladıkları bir Boşnak’ın başına fes giydirip, “Şimdi Osmanlı’dan intikam alıyoruz” diye sadistçe emellerine ulaştılar; hem eğlendiler, tepindiler.

Arşivlerden bir sayfaya bakalım…

Srebrenitsa, Temmuz 1995... Bosnalı Sırpların ordusu kenti ele geçirir. General Ratko Mladiç kurmaylarıyla kent merkezinde buluştuğunda kent bomboştur. Tekebbürle, zafer sarhoşluğuyla kameraların karşısına geçen Mladiç, Sırp televizyonuna şöyle der: “Bu bölgede Türklerden intikam almanın zamanı nihayet geldi.”

Ratko Mladiç’in bu sözleri söylemesinden birkaç gün sonra, Srebrenitsa’da yaşları 13 ilâ 94 arasında değişen 8 bin Müslüman erkek katledilir!

Bosna’da katledilenler de mavi gözlü ve sarı saçlı insanlar idi. Neden medenî (!) Avrupa’ya dâhil edilmediler? Neden yüz binleri toplu mezarlara gömüldüler? Neden soykırıma uğradılar?

El-cevap: Onlar Müslüman idiler, evlad-ı Fatihan idiler.

Diğer Müslüman yurtlarındaki soykırım kurbanları; Türkistan, Keşmir, Filistin, Irak, Suriye, Libya, Karabağ, Açe, Arakan, Ruanda, Mali, Somali, Cezayir ve diğerleri ayrı birer yazı veya dosya konusu.

***

Kısaca Batı, yaşadığı karanlık Orta Çağ’ın sonunda endüstriyel kalkınmanın sağlanması ile yeni bir rejime geçti ve kendince bir medeniyet (!) inşâ etti. Bu dünya ile materyalizmin hakim olduğu ve vahşi kapitalizmin sunduğu modernizmin süslü dünyası adına beşerin mekanik vasıtalarla köle edilmeye çalışıldığı bir vadi oluşturdular. Bu dünyaya özenenleri insan yerine koymadılar. “Geri kalmış” dedikleri diğer diyarlardan Kunta Kinteleri maraba olarak getirip servetlerine servet kattılar. Batı medeniyeti (!) beşerî özelliklerden arınmış mekanik vasıtalarla bir dünya markası olma yolunda idi. Rahatlıkla söyleyebilir ki, yaşanan bu zulümlerle beraber artık kara göründü, kralın çıplak olduğunu herkes gördü. Zulmün kaleleriyle korunan o firavunların piramitleri yıkılmaya mahkûmdur.

Söylediklerimizi gönüllere hitap edilen hamaset sözleri saymayınız, Hazreti Ali (ra) buyuruyor ki, “Mazlumun zalimden öcünü alacağı gün, şüphesiz zalimin zulmettiği günden daha çetin olacaktır.”

***

Bizim içimizden, bizim isimlerimizi kullanan ve Batı hayranı olup zımnen ırkçılık hastalığına yakalananların, Devletimizin Suriye’den gelen milyonları “Ensar-Muhacir” sırrına göre misafir etme hareketine karşı çıkmaları ve Ukraynalı muhacirlerle Suriyeli muhacirleri mukayese ederek İslâm düşmanlığı yaptıklarına şahit oluyoruz. Bir kısım milliyetçi geçinenlerin de laikos kervanına katılıp bu propagandayı yapmalarını, kadim tarihimize ve medeniyet tasavvurumuza muhalif hareket ettiklerini de kaydedelim ve son sözü Kur’ân’a bırakarak edep edelim:

“Şüphesiz küfredip haksızlık edenleri Allah mağfiret edecek değil. Cehennem yolundan başka bir yola çıkaracak da değil. Onlar ebediyen onda muhalled (sürekli olarak) kalacaklardır. Bu da Allah için kolaydır.” (Nisa, 168-169)

Vesselâm…